derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MAZERET

 Derviş, arkadaşlarının arasındaki konuşmaları / tartışmaları, bazı şeyleri yapmama/ yapamama konusundaki mazeretlerini v.b sessizce dinledi ve en sonunda dedi ki:

"Arkadaşlar gördüğüm kadarıyla hepimizin mazeretleri var. Fakat bu mazeretlerimizin ne kadarı Allah Teâlâ tarafından mazur görülür işte bu konuda tereddütlüyüm.

Önemli olan bu mazeretlerimizin Allah Teâlâ tarafından da mazur görülmesidir. Yoksa sadece vicdanımızı rahatlatmış ve kendimizi kandırmış oluruz."

KEŞKE BENİ DE BABAM DÖVSEYDİ

 Derviş yolda giderken 8-9 yaşlarında bir çocuğun boynu bükük biçimde ağladığını gördü. Niçin ağladığını sormak, gerekirse yardım etmek niyetiyle çocuğa doğru yürürken, öbür taraftan aynı yaşlarda başka bir çocuk ağlayanın yanına vardı. Çocukların tavırlarından birbirlerini tanıdıkları belli oluyordu. Belki de arkadaş veya akraba idiler. Çocuklara biraz yaklaşan derviş, onları izlerken konuşmalarını  duyabiliyordu.

Gelen çocuk sordu: Niçin ağlıyorsun? Ne oldu sana?

Ağlayan çocuk burnunu çekerek ve hıçkırarak cevap verdi: "Babam dövdü..."

Öbür çocuk uzaklara baktı... bir müddet sustu. Yutkundu ve gözlerini sildi. Sonra arkadaşına dönüp dedi ki:

- Keşke beni de babam dövseydi…  Keşke sağ olsaydı da sadece onun dayağını yeseydim... Sonra sustu... başını çevirdi uzaklara çook uzaklara baktı.

Konuşmaları duyan dervişin gözleri doldu. Hızla oradan uzaklaştı. Çocuğu teselli etmeye giderken kendisi teselli olacak hale gelmişti. Giderken bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da çocuğun sözlerini düşünüyordu.

"Keşke sağ olsaydı da sadece Onun dayağını yeseydim..."  Acaba çocuk neyi kastediyordu? Evet, bu sözde babasına özlem vardı, belki arkadaşını teselli etmek istiyordu. Fakat, başka kimlerin dayağından bahsediyordu? Yoksa hayatın sillesini yeyip de mecaz olarak mı bunu söylemişti? Bu sözlerin altında acaba hangi dertler, hangi sıkıntılar gizliydi?

Derviş evinin kapısını açtığında zihni hala çocuğun sözleriyle meşguldü. Hanımı sordu: "Sen markete gitmemiş miydin? Ellerinde bir şey yok !"

Derviş, gözlerindeki anormalliği karısından gizleyerek hızla lavaboya yöneldi.

Ali USLU -16/08/2023 -   TAVŞANLI

 

 

 


HIRS

Bilge dedi ki:
"Evladım "hırs" larına dikkat et!
Çünkü kontrol edilemeyen hırs, insanı rezil eder.
Büyüğü küçük yapar, âkili aptal eder.
Dürüst kimseyi yalancı, sâdıkı hâin eder.

Gözleri kör, kulakları sağır eder.
Büyük hayaller kurdurur, evdeki bulgurdan eder
Dünyayı kazanayım derken Ahireti de berbat eder.

Alimi cahil gibi, saidi şakii eder.
İtaatkarı isyankar, âdili zâlim eder.
Dostları hasım, akrabayı el eder.
Kazandığın itibarı yer ile yeksan eder. 

Kısaca özetlersek;
Şeytana maskara eder.

Aman evladım hırslarına yenilme.
 Hırsların peşinden koşmak, azgın bir ata dizginsiz/yularsız binmek gibidir. Seni nereye götüreceği, nereye çarpacağı belli olmaz."
Ali USLU

KENDİ MÜNAFIĞINI ÜRETMEK

Derviş, kendisini ziyarete gelen makam sahibi öğrencisini son derece sıcak bir ilgiyle karşıladı. Misafirin itirazına "Lütfen beni misafire hizmet ve ikram sevabından mahrum etmeyin" diyerek kendi elleriyle ikramda bulundu.

Hal hatır sorma faslından sonra derviş, misafirinin neler yaptığını sorarak yaptıklarını anlatmasına fırsat verdi. Misafir sözlerini bitirdiğinde derviş, makam/ mevki sahibi kişilerin görevlerini güzel yaptıklarında karşılaşacakları manevi mükafatları anlattı. Bu tür kişilerin toplum için ne kadar önemli olduklarını belirtip onlara hayranlık duyduğunu söyledi.

Daha sonra, çevresindeki küçük - büyük makam sahibi bazı kişilerde gördüğü hataları, yanlışları da anlattı. Bunları anlatırken bir yerde:

"Evladım!"Bazı makam sahipleri kendi münafığını kendi üretirler. Sakın onlar gibi olmayasın!" diye tembihledi.

Misafir başıyla "tamam" derken, gözleriyle sanki bir açıklama bekliyor gibiydi. Derviş biraz sustuktan sonra devam etti:

Evladım, genellikle makam sahiplerinin yanına tabiri caizse yalaka tipler yaklaşmaya çalışırlar. Onların her yaptığını onaylayıp alkışlarlar. Dikkat etmezlerse bu davranışlar bazılarının ayaklarını yerden keser. Her yaptığını doğru zannetmeye başlarlar. Zamanla kendisini eleştiriye kapatırlar. Çevresindeki kişiler onun yaptıklarını eleştirdiklerinde bundan hoşlanmayıp onları yakınından uzaklaştırırlar.

Kendisini veya yaptıklarını eleştiriye kapatması kendisi için en büyük felakettir. Çevresindeki onu uyaran, iyi niyetli kişileri yanından uzaklaştırdığı için, diğerleri de hem zarar görmemek hem de eleştirinin bir yararı olmadığından, doğru bildiklerini söylemezler.

Makam sahibin etrafı artık onun gözüne girip, çeşitli menfaatler elde etmek isteyen daha fazla dalkavukla dolmaya başlar. Böylece bizimkinin hakikatlerle arası epeyce açılır. Çünkü bu kişiler doğruları değil, o şahsın hoşuna gidecek şeyleri söylerler.

Makam sahibi kişi doğru bildiğini söyleyenleri yanından uzaklaştırmakla en büyük yanlışı yapmış, münafık karakterli dalkavuk tiplere yol açmış olur. Bu durumda bir anlamda (ameli noktada)"kendi münafığını kendisi üretmiş" olur. Acı gerçeklerle yüzleşmek yerine tatlı yalanlarla avunduğunu ancak duvara tosladığında anlar ki o zaman da çoğunlukla makamını kaybetmiş olur. Çevresindeki dalkavuklar da hemen dağılıp yeni bir liman aramaya koyulurlar.

Bu durumun en hazin tarafı ise, onu uyaran gerçek dostları da ondan uzaklaşmış olurlar. Kendini eleştirilere kapatmış makam sahibi ise hem makamından olmuş, hem de dost ve arkadaşları tarafından terk edilmiş olarak hayata tutunmaya çalışır. 

Aman evladım, dikkatli ol. Seni övenlerin hepsi dostun olmadığı gibi, eleştirenlerin tamamı da hasmın değildir.

 

HER KES TAŞIYAMAZ

Dervişle tanışıklıkları bir kaç yıl öncesine dayanan üç samimi arkadaş dervişi ziyarete geldiler.
Selamlaşma, hal hatır sorma faslından sonra çaylarını içerlerken, bu idealist gençlerden birisi ziyaret sebeplerini açıkladı. Üçünün de hayalleri, hedefleri vardı. Sırayla hepsi hayallerini ve hedeflerini anlattılar. Sonunda da hedeflerine ulaşabilmeleri için dervişten dua istediler.
Derviş, konuşanları ve konuşulanları can kulağı ile dinledi. Onlar konuşmalarını bitirince dedi ki:
"Rabbim hayırlı hedeflerinizde sizlere yardım eylesin ve bu hedeflerinize giderken ancak kaldırabileceğiniz kadarını versin. İsteseniz bile fazlasından muhafaza eylesin."
Gençler duaya "amin"dediler fakat son cümleyi pek anlayamadıkları bakışlarından belli oluyordu. Derviş dedi ki:
"Bakın gençler! Herkesin kapasiteleri farklı farklıdır. İnsanlar kapasitelerini aşan şeyleri taşıyamadıkları gibi bundan zarar bile görebilirler. Mesela sekiz yaşındaki bir çocuk çantasını taşıyabilir fakat 50 kg lık bir çuval çocuğu sakatlayabilir.
Yukarıdaki örneğe kıyasla anlatayım; Makam ve mevki bir yüktür. Birisinin taşıyabildiği makamın daha küçüğünü diğeri kaldıramayabilir. Bulunduğu makamın hakkını veremeyenler rezil olabilirler. Ayrıca ahirette pişmanlık vesilesi de olabilir. Bazen de makam ve mevki sebebiyle kibirlenen, gurura kapılan, şımaranlar vardır. Hatta bazıları makam ve mevkisini kötüye kullanıp dünya ve Ahirette ziyana uğramışlardır.
Zenginlik, servet te bir yüktür, herkes taşıyamaz. Zenginlik ve servet sebebiyle şımaranlar, kibirlenenler, daha fazla kazanma hırsıyla haksızlık yapanlar da vardır. İşte bunlar da zenginliğin yükünü taşıyamamış kimselerdir. Halbuki onlardan daha zengin olup da hiç şımarmayanlar da vardır.
Aynı şekilde şöhret de bir yüktür, herkes taşıyamaz. Şöhret sahibi olmuş alimlerin bile bir kısmı bunu kaldıramayıp yolunu şaşırmışlardır.
Bazı kimseler de "ben kendime güveniyorum, ben şımarmam" gibi düşünebilir. Denenmediğimiz, sınanmadığımız konularda iddialı olmamak gerekir. Bir de şeytan faktörünü de unutmamalıyız.
Bunun için dualarımızda Rabbimizden taşıyamayacağımız yüklerden muhafaza etmesini de talep etmeliyiz.
Ahirette "keşke" diyeceğimiz şeylerden Rabbim dünyada muhafaza eylesin, bizlerden uzak eylesin.
Tüm ifadel

HADDİ AŞMAK/AŞMAMAK

 ...Sohbetin sonunda dervişe sordular

-Derviş en çok çekindiğin şey nedir?
Derviş biraz düşündükten sonra cevap verdi: "Haddimi aşmaktan çekinirim/ korkarım."
Biraz sustuktan sonra devam etti: "Burada esas mesele haddimizin/ sınırlarımızın neler ve nereler olduğunu bilmektir.
Mesela ilmimizin sınırları nereleridir. Hangi konuda nereye kadar konuştuğumda sınırlar içerisinde kalırım? Nerelerden sonra haddimi aşmış olurum?
Doğaya karşı sınırlarım nelerdir? Ne yaptığımda haddimi aşmış olurum?
İnsanlarla münasebetlerimde nereler sınır içi nereler sınır dışıdır?
"Allah Teala'ya karşı ne yaparsam haddimi aşmış olurum?" meselesi de çok önemlidir. Fakat bu konunun sınırları Kur'anımız ve Peygamber Efendimiz tarafından belirlendiği için müminler insiyatif kullanmazlar. Sadece belirlenen sınırlara dikkat etmeleri gerekir ki insan o zaman bu konuda haddi aşmamış olur."

DERVİŞİN GÖRÜŞÜ

Derviş, uzun zamandan beri görmediği arkadaşıyla yolda karşılaşınca ikisi de birbirlerini özlediklerini fark ettiler.
Arkadaşı:
"Vaktiniz müsaitse uygun bir yerde oturup bir şeyler içelim. Bu vesile ile biraz da sohbet ederiz" dedi. Derviş teklifi kabul etti. Beraberce çay bahçesine gittiler. Gelen garsondan kahve istediler. Biraz geçmiş hatıralarından bahsettiler. Sohbetin konusu günümüze gelince arkadaşı toplumdaki ahlaki çöküntüden örnekler vererek dert yandı. Bunların nasıl düzeleceğini sordu.
Derviş, gelen kahvesinden bir yudum aldıktan sonra dedi ki:
"Bak değerli arkadaşım! Söylediğiniz şeylere katılıyorum. Özellikle değerlerimizin erozyona uğradığını ben de müşahede ediyorum. Fakat bunlar toplumun bozulmasının sebepleri değil sonuçlarıdır. Şöyle bir örnek vereyim: Kasaptan aldığımız eti uygun şartlarda muhafaza etmediğimizde et koku yaymaya başlar. Müdahale edilmezse kokusu çok iğrenç bir hale gelir. Bu koku etin bozulmasının sebebi değil sonucudur.
Bu örnekteki gibi, toplumda bizim gördüğümüz bazı olumsuz şeyler de bu koku gibi bir sonuçtur. Dolayısıyle alınacak tedbirleri sonuçlara göre değil sebeplere göre almak daha mantıklı olacaktır. Yani etin bozulmaması için neler yapılması gerekiyorsa onu yaptığımızda et bozulmaz ise Toplumun değerlerini bozan şeyler üzerine yoğunlaşmalı ve ona uygun projeler üretmeliyiz."
İkisi de sustular. İkisi de biliyorlardı ki, bu konuda ailelere düşen görevler vardı. Devlete düşen görevler vardı. Topluma düşen görevler vardı. Okullara düşen görevler vardı. Medyaya düşen görevler vardı. Özellikle toplumdaki ve medyadaki bu konudaki farklı görüşlerin ikisi de farkındaydı.
Derviş devam etti:"Bizim için daha önemlisi şudur: "Bu konuda biz üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirebiliyor muyuz? Yoksa şikayet ederek kendimizi rahatlatıp, kendi görevlerimizi de başkalarından mı bekliyoruz?"

CAM KIRIKLARI

   Derviş, yolda yürürken şayet acele bir işi yoksa, yolda gördüğü şişe, şişe kırıkları, çivi gibi zararlı şeyleri alıp uygun yere bırakırdı. Bunu uzun zamandan beri alışkanlık haline getirmişti.

Yine bir gün yolda yürürken, yol kenarında kırılıp bir kaç parçaya bölünmüş maden suyu şişesi gördü. Küçük parçaları şişenin kırılmayan bölümüne koydu. Etrafına bakındı atacak çöp konteyneri bulamayınca şişe elinde olduğu halde yürüdü. "Önüme gelen konteynere atarım" diye düşünmüştü.

Derviş'in yaptıklarını gören bir tanıdığı arkasından yetişerek selam verdi.

"Ve aleykümselam" dedi derviş. Adam istihzâ karışık bir espriyle dervişe takıldı:

"Arkadaş! gördüğüm kadarıyla temizlik işçilerine iş bırakmıyorsun. Söyleyelim de belediyeden maaş bağlasınlar bari..."

Derviş espriye gülmedi. Yumuşak bir ses tonuyla cevap verdi:

"Peygamber Efendimiz, yoldan geçenlere zarar verecek şeyleri yoldan kaldırmanın sadaka olduğunu söylemişler ve müminleri buna teşvik etmişlerdir. Peygamber Efendimizin tavsiyesini uygulamak ne zamandan beri istihza ve espri konusu oldu acaba? "

Sonra devam etti:

"Bak arkadaş! Birisi içtiği maden suyu şişesini çöpe atmak yerine buraya bırakmış. Belki burada kırmış, belki başka birisi onu kırmış. Yapılanlar hoş şeyler değil. Keşke, boş şişelerin buraya bırakılmayacağını veya yoldaki şişelerin kırılmayacağını çocuklarımıza / insanımıza öğretebilseydik...

Bu kırık cam parçaları buradan geçen bir hayvanın ayağını kesebilir. Üzerine düşen bir çocuğun dizini veya kolunu kesebilir. Bu çocuk senin bir yakının da olabilir... Bu sebeple bunları zararsız hale getirmek bizim bir insanlık görevimiz olsa gerektir. Elbette bunları temizlik görevlileri alırlar. Ya onlar almadan birileri bundan zarar görürse bundan biz rahatsız olmaz mıyız?

