Derviş, uzun zamandan beri görmediği arkadaşıyla yolda karşılaşınca ikisi de birbirlerini özlediklerini fark ettiler.
Arkadaşı:
"Vaktiniz müsaitse uygun bir yerde oturup bir şeyler içelim. Bu vesile ile biraz da sohbet ederiz" dedi. Derviş teklifi kabul etti. Beraberce çay bahçesine gittiler. Gelen garsondan kahve istediler. Biraz geçmiş hatıralarından bahsettiler. Sohbetin konusu günümüze gelince arkadaşı toplumdaki ahlaki çöküntüden örnekler vererek dert yandı. Bunların nasıl düzeleceğini sordu.
Derviş, gelen kahvesinden bir yudum aldıktan sonra dedi ki:
"Bak değerli arkadaşım! Söylediğiniz şeylere katılıyorum. Özellikle değerlerimizin erozyona uğradığını ben de müşahede ediyorum. Fakat bunlar toplumun bozulmasının sebepleri değil sonuçlarıdır. Şöyle bir örnek vereyim: Kasaptan aldığımız eti uygun şartlarda muhafaza etmediğimizde et koku yaymaya başlar. Müdahale edilmezse kokusu çok iğrenç bir hale gelir. Bu koku etin bozulmasının sebebi değil sonucudur.
Bu örnekteki gibi, toplumda bizim gördüğümüz bazı olumsuz şeyler de bu koku gibi bir sonuçtur. Dolayısıyle alınacak tedbirleri sonuçlara göre değil sebeplere göre almak daha mantıklı olacaktır. Yani etin bozulmaması için neler yapılması gerekiyorsa onu yaptığımızda et bozulmaz ise Toplumun değerlerini bozan şeyler üzerine yoğunlaşmalı ve ona uygun projeler üretmeliyiz."
İkisi de sustular. İkisi de biliyorlardı ki, bu konuda ailelere düşen görevler vardı. Devlete düşen görevler vardı. Topluma düşen görevler vardı. Okullara düşen görevler vardı. Medyaya düşen görevler vardı. Özellikle toplumdaki ve medyadaki bu konudaki farklı görüşlerin ikisi de farkındaydı.
Derviş devam etti:"Bizim için daha önemlisi şudur: "Bu konuda biz üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirebiliyor muyuz? Yoksa şikayet ederek kendimizi rahatlatıp, kendi görevlerimizi de başkalarından mı bekliyoruz?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder