EĞİTİM YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EĞİTİM YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BABAN NE İŞ YAPIYOR

İnternette akran zorbalığı ile ilgili bir fimin bir bölümü dikkatimi çekti. Öğretmen sınıfa yeni gelen öğrenciye arkadaşlarının yanında anne ve babasının ne iş yaptıklarını soruyor. Çocuk, sadece annesinin yaptığı işi söyleyince sınıftaki diğer çocuklar bu durumu küçümseyerek gülüyorlar ve bu durum o çocuğu çok rahatsız ediyor ...
O sahneyi görünce, zihnim yıllar öncesine gitti. Bir ilköğretim okulunda çalışırken 6. sınıfa yeni başlamış bir öğrencimizin annesi öğretmenler odasına gelerek kendisini tanıttı. Ve dedi ki: "Benim eşim vefat etti. Fakat oğlum babasının vefat ettiğini arkadaşları tarafından bilinmesini istemediğinden, sorduklarında "babam GLİ de çalışıyor diyormuş." Oğlumun bu durumunu bilin diye sizi bilgilendirmeye geldim"
Bu olay beni çok etkiledi. Sonraki zamanlarda sınıfa yeni gelen çocuk olursa veya sene başlarında tanışırken "Annen ne iş yapar? Baban ne iş yapar? gibi sorular sormamaya gayret ettim.
Genelde şöyle söylerdim: "Bize kendinizi istediğiniz şekilde istediğiniz kadarıyla tanıtınız." Çocukla ilgili öğrenmem gereken şeyler varsa özel görüşme yapıyordum.
Yine aynı okulda, başka bir öğrenci velisi çocuğunun dersine giren öğretmenlerle tek tek görüşerek "Çocuğunun bir gözünün protez olduğunu bu durumdan bahsedilmesinin onu çok rahatsız ettiğini, mümkünse çocuğuna bu konuda bir şey sorulmamasını" rica etmişti.
O yaşlarda çocukların bazıları çok fazla duygusal olabiliyorlar. Bize düşen de onların hassasiyetlerine saygı göstermek olmalıdır.
Bize göre çok basit olan bir durum çocuğu okuldan soğutabilir. Bazı şeyleri öğrenmek biraz zaman alıyor. İstedim ki genç öğretmenlerimiz bu tecrübelerden istifa etsinler.
Sadece öğretmenler değil, çocuklarla tanışmak isteyen herkes bu hassasiyete dikkat edebilir. Bir çocukla tanışırken çok özel sorular sormadan "sizi tanıyalım delikanlı" gibi bir soru sorulup detaylara girilmeden çocuğun anlattıklarıyla yetinilmelidir.
27/01/2025 Ali USLU - TAVŞANLI.

OKULDAKİ BİR HATIRAM

  Çalıştığım liselerden 11 veya 12. sınıflardan birisinde ders işlerken, anlattığım şeye şaşırdığını tahmin ettiğim kız öğrencilerimden birisi "oha" deyiverdi.

Derse kısa süreliğine ara vererek öğrencimizin ismini söyledim ve güzel bir uslupla "oha" ne demek kızım" diye sordum

"Şaşırma ifadesi olarak kullanmıştım hocam" diye cevap verdi. "Ben de öyle tahmin etmiştim. Şayet onun gerçek anlamını bilseydin sen kesinlikle böyle bir kelimeyi söylemezdin." deyince bütün öğrenciler dikkat kesildiler. "Bu kelimenin öküzlere söylenen bir komut olduğunu" belirtince kızımızın yüzü kızardı ve özür diledi. 

Ben de, bu sözden dolayı alınmadığımı belirtip, "maksadım seni mahcup etmek değildi. Çünkü gençlerin kendi aralarındaki konuşmalarında zaman zaman bu kelimeyi kullandıklarını duyuyorum. Bir çok genç bu argo kelimenin anlamını bilmediğinden değişik yerlerde kullanıyorlar. Bunun için "oha" kelimesinin anlamını sınıfa öğretmek istedim" diyerek meramımı açıkladım. Öğrencimiz de teşekkür etti. Sonra tüm sınıfı anlamını bilmedikleri kelimeleri kullanırken dikkatli olmaları konusunda uyardım.

Sadece gençler değil, büyükler bile bazen öyle laflar ediyorlar ki anlamını bilseler kesinlikle o sözleri o ortamda söyleyemezlerdi.

Bu olayı vesile ederek şunları söylemek istiyorum: Bir şeyi öğretirken yeri ve zamanını  iyi tesbit edersek muhataplarımız anlattığımızı daha iyi öğrenirler. daha iyi kavrarlar ve öğrendikleri kalıcı olur.

Bahsettiğim "oha" kelimesini herhangi bir derste argo kelimeler başlığıyla anlatsaydım bu kadar dikkat çekmez ve akılda bu kadar kalıcı olmazdı.

İkinci olarak öğrencimizin yanlışına, kızarak, hakaret ederek tepki verseydim o öğrenciyi kaybetmiş olurdum. (Muhtemelen bana kırılır, bundan sonra beni, dersimi ve nasihatlerimi önemsemezdi)

Bence eğitim fark ettirmektir. Bunu yaparken de kırıp dökmeden yapmaktır. 

Ne demiş atalarımız: "Oha vardır öküz durdurur; oha vardır saban kırdırır."

Hepimiz öğretmen değiliz lakin neticede hepimiz (en azından ailemiz icin) birer eğitimciyiz.

Ali USLU   02/12/1924   TAVŞANLI.

SAKIN KIYASLAMAYIN.

 Küçük veya okul çağında çocukları olan kardeşlerim. 

Sakın çocuklarınızı başka çocuklarla kıyaslamayınız.

Her çocuk özeldir. Hepsinin kapasiteleri, öğrenme süreleri ve öğrenme süreçleri, yetenekleri, ilgi alanları farklı farklıdır.

Bazıları küçük yaşta öğrenirlerken bazılarının motoru daha geç açılır fakat ileride bahsettiğimiz diğer çocuklara yetişir veya onları geçebilir. 

Aceleci davranıp, çocuklarınızı başkalarıyla kıyaslayarak mutsuz olmayın ve onları mutsuz etmeyin.

Yapılması gereken onlara güzel örnek olmak ve (usulüne uygun olarak/ bıktırmadan) güzel ahlakı öğretmektir.

Ali USLU

EĞİTİM FARKINA VARDIRMAKTIR

EĞİTİMDE EN ÖNEMLİ ŞEY FARKETTİRMEKTİR
 Önceki ismi terbiye olan eğitim, adı üstünde kişileri eğitmektir. Amacı, kişinin yeteneklerini ortaya cıkarmak, güzel davranışlar kazandırmak ve yanlış davranışlardan uzaklaştırmaktır. Netice olarak üstün ahlaklı, sağlam karakterli, öz güveni yeterli kişiler yetiştirmektir. Küçük yaştan itibaren kendimde olan önemli değişiklikler (olumsuz davranışları bırakma ve olumlu davranışlara başlama) ya birilerinin bir şekilde benim fark etmemi sağlamaları vesilesiyle veya kendi kendime nefis muhasebesi yapıp farkına varmam neticesinde oluşmuştur. Buna bilinç hali de diyebiliriz. Yine öğretmenlik hayatımda yaptığım eğitim faaliyetlerinde öğrencilerimin farkında olmasını sağlayabildiğim davranışlarda öğrenci davranışlarının değiştiğini hem gözlemledim hem de gelen dönütlerden öğrendim. Bazı davranışlarımızın yerleşmesinde aileden ve çevreden gördüklerimizin önemi büyüktür. Bunlar küçük yaşta hiç sorgulanmadan tıpkı konuşma şeklimizde olduğu gibi bizim davranışlarımıza yansımışlardır. Bunların içerisindeki olumsuz olanları bırakmak da ileriki yaşlarda yine farkına varmakla mümkündür. Bunları yazmamın asıl nedeni öğrencilerimize veya çevremize, çoluk çocuğumuza bazı davranışlar kazandırmak veya bazılarını bıraktırmak istiyorsak "şu doğru şu yanlış" diye öğretmenin yanında doğrunun niçin doğru olduğu ve niçin yapılması gerektiği, yanlışın niçin yanlış olduğu ve niçin yapılmaması gerektiği onun kavrayabileceği biçimde anlatılıp farkına varması sağlanmalıdır. Farkına varan birey onu iç aleminde belli bir zaman içerisinde hazmedecek ve bu yönde bir gayreti varsa davranışlarına yansımaya başlanacaktır inşaallah. Ali USLU

OKULLARDAKİ AKRAN ZORBALIĞI

OKULLARDAKİ AKRAN ZORBALIĞI

Bazen haberlerde bazen de internette okul çocukları arasında "akran zorbalığı" adı verilen bazı çocukların bir kısım arkadaşlarına yaptıkları eziyeti onları dövmesini üzülerek izliyoruz. Tabi bu izlediklerimiz görüntüsü kaydedilip aşikare olanlar. Elbette durum o görünenlerden çok fazladır. 

Bunun sebebi ne olabilir?
- Elbette değişik sebepleri olabilir. Fakat benim tesbit ettiğim en önemli sebep derslerdeki başarısıyla veya değişik okul faaliyetlerinde kendini ispatlayamamış bazı öğrencilerin kendisinden bahsettirmek, öğrenciler arasında karizma yapmak için uyguladıkları bir usul.
Bu durum eskiden de vardı, fakat oldukça az idi. Son yıllarda oldukça çoğaldı. Kanaatime göre son yıllarda çoğalmasının sebebi; bazı sebeplerle öğretmenlerin geri çekilmesi ve çocukların öğretmenden korkmaması...  
Öğretmenler tarafından öğrencilere karşı yapılan şiddeti önleme konusu önemli bir konu, fakat bu konu biraz fazla abartıldı. 

Öğretmenin öğrenciyi dövmesi tasvip edilemez fakat,
 Öğrenciye sert baktın öğrencimin psikolojisi bozuldu...
Yaramazlık yapan öğrenciye kızdın, öğrencimin psikolojisi bozuldu... 
Arkadaşına zarar veren öğrencinin kulağını hafifçe çektin, öğrencinin psikolojisi bozuldu... 
Laftan, güzel sözden anlamayan öğrenciyi tehdit ettin, öğrencinin psikolojisi bozuldu...
Gibi bahanelerle öğretmenin terbiye amaçlı yaptığı küçük şeyleri büyütüp onları CİMER e, idareye veya M.E. Müdürlüğüne şikayet ederseniz, veya öğretmenle kavga ederseniz öğretmen kendini biraz geriye çeker ve resmi görevi dışındaki işlere (öğrencilerin teneffüste birbirlerine sövmesine, tehdit etmelerine, okul çıkışında kavga etmelerine) karışmak istemez.

1986 yılında göreve başlayıp 35 yıl öğretmenlik yapan bir eğitimci olarak önceleri şöyle yapardık.
Özellikle ergenlik döneminde kendini göstermek isteyen öğrenciler için okul çıkışı tam bir fırsattır. Çünkü o sırada tüm öğrenciler olaya şahit olmaktadır ve psikopat eğilimli ergenler bir şeyleri bahane ederek birilerini dövecek okulda kendinden bahsettirecektir.

Öğretmenlerin bir kısmı da o sırada okuldan çıkmaktadır. Böyle bir durumla karşılaştığımızda olaya müdahale ettiğimizde öğrenciler bizden korkar ve dağılırdı. Biraz ukalalık yapan olduğunda terbiye amaçlı bir iki tokat meseleyi çözerdi. Bu durum diğer öğrencilere de örnek olurdu. Ertesi gün kavga eden öğrencileri idareciler çağırıp gözünü korkuttuğunda  öğrenciler için caydırıcı olurdu.

Öğretmenliğimin son yıllarında ilköğretim okullarında çalışırken arkadaşlarını tehdit ederek öğrencilerin çalıştırdığı kantinden yiyecek gasbeden 7. sınıf öğrencisine, başka bir okulda da arkadaşlarına iğrenç küfürler yazıp atan bir çocuğa sert davrandığım için anneleri gelip benimle tartıştılar ve Milli Eğitime şikayetle tehdit ettiler.. (O zamanlar BİMER/CİMER yoktu veya onlar bilmiyorladı.)

Bu iki olay beni öğrencilere karşı yaptıklarımı sorgulamama sebep oldu. Müdahale ettiğim her iki olay da  benim resmi görevlerim arasında değildi. Biz görevimiz olmamasına rağmen çocuklar yanlışı bıraksınlar ailelerine ve topluma faydası olsunlar diye müdahale ettik fakat farklı tepkiyle karşılaşmıştık. Bundan sonra okul çıkışında bir öbeklenme veya hareketlilik gördüğümde  olaya müdahale etmek yerine olayı görmezlikten gelmeyi tercih ettim. Biliyorum ki oraya vardığımda olaya müdahale ederken ne ile karşılaşacağım ve nasıl tepki göstereceğim o anda belli değil... Olabilir ki öğrenci bize karşı ukalaca bir söz söyler veya harekette bulunur, o anda durum biraz sert müdahale gerektirebilir. İşte bunu göze alamıyordum.Zaten okuldan çıktıktan sonra tüm sorumluluk velilerine aittir.
Öğretmenlerin bir çoğu da ya benim gibi birkaç ukala veli ile muhatap oldular. Bazıları basit şeylerden dolayı "CİMER"e, bazıları idareye, bazıları da M.E.Müdürlüğüne  şikayet edildiler. Bazı öğretmenler de bunlardan ders aldılar. Bu sebeple  öğrencinin olumsuz davranışlarına hatta kavgalarına müdahale etmiyorlar... Bu sefer de akran zorbalığı kendini gösteriyor..
Çünkü çocuklar yaptıkları olumsuz şeyler den dolayı kendilerine hiç bir şey yapılmayacağını iyi biliyorlar. Görüldüğü gibi hayat boşluk kabul etmiyor.
Displine vermek mi dediniz?  İlköğretimde disiplin yönetmeliği ha var ha yok...
Ali USLU

EĞİTİMLE İLGİLİ BAZI TESBİTLERİM

 EĞİTİMLE İLGİLİ BAZI TESBİTLERİM.

*Çocuğa değer vermek ve bunu söz ve davranışlarla hissettirmek eğitimin anahtarıdır.

*Çocuğun olumlu davranışları takdir edildikçe çocuk onlara yenilerini de ekler.