Adam hiç bu şekilde düşünmemişti. Söylediği şeyden dolayı pişman olmuştu. Dervişe teşekkür ederek ayrıldı. Giderken kendi kendine "Bu günkü dersimizi almış olduk elhamdülillah" diye mırıldanıyordu.

DERVİŞİN MAHŞER HAYALİ

 Derviş,Yasin suresini okurken, o zamana kadar hiç düşünmediği bir durumla karşılaştı.

5. sayfadaki "vemtezü'l yevme eyyühe'l mücrimun.
"Ve "Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!" . (Yâsîn : 59)
Ayetini okuduğunda bir an durdu. Mahşer günü bütün insanların dirilip toplandıklarını hayal etti. Ve hayalindeki şeyler gözünde canlanıyordu.
Uçsuz bucaksız insan doluydu  her yer, fakat çıt çıkmıyordu. 
Amel defterleri verilmiş, herkes  kendi durumlarını görmüşlerdi.

Bekleşirlerken  yukarılardan hitap geliyor ve bütün insanlar bu hitabı duyuyordu.

"Ey mücrimler! (suçlular, günahkarlar) Siz şöyle bir ayrılın bakayım..."

Bu hitabı duyanların bir kısmında bir hareketlilik başlıyor, gösterilen tarafa doğru gidiyorlardı. Giden bu kişilerin yüzlerini zillet bürümüştü. Üzüntü kelimesi durumu anlatmada aciz kalıyordu. Kimisi kendilerine lanet ediyorlar, kimisi de dünyadaki bazı arkadaşlarına lanet ediyorlardı. Dünyada yaptıklarına bin pişman oluyorlar, kendilerini ayartanlara kızıyorlardı...
Derviş, bir an için kendisini de onların arasında hissetti. Aman Allah'ım...  ne büyük bir felaketti.
Dönüşü ve telafisi olmayan bir yola gidiliyordu. Bu suçluların oradan sonra gidecekleri yerler belli idi.

Dervişin gözleri yaşardı. Oraya gitmemek, diğer tarafta kalmak için neleri feda etmezdi ki.

Sonra birden kendine geldi. Dünyada olduğuna, hayalindeki yerde olmadığına çok sevindi, şükretti.
Sonra şu mealde dualar etti:
Allah'ım! o gün o mücrimlerin arasında bulunmaktan sana sığınırım.
Onların oraya gitmelerine sebep olan şeyleri yapmaktan sana sığınırım.
Bizleri  hakiki manada iman eden ve her zaman sana itaat eden iyilerden eyle. İyilerle beraber ruhumuzu kabz eyle. İyilerle beraber  haşr eyle.

Ve Peygamber Efendimizin yaptığı duayı yaptı: “Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi senin dinin üzere ve sana itaat üzere sabit kıl.

EN BÜYÜK MAKAM

 

Sohbete katılanlardan birisi sohbetteki samimiyetten de cesaret alarak dervişe sordu:

"Hocam! yaşınızın altmışa yaklaştığını söylüyorsunuz.

Dünyada çok arzuladığınız bir makam- mevki oldu mu?"

Derviş çok uzaklara bakarak biraz düşündükten sonra:

"Evet oldu kardeşim... Hem de çok arzu ettiğim bir makam oldu.” deyip biraz durakladıktan sonra devam etti:

“ Arzu ettim etmesine de, bu işte arzu tek başına yeterli olmuyor ki..."

Şimdiye kadar dervişin makam-mevkide gözü olmadığını, bu konudaki teklifleri kabul etmediğini bilenler merakla dikkat kesildiler.

Bir arkadaşı hayretle sordu:

"Hangi makamdı o derviş!?"

Derviş:

"İbadullahissalihin (salih kullardan olmak) "makamı kardeşim. Bizim gibi fâniler için ulaşabileceğimiz en büyük makamlardandır.

O makama da ancak salih amellerle ulaşılır. İhlas, gayret ve sebat gerektirir. Yasaklardan hatta şüpheli şeylerden kaçınmak gerekir. İşte bunlarda çok eksikliğimiz var maalesef" dedi.

Sonra gözlerini hafif kıstı, bir yerlere bakıyormuş gibi yaparak arkadaşlarından gözlerini kaçırmaya çalıştı. Yan tarafa dönüp mendilini çıkardı.

 

DERVİŞİN BABASINA SORDUĞU SORU

Dervişin çocukluğunda en çok sevdiği etkinlik arkadaşlarıyla saklambaç oynamaktı. O zamanlar köylerde güvenlik sorunu olmadığından ay ışığı olduğu yaz akşamları bile geç vakitlere kadar saklambaç oynarlardı.

Bir kış akşamı babası, çocuklarına Cennet'i ve Cennet nimetlerini anlatmıştı. Cennet'e gidenler için orada arzu ettikleri her güzel şeyin olacağını anlatmıştı.

Derviş, en sevdiği oyunu uzun zamandan beri arkadaşlarıyla oynayamadığını düşündü. Çünkü kış ayları bu işe uygun değildi. “Babacığım Cennete gidersek orada saklambaç oyununu her gün oynayabilir miyiz” diye sordu. Babası gülümseyerek cevap verdi:

-İsterseniz olur tabi ki...

Aradan yıllar geçti. Derviş, sohbetine gelen liseli gençlere Kur'an'dan Cenneti anlattı. Orada arzuladıkları her güzel şeyin olacağını söyledi.

Gençlerden birisi sordu:

Hocam! Orada yarış motorları var mı? Ben motor hastasıyım, hayalim iyi bir motor yarışçısı olmak.

