Bir önceki yazımızda genel anlamda eğitim sistemimizin (aile, okul,toplum olarak) problemli olduğunu, kimseyi suçlamadan çözüm önerileri sunmanın öneminden bahsetmiştik
Bu günkü yazımızda öğretmen otoritesinin önemi üzerinde yazacağım inşâallah.
Toplum olarak maalesef bir çok noktada ya ifrat, ya tefrit içerisinde oluyoruz. Yani bir uçtan öbür uca savruluyor, orta yolu bir türlü bulamıyoruz.
Öğretmen - öğrenci ilişkilerinde de maalesef bu durumdayız.
Eskiden öğretmenler, güya eğitim adına en küçük şeylerde bile öğrenciye şiddet uygular, bazen bir öğrencinin yaptığı kabahat yüzünden sınıfın tamamı sıra dayağından geçirilirdi. Hatta bazı psikopat öğretmenler hiç alakasız sebeplerle bile dayak atarlardı.
Mesela okul dışında ellerini pantolonunun cebine sokan ortaokul öğrencisini uzaktan gören öğretmenin ertesi günü bu sebepten dolayı çocuğu dövdüğünü bilirim.
Suç: "Neden çarşıda ellerini pantolonun cebine soktun?"
Yatılı okuduğum lise yıllarında kravatımı akşamleyin etüt yaptığımız salonda çıkarıp orada unuttuğum için (etüt salonlarımız okulumuzun derslikleriydi) ertesi günü sabah içtimasında kravatsız olduğum için (halbuki kravatım sınıfta kalmış gidip getireyim diye söylediğim halde) psikopat bir müdür yardımcısından hayatımda hiç yemediğim kadar dakikalarca dayak yemiştim. Halbuki eğitim adına günlük yediğimiz bir iki tokat bizim için vakay-ı adiyeden idi. Bunların çoğunu hatırlamam.
Öğretmenlerin bu tavrında ailenin söylediği "eti senin kemiği benim" anlayışının etkisi olduğu gibi, "en iyi öğretmen en otoriter olan öğretmendir" anlayışının da etkisi vardı. Kanuni olarak bu konuda muhtemelen boşluklar vardı. Aslında dayak sadece okulda değildi. Ailede, hoca mektebinde, çıraklıkta, askerde yani eğitimin olduğu her yerde o eğitimin bir parçası idi. Dolayısıyle basit dayaklar kimse tarafından önemsenmezdi.
İlk okulda şahit olduğum ve hiç unutamadığım dramatik bir olayı da anlatayım:
Sınıfımızda (zannedersem sınıfta kaldığı için) bizden iki yaş kadar büyük Hüseyin isminde saf öğrenme güçlüğü olan bir arkadaş vardı. Öğrenme güçlüğü vardı, fakat yaramaz/ şımarık birisi de değildi. Bu arkadaşı dersi bilemedi diye öğretmen cetvelle, sopayla döverdi. Aynı kişinin babası da derslerin zayıf diye döverdi. Bir gün kavisli bir çizgi şeklinde alnında yanık iziyle gelmişti de sorduğumuzda babasının yanan sobanın kapağını açıp başını oradan içeri sokmaya çalıştığını anlattı. Kafası sığmayınca da sobanın kapak boşluğundaki kenarlarının değdiği yerler çocuğun alın bölgesinde derin izler yapmıştı. Zaten zayıf olan akli melekelerinin bir kısmını evde babası, bir kısmını da okulda öğretmen almıştı.
Elbette bu tür şiddete dayalı eğitim sisteminin savunulacak hiç bir yanı yoktur. Bu metot ne islâmîdir ne de insânîdir. Ayrıca pedegojik de değildir.
Aradan zaman geçti çok şükür bu sistemden vaz geçildi, fakat bu sefer de öbür uca savrulduk. Öğrenci ne yaparsa yapsın öğretmenin sadece nasihat edebildiği, dinlemeyen öğrencilere karşı sesin yükseltilmesinin, kaşın kaldırılmasının bile neredeyse suç sayıldığı, en küçük bir şeyde velilerin şikayet edebildiği, bazı veliler tarafından öğretmenin hizaya çekildiği, öğretmenin otoritesinin sıfırlandığı bir duruma geldik.
Böyle oldu da eğitim adına iyi mi oldu? Bunu da ve çözüm önerilerimizi de bir sonraki yazımıza bırakalım inşaallah (çünkü yazımız uzayacak o zaman da bazı okuyucularımız sıkılıyorlar)
25/04/ 2026 Ali USLU