*Olumlu davranışları görmezden gelinen çocuğa, olumsuz davranışları söylendiğinde nasihat etkisiz kalır.

*Önce olumlu davranışları takdir edilip, sonra olumsuz davranışı hatırlatılıp "Bu sana yakışmıyor" gibi sözlerle ikaz edilen çocuğa bu uyarı daha çok etki eder.

*Çocuğun olumlu davranışlarını arkadaşlarının yanında takdir etmek, hatalarını özelde söylemek etkiyi artırır.

*Küçük düşürücü ifadeler çocuğun sizden uzaklaşmasından / nefret etmesinden başka işe yaramaz.

*Bir çocuğun hatalarını sürekli tekrar edip söylediğinizde söz etkisini kaybeder.(yalama olur.)

*Aynı nasihatleri  sık sık yaptığınızda, nasihat sıradanlaşır, etkisini kaybeder.  Ayrıca nasihat için uygun zaman ve zemin beklenilmelidir.

* Çocuklarınıza başkalarının yanında yaptığınız nasihat veya uyarılar "hakaret olarak algılanırmış."

*Güzel örnekler anlatmak çocukları olumlu düşünmeye ve anlatılan  örnek kişileri rol model almaya yönlendirir. 

*Her çocuğun öğrenme / kavrama süreleri aynı değildir. Bunu dikkate alarak sabırla yaklaşmak öğrencinin ve öğretmenin ruh sağlığı açısından önemlidir.

*"Her çocuk özeldir" diye bir söz vardır. Bu söz eğitim açısından çok önemlidir.