Derviş, çocukluğunda babasına sorduğu soruyu ve babasının cevabını hatırladı. Biraz gülümseyerek babasının kendisine söylediği sözü söyledi.

-İsterseniz olur tabi ki. 

Sonra ilave etti. "İsteyeceğinizi hiç sanmam."


 


DERVİŞ VE TABİAT

   Derviş, mesafe olarak epey uzakta olan dostunu görmek için ertesi günü yola çıkmaya karar verdi.

Teheccüd vaktinde  kalkıp, yavaş yavaş abdest aldı ve huşu içerisinde namaz kıldı. Sonra Ümmet-i Muhammed'in selameti için dualar etti. Duasının sonuna doğru  “Allah’ım bana eşyanın hakikatini öğret” diye de dua etti. Yatağına girip huzur içerisinde uyudu.

Sabah namazına kalktığında içinde tarifi zor bir huzur-mutluluk hissetti. Namazını kılıp,  evde bulunan yiyeceklerden biraz yeyip yola revan oldu.

“Sıcaklar bastırmadan epey yol almalıyım.” diye düşündü. Yürüdü ,yürüdü. Yürürken etrafı seyrediyor, bazen zikrediyor, bazen de ilahiler mırıldanıyordu.

 Etrafını seyrederken “Canlı-cansız her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini “ bildiren Saff suresi 1. Ayeti hatırladı. Ayet üzerinde tefekkür daldı.

Sonra,“sübhanallah” dedi bütün samimiyetiyle. O anda tesbih eden varlıkların arasına kendisinin de katıldığını, kürrede zerre olduğunu hissetti.

 O gün gördüğü ağaçlar taşlar ve bitkiler farklı gözüküyordu gözüne.

İçinden selam vermek geldi çevresindeki varlıklara.

selam verdi  gördüğü her ağaca... Taşlara selam verdi. Ot cinsinden küçük bitkilere toptan selam verdi. Toprağa selam vermeyi unutmuştu. Biraz mahcubiyet içerisinde  ona da selam verdi. Selam verdikçe gönlü hem ferahlıyor hem de genişliyordu.

Yorulduğunu fark etti. Bir ağacın gölgesine oturmadan önce ağaca selam verdi. Oturdu ve ağaca teşekkür etti. Gözü, bir şeyler taşımaya çalışan karıncaya ilişti. Karıncaları düşündü.

“Yeryüzünde yaşayan her tür canlı ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer ümmettirler. (Ena’m/ 6)” ayetini hatırladı. Yüksek sesle adeta bağırırcasına selam verdi tüm karıncalara ve yeraltında yaşayan canlılara. Aniden sesini kesti. Sesinin başka insanlarca duyulup yanlış yorumlanmasından endişe duydu. Sonra düşüncesinin yersiz olduğuna karar verdi.

Ağaca gelip konan kuşu fark etti . Ona da selam verdi, sonra yine bağırarak tüm kuşlara selam verdi.

Gözü bir taşa ilişti. Taşı şefkatle eline aldı. “sen kaç yıldır buradasın? Burada bulunuş amacın nedir?” diye sordu. ”Kainattaki hiçbir şeyin boşa yaratılmadığını” bildiren ayeti hatırladı. Taşın içindeki trilyonlarca atomu düşündü. Her bir atomun elektronlarının hareketini, tesbihatını düşündü. Selam verdi  taşdaki  tüm atomlara. Sonra  bir canlıyı bırakıyormuş gibi usulca bıraktı aldığı yere.

Fatiha suresinde her zaman okuduğu  “Hamd, Alemlerin rabbi Allah’a mahsustur” ayetindeki “alemler” kelimesini daha iyi anlamaya başladığını hissetti.

Kalktı ve yola revan oldu. Önce yola selam verdi. Sonra gördüğü büyük cisimlere tek tek, küçük cisimlere toptan selam vererek devam  etti.

 Hafif bir rüzgar esti ona da selam verdi. Göğe baktı bulutu gördü ona selam verdi. Uzaktaki dağa selam verdi bağırarak. Ses yankılanıp geri geldi. Yankılanmayı selamına verilmiş cevap gibi hissetti.

Akşama yakın bir su kenarında mola verdi. Suya selam verdi. Suyun gittiği yerleri düşündü. “Gittiğiniz yerlere de selam götürün” dedi.

Akşam namazından sonra gözlerinin gayrı ihtiyari kapandığını fark etti. Biraz vücudunu, biraz da gözlerini dinlendirmek için uzandı. Yatar yatmaz kendinden geçmişti.

Uyandığında “Allahümme ente’s-selamu ve minke’s-selam” (Allahım sen Selamsın ve Selam sendendir.) diyordu hala.

 

 

 

UZUN YOL ŞOFÖRÜ

   Çay ocağında birbirlerine yakın oturmak zorunda olduklarından konuşulanları duyan şahısa, dervişin konuşmaları ilginç gelmişti. Mevzu bitene kadar dikkatlice dinledi. Mevzu bitince,

“Abi! konuşmalarınız çok ilgimi çekti, çok da güzel anlatıyorsunuz.” dedi, dervişe.

“Estağfirullah kardeşim, teşekkür ederim.Bir güzellik varsa Allah Teala'nın lutfudur." dedi derviş. Sandelyesini biraz geriye çekerek şahsı masalarına davet etti. “Beyefendi! İsminiz nedir? nerelisiniz? ne ile meşgul oluyorsunuz?“ diyerek onun da konuşmaya dahil olmasını sağladı.

“Uzun yol şoförüyüm. Kamyonum ile şehirler arası yük taşırım abi” dedi şahıs, ve kısaca kendini tanıttı.

Derviş gülümsedi ve:

"Aslında hepimiz uzun yol şoförü sayılırız hayat yolculuğunda". dedi. Biraz sustuktan sonra devam etti:

-Hayatınızın çoğu yollarda geçiyor demek ki…

Peki yola çıktığınızda hep yolu mu düşünürsünüz? başka bir şey yapmaz mısınız?

Adam cevap verdi:

-Abi, yola çıkınca gözümüz hep yollarda olur. Fakat başka işler de yaparız. Çoluk çocuğumuzu düşünürüz. Alacak verecek hesapları yaparız, radyo dinleriz. Haberlerle ilgili değerlendirme yaparız.

Müzik dinler, bazen eşlik ederiz. Yanımızda arkadaş olursa onunla sohbet ederiz, çerezlerden atıştırırız. Yani hem gider hem de başka şeyler de yaparız.

"Anladım dedi" derviş.

-Bir yandan değişik aktivitelerde bulunurken diğer yandan gözünüz ve zihniniz yolda oluyor değil mi?

Baktınız bir kasis var, hemen yavaşlıyorsunuz ve oraya girmemeye çalışıyorsunuz. Önünüzde giden araba firen yaptı diyelim, hemen siz de yavaşlıyorsunuz vs. değil mi?

-"Evet" anlamında başını salladı adam.

-Peki, gözünüz kısa bir süreliğine yoldan ayrıldı diyelim. Ne olur?

-Ne olacak abi, kazaların çoğu öyle oluyor zaten. Kısa bir dikkatsizlik, dalgınlık büyük kazalara sebep olabiliyor.

Yoldan çıkabilirsiniz, öndeki araca vurabilirsiniz, devrilebilirsiniz, vs.

Derviş sanki bu cevabı bekliyordu. Dedi ki:

-Bak güzel kardeşim. Ahirete inanan kimseler için de, hayat uzun yol şoförlüğüne benzer. Öncelikle sizin yaptığınız gibi hedefimizi belirleyip istikametimiz hedefe çevirmeliyiz. Zaman zaman doğru yolda olup olmadığımızı kontrol etmeliyiz.

Bir yandan dünyalık işlerimizi yaparken diğer yandan zihnimizde hep Ahiret düşüncesi olmalıdır.

Mesela, arkadaşlarınla sohbet ediyorsun. Birisiyle ilgili olumsuz şeyler söylemek istiyorsun; zihnin hemen uyaracak:

"Bu sözü sakın söyleme. Yoksa Ahirette zarar edersin."

Yolda yürüyorsun. Karşıdan na-mahrem birileri geliyor. Gözün oraya kaymaya çalıştığında zihnin ikaz edecek:

" sakın bakma Ahirette zarar edersin."

Kısacası, konuşurken, yürürken, iş yaparken, TV izlerken, her ne yaparsan, zihin devamlı Ahiretle ilgili uyarılar vermelidir. Vermezse kasise girip dingili kıran şoför durumuna düşebiliriz.

Nasıl ki on saatlik yoldan dikkatle gelip, bir kaç saniyelik gaflet sebebiyle kaza yapan şoförün, dikkat ettiği on saati hatta şimdiye kadarki birikimleri boşa gidebiliyorsa, Ahiret yolcusunun kısa bir dikkatsizliği de onu manen perişan edebilir.

Peygamber efendimizin sık yaptığı bir duanın Türkçesi şöyledir:

"Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! kalbimi senin dininde ve sana itaatte sabit kıl. Göz kapayıp açıncaya kadar, hatta daha az zaman için bile beni nefsime bırakma"

Derviş sözünü bitirerek sandalyesine yaslandı.

Verilen örnekler şoförün çok hoşuna gitmişti. Teşekkür ederek müsaade istedi. Kalkıp elini cebine attığında, derviş seslendi:

-Lütfen beyefendi! misafirim sayılırsınız. Kahveciye de parayı almaması anlamında işaret yaptı.

 

AT İZİ İT İZİNE KARIŞTIĞINDA...

*Derviş! ne düşünüyorsunuz? Hiç konuşmuyorsunuz da…

-Konuşmak kârlı değilse susmak daha iyidir kardeşim. En azından zarar etmeyiz.

Eskiden de at izi it izine karışırdı çok kereler.

Lakin bilgi kanalları arttıkça doğru bilgi, doğruya yakın yanlış bilgi, yarısı doğru yarısı yanlış bilgi ve tümü yanlı /yanlış bilgiler birbirine karışır oldu.

Tabiri caizse, sadece at iziyle it izi bir birine karışmıyor artık. Kuzu izi kurt izine, kartal izi tavuk izine, ceylan izi aslan ve tilki izine, insan izi ayı izine karışmış. Yılların tecrübeli iz takipçileri bile işin içinden zor çıkarlar.

*Peki ne yapalım o halde?

-Peygamber Efendimizin bir hadisini ezberlemiştim fakülte yıllarında. Mealini söyleyeyim:

“Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda benim sünnetime sarılana yüz şehit sevabı vardır”

Burada şunlara dikkat edilirse güzel olur kanaatimce:

Birincisi, Bu ödül peygamberimizin bir sünnetini yapana değil O’nun sünnetine sım sıkı sarılana (temessük edene) veriliyor. Buradaki sünnete sarılmak peygamberimizin yoluna uymak demek. Çünkü sünnet kelimesinin buradaki anlamı yol demektir. Yani ibadetlerinden olaylar karşısında gösterdiği tavıra kadar her konuda O'nun yoluna uymaya çalışmak. Tabii, O’nun ahlakının Kuran olduğunu da hiç unutmadan.