EĞİTİMDE (BİR KÖTÜ, BİR İYİ) İKİ ÖRNEK

 KÜÇÜCÜK BİR ÖĞRETMEN, KOCAMAN BİR ÖĞRENCİ

Hayat hikayemdem bahsetmeyi pek haz etmem. Lakin bazen kaçınılmaz bir gereklilik oluyor, bahsetmek zorunda kalıyorum. Bu yazı da bahsedeceklerim o kabilden...
İlkokulu Doğu Anadolu'nun mahrumiyet şartlarının hüküm sürdüğü Erzurum ilinin İspir ilçesine ait nüfus yoğunluğu bakımından ilçenin en büyük köylerinden birinde; Duruköy'de okudum.
Köyümüzün ilkokulu evimize çok uzak sayılmaz. Yürüme mesafesi 5 dakikasını alır insanın. Okulumuzun birinci sınıfından beşinci sınıfına kadar kaç sınıf ve kaç ders varsa -ki bilemiyorum- hepsine tek bir öğretmenin derse girdiğini çok net hatırlıyorum. İlkokul öğretmenimiz sırayla 15-20 dakikalık periyotlarla sınıfları gezer, girdiği sınıfa o kadar sürede dersini anlatmaya çalışır, öğrencilere ödevlerini verir sonra bir başka sınıfa geçerdi, benim bulunduğum sınıfa öğretmenin ikinci kez uğraması ya öğleden sonra son derse, yahut bir sonraki güne kalırdı.
Beş yıllık İlkokul öğrenimim süresince sadece bir tane öğretmenim oldu. Yaşım gereği öğretmenimin hayatta olduğunu zannetmiyorum, yine de hayattaysa Allah afiyet versin ölmüş ise rahmet eylesin!
İlkokuldan mezun olduğum yılın yazında hafızlık için Kur'ân kusuna başladım ve iki yılın sonunda hafızlığımı ikmal ettim. Ardından vakit kaybetmeden Bursa İmam-Hatip Lisesinin ortakul kısmına başladım.
İmam-Hatibin ortaokul kısmına başladığım yıl itibariyle ailecek Bursa'ya yeni taşınmıştık mahrumiyetten kaçarcasına...
Allah selamet versin, babam ilkokul okuyamamış, okumayı yazmayı asker ocağında onun ifadesiyle "Ali Mektebinde" öğrenmiş...
Ben ortaokula başladığımda babam kamyonculuk yapıyordu. Kum, çakıl, hafriyat işleri, nakliye vs. Bu arada babamın ilkokul diploması olmadığı için ehliyet almasına olanağı yoktu. Şoför çalıştırıyordu. Bu da kazancını düşürüyordu. O, benim 18 yaşını doldurup ehliyet almamı ve kamyonun direksiyonunun başına geçmemi planlıyormuş kafasında. Böylece ele güne şoför diye muhtaç olmayacaktı. Bu yüzden de İmam-Hatibin ortaokul kısmına kayıt yaptırmam hiç kolay olmadı. Ben babama "Baba, ben İmam-Hatipte okumak istiyorum, beni kayıt yaptır!" dediğimde "okuyup ta ne yapacaksın, olmaz!" diye cevap verip kesip attı. Kale içten fethedilir mantığıyla annemi devreye soktum. Lakin onun talep ve telkinleri de babamın sert, dediğim dedik mizacının duvarına tosladı. Kayıtların süresinin dolmasına bir hafta zaman kalmıştı. Ne de olsa babamın oğluyum ben de inat ettim, talebimden tabii ki vazgeçip pes etmedim.
Babamın işe gittiği bir gün annemle kafa kafaya verip bir senaryo hazırladık. Ben, babam İmam-Hatibe kaydımı yaptırmadığı için evden kaçmış çocuk rolünü oynayacaktım, annem de çocuğu evden kaçmış ne yapacağını bilemeyen, panik ve endişe içinde gözyaşı döken, yer yer kocasını suçlayan, sorumlu tutan anne rolünü...
Filmi oynamaya başlamıştık annemle. Babamın işten gelmesine yakın bir zaman yemeğimi yemiş olarak müstakil evimizin bahçesinin bir köşesinde kocaman dalları olan incir ağacının altında yer alan kömürlükte çuvalların ardına kamufle olarak bir güzel saklandım. Babam eve girer girmez annem feryat figan bir halde "oğlanı okula kayderttirmedin, evden kaçıyorum deyip kaçıp gitti, öğleden bu yana ortalarda yok, başına bir iş gelmesin, sen nasıl babasın, çocuk okuyacağım diyor, sen olmaz diyorsun..." diyerek babamı ateşledi. Babam: "hava kararınca çıkıp gelir, nereye gidecek, biraz bekle hele." diyerek annemi teskin etmeye çalıştı.
Mevsim yaz olduğu için ve oturma odasının saklandığım kömürlüğe bakan taraftaki penceresi açık olduğu için annemle babam arasında geçen bütün konuşmaları duyabiliyordum. Akşam karanlık bastı, babam daha fazla dayanamadı ve sokağa çıkıp beni aramaya koyuldu. Saatler sonra tabii ki eli boş döndü, nedense kömürlüğe bakmak aklına gelmedi. Bir geceyi kömürlükte geçirdim. Sabahın erken saatlerinde nasıl olsa geri dönerim umudunu taşıyarak belki de yine işe gitti babam. Annem gece boyu açık vermemiş rolünü hakkıyla oynamıştı çok şükür!
Babamın işe gitmiş olmasını fırsat bilerek kömürlükten çıkıp eve geçtim. Temizlenip elbiselerimi değiştirdim, ardından kahvaltıyı yapıp bir kaç saat uyku çektim. Uyandıktan sonra annemle bu oyunu birkaç gün oynayacağımız konusunda yine teyitleştik, kadıncağız bir kaç gece kömürlükte rezillik çekmeme daha büyüğünden beni esirgediği için olsa gerek anne yüreğine rağmen razı olmuştu. Babamın işten dönüş vakti yaklaşmıştı. Ben yine kömürlükte vaziyetimi aldım. Eve girer girmez annem tepkinin, feryat figanın dozunu biraz daha artırdı. Babam: "o vicdansız hala gelmedi mi?" deyip sövüp sayaraktan beni aramak için gerisin geriye dışarı çıktı. Sonuç; saatler sonra yine eli boş geri döndü. Kömürlükte farelerin tıkırtıları, kemirme sesleri arasında ve zifiri karanlıkta ikinci geceyi de geçirdim. Sabahleyin babam işinden yine geri durmadı. Kapıdan çıkarken anneme: "o vicdansız eve gelirse söyle kaçmasına gerek yok, tamam okula kaydını yaptıracağım" deyip işe gitti.
Dünyalar benim oldu. Duyacağımı duymuştum. Annemle canlandırdığımız senaryo başarıyla sonuçlanmıştı. Bir süre sonra kömürlükten çıkıp yine banyomu yaparak üstümü başı değiştirdim, karnımı doyurup uykumu çektim.
Ancak ne olur ne olmaz babam eve geldiğinde beni bitkin ve uyur vaziyette bulmalıydı. Öyle de oldu. Beni yatakta dizlerimi karnıma çekip büzülmüş vaziyette yattığımı görünce yelkenleri indiriverdi büsbütün. Ertesi gün kayıt yaptırmak için İmam-Hatipteyiz babamla. Bu, babamın öğrenim hayatım boyunca okuluma ilk ve son gelişiydi.
Hayat kimi insanlar için en başından kolay planlanmıştır. Benim gibileri için ise aksine...
Derdin biri biterken diğeriyle boğuşmak varmış benim hayat planımda. İlkokul eğitimimin ne kadar yetersiz ve kötü sonuçlanmış olduğunu ortaokul birinci sınıfta anladım. Dersimiz Türkçe, öğretmenimiz bir bayan. Bilerek hanımefendi demiyorum, çünkü hiç hak etmiyor, bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyen bir medeniyetin nesli olmaklığıma rağmen...Türkçe öğretmenimiz kısa boylu biri idi, şen şakrak bir yapıya sahipti. Kahkahalar atarak gülerdi otuz iki dişini birden göstererek. Güldüğünde kahka Sınıftaki öğrenciler olarak okuma metinlerini sırayla okurduk. Bir gün okuma sırası bana geldi. İlkokul birinci sınıfın ikinci dönemindeki bir öğrenci gibi heceleyerek okuyabiliyorum, biraz da Erzurum şivesiyle, henüz ilk paragrafı bitirmemişken öğretmenim kahkahaya boğuldu. Ardından ben hariç bütün sınıf...Utandım, kızardım, terledim, küçüldüm, ezim ezim oldum. Sonraki ders yine aynı sahne, bir sonraki ders yine hakeza. Artık Türkçe derslerimiz öğretmenimiz için terapi gibiydi. Sinir stres namına neyi varsa üzerime boca ediyordu. Uzun süre böyle devam etti ne yazık ki.
Bir gün okula gitmek üzere otobüs durağında bekliyorum. Dalmış olmalıyım, omzuma dokunan elin sahibinin bana doğru geldiğini görememişim. Kadife gibi yumuşak, bal gibi tatlı bir ses tonu ile "selamün aleyküm!" diyen kişiye baktım, benden 5-6 yaş büyük, uzun boylu, yüzü mütebessim biri duruyordu karşımda. Tanıştık, o da benim gittiğim İmam-Hatipte lise ikinci sınıfı okuyormuş. Dadaşmış ve bizim mahalleden bir alt mahallede oturuyormuş üstelik.
Örgün bir eğitim kurumunda, sınıf ortamında ve iki dönemlik eğitim-öğretim süresinde öğrencisine eğitim-öğretim adına bir şeyler veremeyen, istendik davranışları ona kazandıramayan, aksine öğrencisi üzerinden dersini güldürgüldür skecine dönüştüren bir Türkçe öğretmeni mi, yoksa otobüs durağında bunu bir kaç günde ayaküstü konuşmalar esnasında başarabilen lise ikinci sınıf öğrencisi mi daha büyük? Benim nazarımda ilki küçücük bir Türkçe öğretmeni, ikincisi kocaman bir lise ikinci sınıf öğrencisi.
Kendisine "İbrahim abi" diye hitap ettiğim o lise ikinci sınıf öğrencisi bir gün yine otobüs durağında beklerken "Dervişciğim, sen hem Bursa'da hem okulda yenisin, bir derdin, bir sorunun olursa çekinme, bana söyle, ben elimden geldiği kadar sana yardımcı olurum." dedi. Duyduğum gayet samimi bu sözlerden sonra İbrahim abime açılıverdim. Dedim ki "Abi, benim büyük bir derdim var, bununla nasıl baş edeceğimi bilemiyorum." Dedi ki "Hayır olsun, anlat bakalım, derdi veren Allah devayı da verir." Türkçe okumamın yeterli olmadığından, öğretmenimin sırf üzerimden gülüp eğlenmek için okuma parçalarını hep bana okutturduğundan, utandığımdan, ezildiğimden, zaman zaman okulu bırakmayı düşündüğümden bahsettim. İbrahim abi, nezaketi elden bırakmadan öğretmen hakkında bir hayli söylendi, sonra dönüp bana "Dervişciğim dert dediğin bu mu, Türkçe okumanın gelişmesi konusunda ben sana yardımcı olacağım, sen de inadına okulu bırakmayıp o öğretmeni mahcup edecek düzeye geleceksin, anlaştık mı?" dedi. Ben lafın gelişi "anlaştık abi" dedim. Ama dediği nasıl olacaktı bana pek mümkün gelmedi.
Ertesi gün yine durakta otobüs bekliyorum. İbrahim abinin, elinde bir düzine kitap olduğu halde alt geçitten çıktığını gördüm. Direkt bana doğru geldi. Selamlaşma ve hal hatır sormadan sonra elinde tuttuğu kitapları bana uzattı ve "Bak Dervişciğim, Türkçeni bol bol kitap okuyarak ilerleteceksin, bunun tek yolu bu. Bu kitapları sana getirdim. Benden sana hediye. Bunların hepsini okuyacaksın, bitirdiğinde yenilerini getireceğim, anlaştık mı?" dedi. Ne kadar mutlu olduğumu, içimin nasıl kıpır kıpır hale geldiğini anlatamam. Hem bir düzine kitap hediye edilmişti bana, hemde sımsıcak bir alaka esirgenmemişti benden. O güne kadar karşılaştığım bir şey değildi bu.
Haftasonu evdeyim. İbrahim abimin verdiği kitapları elime aldım. En üste kapağında kartal bakışlı, kafkas yöresine ait kisvesiyle simsiyah sakallı bir adam potresi vardı. Kitabın adını hiç unutmam. Kafkas Kartalı Şeyh Şamil. İlk okuduğum roman buydu İbrahim abimin sayesinde. Sabah kahvaltısından sonra elime aldığım bu romanın üçte birini zayıf okuyuşuma rağmen günün sonuna kadar okudum. Kısa sürede diğer kitapları da okuyup bitirdim.
Sonraki karşılaşmalarımızda İbrahim abimden bir iyilik daha gördüm. Kitapları kısa sürede bitirdiğimi öğrenince "Dervişciğim, bende olan diğer kitapları da sana getireceğim, ancak öyle görünüyor ki sana kitap yetiştiremiyeceğim ben, sana kitapçılar çarşısını tarif etsem, gidip oradan hoşuna gicek bazı kitapları satın alsan nasıl olur?" dedi. Ben: "Abi sana zahmet veriyorum, iyi olur tabii ki, ben okudukça gider kitap alırım." dedim.
O günden sonra kitapçılar çarşısını su yolu edinmiştim. Gece saat 3'lere kadar kendimi kitapların içinde kaybettim uzun süre. Sayısız kitap okudum. Onca kitabı nasıl aldığıma gelince, bir ayran ve bir simit parasıyla elbette. Okulda derslerim günboyu idi. Öğlen yemeği yerine geçiştirmelikle yetiniyordum mecburen, okulu bırakayım, şoförlüğü öğreneyim diye dört gözle bekleyen babam bir simit ve bir ayran parasını zar zor, çoğu kere de anamın dahliyle veriyordu. Kitap okuma alışkanlığını kazandıktan sonra benim simit ve ayran parası hep kitaba gitti. Sabah kahvaltısını sağlam yapıp okula gidiyordum, öğlen açlığımı unutmaya çalışıyordum. Paraları biriktirip haftada bazen bir bazen küçük hacimli iki kitap satın alıp okuyordum. Günden güne kitaplarım birikti, evde küçük çaplı bir kitaplık oluştu. Bir gün gözünü kitaplığa diken babam: "Ulan, bunca kitabı nereden alıyorsun, yoksa çalıyor musun?" demesin mi! Durumu anlattığımda hoşuna gitmiş olmalı ki harçlığımı iki cantık bir ayran alacak miktara yükseltti. Hoş, ben yine kitap almaktan geri durmadım ya, aksine daha fazlasını aldım ve her aldığım kitabı da okudum.
Artık ortaokul üçüncü sınıftayım. Türkçe öğretmenim değişmişti. Ben de çok değişmiştim bittabi. Öğretmenimiz derste bize bir atasözü, bir kelam-ı kibarı verip kompozisyon yazmamızı isterdi. Yazdığım kompozisyonların her birini beni tahtaya çıkartıp okuttururdu. Birinci sınıftaki öğretmenim gibi kahkahaya boğulmak için değil, aksine takdir etmek ve sınıfa örnek göstermek için. Allah, Mehmet öğretmenimden razı olsun! Sonrak zamanlar okul genelinde yapılan kompozisyon yarışmalarında dereceye girdim, lise yıllarımda ise ezber hadis ve hutbe yazıp okuma yarışmalarında farklı derecelerim oldu. Henüz lise üçüncü sınıfta iken camide vaaz verip cuma hutbesi okuyabiliyordum. Kimin sayesinde, küçücük bir öğretmenin mi yoksa kocaman bir öğrencinin mi?
Allah, özellikle eğitim-öğretim çağındaki yavrularımızı, gençlerimizi iyilerle, doğru insanlarla, rol model öğretmenlerle karşılaştırsın! Öğretmen deyip geçmeyeceksin. Herkes öğretmen olamaz ya da bizden ifadesiyle muallim...Tıpkı bilinmedik sulara doğru yelken açmış bir geminin dümenindeki tecrübeli kaptan gibi benim eğitim-öğretim hayatımın doğru rotada seyrinde hiçbir zaman yadsıyamayacağım, unutamayacağım büyük ve önemli katkısı olan lise ikinci sınıf öğrencisi İbrahim abim de elbetteki bir öğretmenin veya öğretmenlerin eseri. Bu hakkı da açık yüreklilikle teslim edenlerdenim. Yazımın başlığına çok takılmayın, o sırf dikkat çekmeye matuf. Filhakika, işini hakkıyla yapan bir öğretmen, bir muallim daima öğrencisinden büyüktür.
14.01.2023
Sen, Süleyman Tuğrul, Osman Bayramoğlu ve 30 diğer kişi

İLK OKUL ÖĞRETMENİM

İLK OKUL ÖĞRETMENİM.
İlk okulda köyümüzde iki derslik vardı. 1.2.3 sınıflar bir derslikte, 4 ve 5. sınıflar öbür derslikte okurlardı. Bizim zamanımızda okulumuzun iki öğretmeni vardı.
Okula, 1968 yılında arkadaşlarımdan bir yaş küçük olarak başlamıştım. İlk iki yılımı Seher (YAMAN) öğretmenimizde okudum. Sonra tayini çıktığı için başka yere taşındı.
Seher Öğretmen, gönlümde en çok yer edinen öğretmenlerimden birisi, belki de ilk sıradakidir.
Aslında öğretmenimizin iki yılda öğrettiği hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Öğretmez olur mu? Elbette çok şey öğretmiştir. Mesela okuma yazmayı O öğretmiştir, fakat hatırlamıyorum. Onunla ilgili hiç bir hatıramı da hatırlamıyorum. Fakat, Seher Öğretmenimiz aklıma geldiğinde kalbimin bütün hücrelerinde altı-yedi yaşındaki bir çocuk masumiyetiyle sevgi ve derin bir saygı hissediyorum. Bu duygular öğretmenimizin bizim için çok güzel şeyler yaptığının göstergesidir.
Düşünüyorum... Acaba benim okulu ve okumayı sevmemde bu öğretmenimizin etkisi olmuş mudur?
Şimdiki karakterimin oluşmasında etkisi nedir? Müsbet (olumlu) şeylere ilgi duymamda, haksızlıktan uzak durmamda bu hocamızın etkisi olmuş mudur?
Yukarıdaki sorduğum bu sorulara Seher öğretmenimizin mutlaka olumlu katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bilgi düzeyinde hafızamda fazla bir şey kalmasa da bilinç altı düzeyinde büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Çünkü bizi hayatımız boyu etkileyen bilinçaltı kotlarımız daha çok çocukluk döneeminde oluşuyor.
"Bir kişinin en büyük şansı ilkokulda iyi bir öğretmene denk gelmesidir" cümlesine benzer bir söz okumuştum. Bunun, en büyük şans olmasa da büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Ben ilk iki yıl bu fırsattan istifade etmişim elhamdülillah.
On yıl kadar önceydi. Bir dostum Seher Öğretmenimizin İnegöl'de oturduğunu öğrenip, telefonunu bulmuş. Ziyarete beraber gittik. Çok memnun oldu. Yanaklarımızdan bir annenin küçük bir çocuğunu öper gibi öptü. Ben de o anda kendimi altı-yedi yaşlarında ilkokul öğrencisi gibi hissediyordum.
Allah Teala öğretmenimizden razı olsun. Hayırlı ömürler ihsan eylesin.
12.12.2022 Ali USLU (Emekli öğretmen)