İkincisi bu işi yapmak ve devam ettirmek çok zor bir iş olduğunu ödülün büyüklüğünden anlayabiliriz. Çok büyük bir azim ve gayret gerektirir. Çünkü fesat zamanında çevremiz ayartıcılarla doludur.

Mesela Onun tavsiyelerinden birisini konuyla alakalı olduğu için bildireyim.

Efendimiz buyurmuşlar ki: “Her işittiğini başkasına aktarması o kişiye yalan (günahı) olarak yeter”

Bu hadis-i şerifin uygulama alanlarını zamanımızın bilgi edinme yollarını da düşünerek bulmaya çalışalım. Uygulaması büyük bir titizlik gerektirir değil mi?

BİZ ÇİFT DÜNYALIYIZ KARDEŞİM

  Derviş, kendisini  ziyarete gelen arkadaşının anlattığı bazı kimselerin yaptığı haksızlıkları, olumsuzlukları hiç sözünü kesmeden dinledi.
Arkadaşı sözünü bitirdiğinde Ona dedi ki:
-Ah be kardeşim!
Biz çift dünyalı kimseleriz. Buna kesin olarak inanıyoruz.
Şayet öyle olmasaydı biz de istediğimizi yer, içer, gezer, eğlenir. İstediğmize verir istediğimizden alırdık. Kimse bize de bir şey diyemezdi belki.
Ne varki her icraatımızın hesabını vermek üzere yaşıyoruz.
Bundan dolayı hesap günü gelmeden hesaplı hareket etmek durumundayız. 

SÖZ ÜZERİNE

Dervişe dediler ki :

-Derviş! sözü nasıl söylemeliyiz?

Derviş biraz düşündü ve:

-Size söyleyeceğim şeylerin bir çoğu bu konuda daha önce söylenmiş  sözleridir. Lakin hangi sözün kime ait olduğunu bilemem. Yani bu konuda aktardığım sözlerin çoğu bana ait değildir. Bu böyle biline." dedikten sonra devam etti.

Efendim, Araplarda bir atasözü vardır "el-lisanü mizanul akl." Yani dil aklın ölçüsüdür diye.

Bir kişinin düşüncesi, hayata bakışı, bilgi düzeyi, karakteri, zaafları, zekası gibi çoğu şeyi konuşmasından anlaşılır.

 Kuran-ı Kerim'de Rabbimiz sözle ilgili şöyle buyuruyor:

"Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Yoksa şeytan aralarını bozar..." (İsrâ : 53)

Bu ayetten sözlerimizi seçerek ve dikkatli bir biçimde konuşmamız gerektiğini anlıyoruz.

Yine Rabbimiz Ahzap:70. ayette " doğru söz söyleyin" diye emrederken, Hacc :30 da "yalan sözden kaçının" buyurur

Nisa 148 de ise "Allah çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez..." Buyurarak herşeyi konuşmamamız, bu konuda seçici davranmamız konusunda bizi uyarır.

Yine K.Kerimde Hz. Musa'ya Firavuna gidip yumuşak söz söylemesi tembihlenmiştir ki Firavuna bile yumuşak söz söylenmesi gerekiyorsa birbirimize nasıl konuşmamız hemen anlaşılabilir. 

 Peygamber efendimizin konu ile ilgili tavsiyelerinden birisi şöyledir:

 Mealen:"Ya hayır söyle ya da sus."

Çünkü her sözümüz amel defterimize kaydediliyor. Yarın ya lehimizde ya da aleyhimizde delil olacaktır.

 Meşhur bir atasözümüzde

"Söz gümüşse sukut altındır." denilmiştir.

 Uzak doğuya ait bir söz var aklımda:

"Konuştuğunda bildiklerini tekrara etmiş olursun. Ama dinlersen yeni şeyler öğrenebilirsin."

 Efendim, söz:

*Uygun zamanda, uygun yerde ve uygun muhataba söylendiğinde değerlidir.

*Meramımızı ifade edecek en uygun kelimeler seçilmelidir. Kısa öz ve net olmalıdır.

*Söz de  muhatap da yorulmamalıdır.

*Söz muhatabın doğru anlayacağı kadar açık ve net olmalıdır.

*Konuşurken dinleyenleri gözlemek gerekir.

Eğer hatır için dinliyorlarsa derhal konuşma bırakılmalıdır.

*"Sözün tamamı ahmaka anlatılır" diye bir atasözümüz vardır. Bu durum herkesin anlayabileceği mevzular içindir. Bazı özel mevzular en ince detayına kadar anlatılması gerekebilir.

*Allah Teala iki kulak bir ağız vermiş; ki iki kez dinleyip bir kez konuşmak lazım.

Fakat dilimizi de etten ve kemikten iki duvar arkasına hapsetmiş ki rastgele konuşulmasın."

**Rastgele söylenmiş sözler rastgele yakılmış ateşe benzerler. Nasıl ki dikkatsizce yakılan ateşler bazen büyük yangınlara sebep olabiliyorsa. Dikkatsizce söylenmiş bazı sözler de büyük facialara sebep olmuş; nice ocaklar sönmüş, nice yiğitler toprağa düşmüştür.