ÖĞÜT ALMAKTAN HOŞLANMAYAN GENÇLERE NE YAPALIM

Gençlerin çoğu öğüt dinlemekten hoşlanmıyor diye duymuştum. Ben de bu durumu gözlemledim. Bilmiyorum belki de gençler nasihat dinlemek yerine ikna edilmek istiyorlardır.
Bu sebeple bir kaç yıldır ben de metot değiştirdim. Gençler benden nasihat istemedikçe nasihat etmiyorum.
Benimle görüşmeye gelen gençleri önce sözünü kesmeden dinliyorum. Konuşması bitince bazı konulardaki düşüncelerini daha iyi anlamak için sorular yöneltiyorum. Kesinlikle düşüncelerini küçümsemiyorum ve saçma da olsa "böyle saçma düşünceleri nereden öğrendin" veya "yanlış düşünüyorsun / biliyorsun" gibi cümleler kurmuyorum.
Bazen de ona hak veriyorum ve "Ben de senin durumunda olsam muhtemelen öyle düşünürdüm" gibi şeyler söylüyorum.
Kafasına takılan konularla ilgili.(Veya önceden bana söylenmiş problem ettiği konularla ilgili) Meseleye daha geniş perspektiften bakmasını sağlayacak, Onun ufkunu açacak farklı şeyler anlatıyorum. Bu metotla genç direk nasihat almadığı için iyi dinliyor. Olaylara daha farklı bakıp önceki düşüncesinin eksik veya hatalı olduğunu anlayabiliyor ve buna kendisi karar vermiş oluyor. Böylece nasihat etmeden problemi çözmeye çalışıyorum.
O genç kardeşim için içimden dua ediyorum. Sonucu Rabbime bırakıyorum.

EĞİTİM ANLAYIŞIMDA UFKUMU AÇAN BİR AYET-İ KERİME.

Kur'an-ı Kerim'i okurken doğal olarak Hz. Meryem'den bahseden Al-i İmran suresi 37. ayetini de değişik yer ve zamanlarda defalarca okumuşumdur. On yıl kadar önce Kuran okurken bu ayete geldiğimde bir bölümün kelimeleri dikkatimi çekti:
"...fe-enbetehe nebeten hasenen..." Fe-enbetehe: Onu bitirdi, yetitirdi. Nebeten hasenen: Güzel bitki (gibi)
Toplu manası:"... (Rabbi) Onu (Meryemi) Güzel bir bitki gibi yetiştirdi..."(Diyanet Vakfı Meali)
Bu bölüm üzerinde uzun süre düşündüm. Ayette, insan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzetiliyordu. Bu konuda tefekküre devam ettim.
Önce bitki tohumlarını düşündüm. Tohumları toprağa ektiğimizde hemen bitmesini, bittikten sonra da hemen meyve / sebze vermesini beklemiyoruz. Demek ki eğitim işi sabır işiydi ve bu, bir süreç içerisinde oluyordu. Öğrencinin zihnine, kalbine attığımız davranış tohumlarının yeşermesi ve istenilen aşamaya gelmesi için bir zaman gerekliydi. Nasıl ki değişik tohumların filizlenmesi ve ürün vermesi farklı farklıysa, öğretilen şeylerin davranışa dönüşmesi de kişiden kişiye farklılık gösterebilirdi.
Bir çiçeği düşündüm. Çiçeğin cinsine göre, suyuna, Güneşine, ortamına dikkat etmek gerekiyordu. Suyu fazla verildiğinde de, az verildiğinde de çiçek bundan zarar görüyordu. Uygun olmayan ortamlarda çiçek gerektiği gibi büyüyemiyor hatta giderek soluyor veya yapraklarını döküyordu. Demek ki eğitim metodu olarak verilmesi gerekenler çocuğun/öğrencinin ihtiyacına göre ne az ne de fazla olmalı ve zamanında verilmelidir. Ve eğitim için uygun ortam sağlanmalıdır.
Nasıl ki bitkilerin farklılıklarına göre bakımı da farklılık gösterebiliyorsa, öğrenciler de farklı yapıda, karakterde olabilirler. O halde her öğrenci için in iyi metodu da bulmaya çalışmak gereklidir.
Sonra meyvelerinde şekil bozukluğu olan bir elma ağacı düşündüm. Diyelim ki elma ağacımızın meyveleri yamru yumru olmaya başladı. Ziraat mühendisinden yardım istedik. Gelip tahlillerini yaptı ve bazı ilaçlar önerdi. O ilaçları verdiğimizde meyvelerin hemen düzelmesini beklemiyoruz, öbür sene meyvelerin düzelmesini bekliyoruz değil mi? Öğrencide veya çocuğumuzda bazı hatalı veya yanlış davranışlar gördük diyelim. Onları uyardık veya gerekli nasihatleri yaptık. Hemen ertesi günü davranışın düzelmesini beklemek ve bu konuda aceleci, olmak bizi ve muhatabımızı yorar ve ümitsizliğe sevkeder. Yani sabırla hareket etmek gerekir.
Son olarak, diyelim ki, tohumun ekilmesinden bitkinin yetişmesine kadar elimizden gelen her şeyi yaptık. Sonra ne yapıyoruz? Allah Teala'ya tevekkül ediyoruz değil mi? Çünkü onu büyütmek yetiştirmek Allah Teala'ya aittir. Bakarsınız kırağı vurur. Bakarsınız soğuk vurur. Bakarsınız fırtına veya dolu mahveder bu durumda bizim yapacağımız pek bir şey yoktur.
Eğitim de böyledir. Biz elimizden gelen her şeyi usulüne uygun yaptığımız halde sonuç bizim istediğimiz gibi olmayabilir de. O zaman da Allah Teala'nın takdiri deriz.

EĞİTİMİN ENGELLERİ

-Hocam çocuk ve genç eğitiminde yapılan yanlışlıklar nelerdir?
-Kardeşim, aceleci olmak (kısa zamanda netice beklemek), bıktırmak, hakaret etmek, inatlaşmak çocuk ve genç eğitiminin önündeki en büyük engellerdir. 
Hatta bıktırmak, hakaret etmek ve inatlaşmak çocukta/ gençte negatif etkiye sebep olabilirler.

EĞİTİM İKNA İLE OLUR

 -Hocam! Çocuk ve genç eğitiminde en önemli şeyler nelerdir?

*-Kardeşim, benim gözlemlerime ve tecrübelerime göre eğitimde en önemli şeylerden birisi, hatta en önemlisi ikna etmektir. Bunun değişik metotları vardır, süreç uzun zaman isteyebilir.

 Öğretildiği halde ikna edilmeyen çocuk  eğitilmiş sayılmaz.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE İKNA YÖNTEMİ VE TEHDİT

Gerek çocuk eğitiminde gerekse öğrenci eğitiminde en önemli şey çocuğa değer verdiğini hissettirip gönlüne dokunmak ve onu ikna etmektir. Bir de iyi örnek olmaktır.
Gerek kendi çocukluk ve öğrencilik yıllarımdan, gerekse öğretmenlik hayatımdaki gözlem ve tecrübelerimden biliyorum ki, sertlikle, tehditle, hakaretle kimse ikna olmaz. Belki korkudan dolayı o davranışı gizler veya ara verir. Fakat ikna edilmiş bir çocuk davranışını kendi isteğiyle tamamen değiştirebilir.
Hakaret etmenin hiç bir zaman hiç bir faydası olmadığı gibi, hatta zararı olur.
Peki eğitimde sert davranmanın veya tehdit etmenin hiç faydası olmaz mı?
Duruma göre bazen olur. Mesela arkadaşlarına zarar veren veya onları olumsuz şeylere teşvik eden bir çocuk bu davranışının yanlış olduğu anlatıldığı halde ikna olmuyorsa, arkadaşlarını korumak amacıyla onu tehdit etmek işe yarayabilir.
Veya çocuğun, kendine zarar veren alışkanlık ve davranışları varsa, güzel sözlerle ikna olmuyorsa, eğer işe yarayacaksa sertlik ve tehdit kullanılabilir. Bu sayede rüşt çağına gelene kadar ikna olmasa da bazı yanlış veya zararlı davranışlardan korunabilir. Rüşt yaşına geldikten sonra yapacağı iyi ve kötü davranışları bilinçli olarak tercih edeceğinden sadece nasihat edilebilir. Suç işlerse cezası toplum veya devlet tarafından verilir.

ÜÇ TİP ÖĞRENCİ VELİSİ VARDIR

 ÜÇ TİP ÖĞRENCİ VELİSİ VARDIR

35 yıllık öğretmenlik hayatımda velilerle ilgili tesbitlerim şunlardır:
Eğitim konusunda öğrenci velilerini üç gruba ayırabiliriz.
1-Eğitim konusunu bilenler.
Bu tür veliler meseleyi bildikleri için öğretmen ve öğrenci açısından problem çıkarmazlar.
2-Eğitim konusunu bilmeyenler. Bilmediklerinin farkında olanlar.
Bunlar bilmedikleri için öğretmenin görüşüne saygılıdırlar. Bunlarla da problem çıkmaz.
3-Eğitim konusunu bilmedikleri veya yarım bildikleri halde bildiklerini zannedenler.
Özellikle ilk öğretimde öğretmenlerin en fazla problem yaşadıkları veliler bunlardır. Bazıları öğretmene öğretmenlik öğretmeye kalkarlar. Çocuklara nasıl ödev verilmesi gerektiğini öğretmeye çalışırlar. Hatta sınıf oturma düzenine karışanlar bile olur. İstedikleri olmayınca da değişik yerlere şikayette bulunanları da vardır.

HIRSIZ FOBİSİ

 Dün, odalarında yalnız kalamayan çocuklarla ilgili yazmıştım. Çocukların korku sebeplerinden bir tanesi de odaya hırsız girme korkusuydu. Bu  gün bu madde üzerinde yazacağım inşaallah.

Hırsızlık sadece kişilerin malına zarar vermekle kalmıyor, hane halkından birisiyle karşılaşıldığında sonuç bazen yaralama ve cinayete kadar gidebiliyor.

Ayrıca, sadece o evde değil o mahallede bu haberi duyan kişilerde özellikle çocuklarda değişik psikolojik travmalar oluşturabiliyor.

Kızım 6-7 yaşlarında iken bizim mahallede de hırsızlık olayı olmuştu. Doğal olarak bayanların beraber oturdukları yerlerde bu durum konuşulmuş ki daha önce karanlıktan korkmayan, akşamları öbür odalara rahat gidebilen kızım, akşamları yalnız başına öbür odalara gidememeye başlamıştı. Bana da hırsız ve hırsızlıkla ilgili sorular soruyordu.

Anladığım kadarıyla bilinç altına bir hırsız fobisi yazılmıştı. Bilgisayar tabiriyle bu yazılımı değiştirmek istedim.

Hırsızlık ve hırsızla ilgili sorular sorduğu bir akşam Onu yanıma oturtup dedim ki:

"Benim orta okulda okuttuğum zayıf, çelimsiz, herkesin rahatlıkla dövdüğü, kızlardan bile dayak yiyen bir öğrencim vardı... Sonra okuldan mezun olmuştu ne  yaptığını bilmiyordum.

Ben haftada bir gün cezaevine  mahkumlara ders vermeye gidiyordum. Bir gün yine gittiğimde o çelimsiz çocuğu orada görünce şaşırdım. Neden cezaevine girdiğini öğrendiğimde hayret ettim. Meğer o çocuk bir bakkal dükkanını geceleyin soymaya kalkmış sonra da yakalanmış, ve cezaevine koymuşlar... (Bu parağraf gerçek idi)

Bu hırsızlar çok korkak, güçsüz kimselerdir. Zannedersem dışarıda bir iş yapmaya güçleri yetmediği için hırsızlık yapıyorlar." Gibi cümlelerle kızımın zihnindeki hırsız imajını zayıflatmaya çalışıyordum.

Kızım dedi ki: baba evimize hırsız gelse ne yaparsın?

Sesimi biraz kalınlaştırıp biraz da yüksek sesle dedim ki:

"Kulağından tuttuğum gibi kaldırır doğru dışarı atarım."

Kızım çok rahatladı gülümsedi ve dedi ki:

"Baba kolunun kuvvetini görebilir miyim?

Şöyle pazumu biraz şişirerek kolumu gösterdim. Kızım kolumu tuttu ve 

"Aslan babam, güçlü babam..." gibi şeyler söyledi. Bu günden sonra kızımdaki hırsız korkusu gitti ve fabrika ayarlarına geri döndü.

ALİ USLU



ODASINDA YALNIZ KALAMAYAN ÇOCUKLAR

 (EĞİTİM YAZILARI)

ODASINDA YALNIZ KALAMAYAN ÇOCUKLAR

İlk öğretimde derse girdiğim zamanlarda  bir kaç öğrenci velisi çocuğunun tek başına odasında yatamadığını hatta yalnız kalamadığını söyleyip bana çare sormuşlardı.

Bu olay üzerine dersine girdiğim 4. ve 5. sınıfların bazılarında:

"Evinde kendi özel odası olduğu halde geceleyin tek başına yatamayanlar parmak kaldırsın"  dediğimde tahminimin ötesinde parmak kalktığını sınıflardaki öğrencilerin yarısından fazlasının  odasında çeşitli korkulardan dolayı yalnız yatamadıklarını öğrendim.

Bu durumun hangi sebeplerden meydana geldiğini öğrenmek için bazı öğrencilerle özel veya grup halinde görüşmeler yaptığımda korkunun  sebep olduğu en belirgin şeyler şunlardı:

1-İzledikleri bir korku filminden etkilenmeleri.

2-Arkadaşlarının anlattığı abartılı/çoğu gerçek dışı cin hikayelerinden etkilenmeleri.

3-Mahallelerinde meydana gelmiş hırsızlık olayından etkilenmeleri. (Hırsız gece eve girdiği için kendi odasına da girme korkusu hissetmesi)

Bunlar haricinde bireysel sebepler de vardı. Fakat en önemlileri bunlardı.

Burada dikkat edilmesi gereken şey çocukların korku filmlerinden uzak tutmak, abartılı cin hikayelerine karşı çocukları önceden bilinçlendirmektir.

3. Madde ile ilgili önerilerimi inşaallah başka yazımda paylaşacağım.

“Yalnız yatamıyorsanız kiminle ve nerede yatıyorsunuz?” sorusunu sorduğumda kardeşi veya abisi/ablası olanlar, onlarla aynı odada yattıklarını söylediler.