 Atalarımız sözün nasıl söyleneceğini dair bir deyim bırakmışlar bize:

"Doha vardır öküz durdurur, doha vardır saban kırdırır"

 *Yunus Emre ne güzel demiş:

Söz ola götüre başı,

söz ola bitire savaşı,

söz ola ağulu aşı

yağ ile bal ede bir söz."

Yunus Emre'nin bu şiiri halk arasında

"söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" şeklinde meşhur olmuştur.

 *Söz namustur" sözünü de iyi anlamak gerekir.

Efendim biz de sözü fazla uzatmayalım ki kendimizle çelişkiye düşmeyelim.

12/08/2020.  Ali USLU  - TAVŞANLI

AH BİR ANLAYABİLSEM!..

 Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, "ah bir anlayabilsem" diyor ve kısık sesle tekrar ediyordu derviş.

Oradan geçmekte olan bir dostu, dervişin yanına yaklaştığı halde, derviş, geleni fark etmeden söylenmeye devam ediyordu:

"Ah bir anlayabilsem..."

"Anlayamadığın şey nedir derviş?" diye seslendi arkadaşı.

Derviş toparlandı, arkadaşına baktı ve cevap verdi.

Çok özel şeyleri (mahrem şeyler dahil) sosyal medyada herkese açık hale getirmenin  ne ile alakalı olduğu meselesini bir türlü anlayamıyorum.

 Bu durum:

Psikolojinin konusu mudur?

Sosyolojinin konusu mudur?

Psikiyatrinin konusu mudur.?

Ahlak biliminin konusu mudur. ?

Adabı muaşeretin konusu mudur.?

Veya başka bir şeylerin konusu mudur?

Bir türlü anlayamıyorum. Hem de mahremiyete çok önem verilen bir geleneğimiz olduğu halde. 

Sonra arkadaşına ciddi bir yüz ifadesiyle sordu:

“ Sen anlayabiliyor musun.?” 


BİR GÜN BU MAKAMDAN AYRILACAĞINIZI UNUTMAYIN

    Yeni bürokrat olmuş iki öğrencisi dervişi ziyarete gelmişlerdi.

 Hal hatır sorma faslından sonra  derviş dedi ki;

Gerçi telefonda tebrik etmiştim ama tekrar yeni görevleriniz hayırlı olsun. Rabbim layıkıyla hizmet edebilmeyi nasip eylesin.

Genç bürokratlar teşekkür ettiler. Birisi müsaade alarak dedi ki:

Hocam! bizim fazla vaktimiz yok. Arkadaşımla sizi ziyaret edip hayır duanızı almak ve bu konuda nasihatiniz olursa dinlemek için geldik.

   Derviş, ziyaretten memnun olduğunu aktardı. Onların başarılı olmaları ve istikametten ayrılmamalarını Rabbü’l -Aleminden niyaz eyledi.

 Sonra dedi ki:

Gençler! Başlangıcı olan her şeyin mutlaka sonu da vardır. İnsan hayatı böyle olduğu gibi, küçük-büyük görevler, makam -mevkiler de böyledir. Bulunduğunuz makam-mevki ne olursa olsun bir gün sona ereceğini unutmayın.

Şimdi birkaç kısa hatırlatmada bulunayım.

Birincisi, makamlar birer emanettir. Sizin kendi mülkünüz değildir. Buralarda tasarrufta bulunurken bu bilinçte olursanız dünya ve ahirette bu konuda rahat edersiniz. 

İkinci olarak, makam-mevki sahibi olanlarda müşahede ettiğim durum şudur.

Bazıları makamı bir elbise olarak telakki ettiler. Görevleri bittiğinde veya ayrılmak durumunda kaldıklarında bunu elbiseyi çıkarmak olarak değerlendirdiler. Normal elbiselerini giyip hayatlarına devam ettiler.

Fakat bazıları makam-mevkiyi vücutlarının bir organı (veya vücutlarına takılmış protez bir organ) gibi gördüler. Oradan ayrılmak durumunda kaldıklarında bunu bir organlarını kaybetmek gibi algıladılar. Bu onlara çok ağır geldi.

Sizler bunun bilincinde olunuz. Bulunduğunuz makamı bir gün çıkaracağınız kıymetli bir elbise olarak düşününüz. Hatta işten mesaiden sonra o elbiseyi çıkarıp normal giysilerinizi giyiniz. Gittiğiniz her yere o giysilerle gitmeyiniz ki İleride zorluk çekmeyesiniz.

Üçüncü olarak, eski dostlarınızı ve onların uyarılarını dikkate alınız. Makamınızdan dolayı elbette çevreniz genişleyecektir. Bu yeni arkadaşlarınızın ne kadarının samimi, ne kadarının menfaat icabı dost olduğunu o makamdan ayrıldıktan sonra anlayabilirsiniz.

 Dördüncüsü sizi yüzünüze karşı övenlere karşı dikkatli olun. Bu tür övgüler nice yiğitlerin ayağını yerden kesmiş, hakikati ancak yere düştüklerinde anlayabilmişlerdir.

Son olarak, Sakın adaletten ayrılmayınız, ve makamınızı kullanarak kimseye haksızlık yapmayınız. Eğer haksızlık yapmanız yukarıdan istenirse  direniniz. Yapılan her haksızlık ahirette büyük problem olarak bize döner.

Rabbim niyetinizi ve işlerinizi düzgün eylesin. Hayırlı icraatlarınızde yardımcınız olsun. Kötülerden ve kötülüklerden korusun.

   Genç bürokratlar çok teşekkür ederek müsaade istediler. Giderlerken gözlerinde memnuniyet, zihinlerinde dervişin nasihatleri vardı 

   

 


MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...