Kardeşi olmayanlar veya kardeşi çok küçük olanlar, anne babalarının yanında yattıklarını söylediler. Bazıları anne babalarının yataklarında yattıklarını söylediğinde iyice hayret etmiştim. Çünkü 4 ve 5. sınıfa giden çocukların anne babalarının yaş ortalaması 30 ile 45 arasındaki yaşlardır. Bu durumun çocukta ileride ne gibi travmalara yol açacağını bilemeyiz. Buna çok dikkat etmek lazım. Çocuk yalnız yatamıyorsa anne veya babanın birisi onun odasında yatması daha uygun olur.

ALİ USLU

BABASINDAN NEFRET EDEN ÇOCUK (EĞİTİM YAZILARI)

Yıllar önce yaşadığım eğitim ile ilgili ilginç bir anımı sizlerle paylaşmak istedim ki aynı hatalar tekrarlanmasın diye... 

Biraz psikolojiye merakımdan, biraz da yapım gereği öğrencilerin dertlerine çare olmaya çalıştığımdan olsa gerek, bazen öğrenciler bazen de öğrenci velileri, öğrencileri ile ilgili sıkıntılarını bize danışırlardı. Biz de imkanımız ölçüsünde yardımcı olmaya çalışır, ciddi problemlerde ilgili yerlere yönlendirir idik.

Bir gün mühendis bir baba 8. sınıfa giden çocuğunun problemlerinin çözümü için bana gelmişti. Babaya göre çocuk yeterince ders çalışmıyordu.

Çocukla özel görüşme istedim. Çocuğu dinlediğimde anlattığı şeyler çok dikkatimi çekti. Çocuğun anlattıkları özet olarak şöyleydi:

Hocam! Biz saat üçte okuldan çıkıyoruz bazen arkadaşlarla takılıp sohbet ediyoruz. Zaten dersten yeni çıkmışız beynimiz yorgun. Yarım saat veya kırk dakika sonra eve geldiğimde babam bana matematik hesabı yaparak nasihate başlıyor. Mesela diyor ki.

Bak oğlum! saat üçte okuldan çıktın. Eğlene eğlene gelsen bile on dakikada eve gelebilirdin. Ama sen yarım saatte geldin. yirmi dakika geciktin. Yirmi dakikada 15-20 soru çözerdin. Bu, on günde 150 -200 soru, otuz günde 450 -600 soru yapar. Şu kadar ayla çarpınca şu kadar soru yapar. Bu da liselere giriş sınavında şu kadar kişinin önüne geçmen demektir v.s.

Hocam! Hemen her gün buna benzer konuşmalar, nasihatler... Bu da benim moralimi bozuyor ders çalışmaya odaklanamıyorum.

Anladığım kadarıyla çocukta bir problem yoktu.Karşımda gayet normal ve mantıklı konuşan fakat her gün aynı nasihatları dinlemekten bıkan fakat babasına da bir şey diyemeyen 14 yaşlarında bir ergen vardı.

Konuşmalarından babasının iyi niyetle de olsa her gün yaptığı nasihatlerin onda psikolojik anlamda allerji yaptığı belliydi. Çocuğun babasına karşı neler hissettiğini anlamak için ona ismiyle hitap ederek dedim ki:

 "......... baban vefat etse ne yaparsın?"

Çocuk hiç düşünmeden cevap verdi:

"Vallahi sevinirim hocam."

Böyle bir durumun yaşanması durumunda çocuk hangi duyguları yaşardı bilemem. Fakat çocuğun babasının ölümüne sevinecek dereceye gelmesi ve babasından nefret etmesi gerçekten çok üzücüydü.

Tabi çocuğa onun anlayacağı seviyede örneklerle nasihatler vermeye çalıştık. Babasına olan bakış açısını değiştirmeye çalıştık. Babasına da çocuğun düşüncelerini söylemeden o yaşların psikolojisini ve davranışlarını anlatarak bazı önerilerde bulunduk. Zihni dinlendirmenin ve moralli bir çalışmanın verimi artırdığını anlatmaya çalıştık.

 Allah Teala, aileye güzel ahlaklı, sağlıklı ve en az ortalama zekaya sahip bir çocuk ihsan ediyor. Fakat ebeveynin yanlış tutum ve davranışları, haddinden fazla nasihatleri hem çocuğun moralini bozuyor, motivasyonunu azaltıyor hem de ailesine karşı sevgisini azalıyor. Ayrıca ailenin tamamı boşu boşuna huzursuz ve mutsuz oluyorlar.

Atalarımız ne güzel söylemişler:

"Vusulsüzlüğümüz (amaca ulaşamamamız) usulsüzlüğümüzdendir"

ALİ USLU

 

 

KESKİN SİRKE KÜPÜNE ZARAR

"Keskin sirke küpüne zarar verir" demiş atalarımız.

Eğitimcilik hayatımda bazı agresif çocuklar tanıdım. Bazıları ailesi tarafından (belki de hiç farkında olmadan) şımartılmış çocuklardı.

Bu tür ailelerin ortak özellikleri şöyleydi:

*Çocukları haklı da olsa haksız da olsa çocuklarının arkasında duruyorlardı. Okula gelip idareyle, öğretmenle tartışırlar, hatta tehdit etmeye çalışırlardı.

*Çocuğunun problem yaşadığı öğrenciyi tehdit ederlerdi.

*Çocuğunun anlattıklarını yüzde yüz doğru kabul ederek karşı tarafları suçlarlardı.

Bu çocuklardan uzun vadede takip edebildiklerimde gördüğüm durum şu oldu:

*Çok zekiler de dahil eğitimlerini yarım bıraktılar.

*Çoğunluğu gayr-i meşru, ve kanun dışı yollara bulaştılar.

*Büyüdüklerinde isteklerini karşılamayan /veya karşılayamayan kendi ailelerine zarar verdiler. (Dövme yaralama gibi.)

*Çocukları sebebiyle bazı ailelerin aile düzenleri bozuldu ekonomileri çöktü.

Çocukların yanlış davranışlarına destek olmak sonuçta en çok o aileye zarar veriyor, sonra da topluma...

EV GENÇLERİ

   EV GENÇLERİ   

   Bu gün yeni bir tabir öğrendim. Okulunu bitirmiş (iş bulamadığı veya iş beğenmediği için) iş yapmayan genelde evde oturan 25-35 yaş arası gençlere "ev gençleri" deniliyormuş. Özellikle büyük şehirlerde bu gençler oldukça yoğun durumda imiş.

Bu durumu herkesi üniversite okumaya yönlerdirmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak görüyorum. Üniversite mezunu genç her işi beğenmez. Bazı işleri yapsa da mecburiyetten yapar. Bazı meslekler için ise yaşı geçmiştir.

İşin doğrusu bu devirde üniversiteyi kazanmak hiç de zor değil. Vasatın çok altındaki öğrenciler bile bir yerleri rahat kazanabilirler. Zar zor da olsa bitirebilirler. Fakat sonrası ne olacak?

Ülkenin ihtiyaçları nelerdir? Çocuğun kapasitesi ve yetenekleri nelerdir bunları önceden düşünmek ve ona göre yönlendirmek gerekir. Aksi durumda ev gençleri sayısına ilave yapmış oluruz.

 

MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...