YAN TUT; DÖKME!"
"YAN TUT; DÖKME!"
AŞIRI KÖPEK SEVGİSİ
Aşırı köpek sevgisi köpeğe tapınmaya doğru gider mi?
Son yıllarda köpek saldırıları ile ilgili üzücü haberleri görüp, okuyup buna rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanları dinleyip, okudukça aşağıdaki düşünceler zihnimde oluştu.
Evet, mama lobisi, köpekler üzerinden prim yapanlar, istismar edenler falan var. Fakat bunun yanında hiç bir menfaati olmadan insanlardan daha fazla köpekleri sevenler ve her şeye rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanlar da var.
Bakara 93. âyetinde İsrailoğullarından bazı kimselerin kalplerine buzağı sevgisi doldurulduğundan bahsedilir. Neticede bu sevgi Samiri isimli şahsın altından buzağı heykeli yaparak (bu sevgiyi istismar etmesi) ve bir çok kişinin buna tapmasıyla noktalanmıştı.
Aynı olayın memleketimizde köpekler için oluşmasından endişe ediyorum.
..."Duyduk ve başkaldırdık" dediler. İnkarcılıklarından dolayı buzağıya olan tutku onların kalplerine iyice yerleştirilmişti..." (Ahmet Varol Meali)
-----
Ayetin tamamı:
"Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"
Diyanet Vakfı Meali
EĞİTİMDE ÖĞRETMENİN OTORİTESİ ÖNEMLİDİR.
ÖĞRETMENİN OTORİTESİ OLMADAN EĞİTİM OLMAZ
BİR EĞİTİMCİ GÖZÜYLE PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI
Bir önceki yazımızda genel anlamda eğitim sistemimizin (aile, okul,toplum olarak) problemli olduğunu, kimseyi suçlamadan çözüm önerileri sunmanın öneminden bahsetmiştik
Bu günkü yazımızda öğretmen otoritesinin önemi üzerinde yazacağım inşâallah.
Toplum olarak maalesef bir çok noktada ya ifrat, ya tefrit içerisinde oluyoruz. Yani bir uçtan öbür uca savruluyor, orta yolu bir türlü bulamıyoruz.
Öğretmen - öğrenci ilişkilerinde de maalesef bu durumdayız.
Eskiden öğretmenler, güya eğitim adına en küçük şeylerde bile öğrenciye şiddet uygular, bazen bir öğrencinin yaptığı kabahat yüzünden sınıfın tamamı sıra dayağından geçirilirdi. Hatta bazı psikopat öğretmenler hiç alakasız sebeplerle bile dayak atarlardı.
Mesela okul dışında ellerini pantolonunun cebine sokan ortaokul öğrencisini uzaktan gören öğretmenin ertesi günü bu sebepten dolayı çocuğu dövdüğünü bilirim.
Suç: "Neden çarşıda ellerini pantolonun cebine soktun?"
Yatılı okuduğum lise yıllarında kravatımı akşamleyin etüt yaptığımız salonda çıkarıp orada unuttuğum için (etüt salonlarımız okulumuzun derslikleriydi) ertesi günü sabah içtimasında kravatsız olduğum için (halbuki kravatım sınıfta kalmış gidip getireyim diye söylediğim halde) psikopat bir müdür yardımcısından hayatımda hiç yemediğim kadar dakikalarca dayak yemiştim. Halbuki eğitim adına günlük yediğimiz bir iki tokat bizim için vakay-ı adiyeden idi. Bunların çoğunu hatırlamam.
Öğretmenlerin bu tavrında ailenin söylediği "eti senin kemiği benim" anlayışının etkisi olduğu gibi, "en iyi öğretmen en otoriter olan öğretmendir" anlayışının da etkisi vardı. Kanuni olarak bu konuda muhtemelen boşluklar vardı. Aslında dayak sadece okulda değildi. Ailede, hoca mektebinde, çıraklıkta, askerde yani eğitimin olduğu her yerde o eğitimin bir parçası idi. Dolayısıyle basit dayaklar kimse tarafından önemsenmezdi.
İlk okulda şahit olduğum ve hiç unutamadığım dramatik bir olayı da anlatayım:
Sınıfımızda (zannedersem sınıfta kaldığı için) bizden iki yaş kadar büyük Hüseyin isminde saf öğrenme güçlüğü olan bir arkadaş vardı. Öğrenme güçlüğü vardı, fakat yaramaz/ şımarık birisi de değildi. Bu arkadaşı dersi bilemedi diye öğretmen cetvelle, sopayla döverdi. Aynı kişinin babası da derslerin zayıf diye döverdi. Bir gün kavisli bir çizgi şeklinde alnında yanık iziyle gelmişti de sorduğumuzda babasının yanan sobanın kapağını açıp başını oradan içeri sokmaya çalıştığını anlattı. Kafası sığmayınca da sobanın kapak boşluğundaki kenarlarının değdiği yerler çocuğun alın bölgesinde derin izler yapmıştı. Zaten zayıf olan akli melekelerinin bir kısmını evde babası, bir kısmını da okulda öğretmen almıştı.
Elbette bu tür şiddete dayalı eğitim sisteminin savunulacak hiç bir yanı yoktur. Bu metot ne islâmîdir ne de insânîdir. Ayrıca pedegojik de değildir.
Aradan zaman geçti çok şükür bu sistemden vaz geçildi, fakat bu sefer de öbür uca savrulduk. Öğrenci ne yaparsa yapsın öğretmenin sadece nasihat edebildiği, dinlemeyen öğrencilere karşı sesin yükseltilmesinin, kaşın kaldırılmasının bile neredeyse suç sayıldığı, en küçük bir şeyde velilerin şikayet edebildiği, bazı veliler tarafından öğretmenin hizaya çekildiği, öğretmenin otoritesinin sıfırlandığı bir duruma geldik.
Böyle oldu da eğitim adına iyi mi oldu? Bunu da ve çözüm önerilerimizi de bir sonraki yazımıza bırakalım inşaallah (çünkü yazımız uzayacak o zaman da bazı okuyucularımız sıkılıyorlar)
25/04/ 2026 Ali USLU
OKUL BASKINLARI ÜZERİNE (1)
BAĞCIYI DÖVMEK İSTEYENLERLE İŞİM OLMAZ. ÜZÜM YEMEK İSTEYENLER İÇİN YAZIYORUM
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da meydana gelen vahim olaylardan sonra sosyal medyaya baktığımızda bir çok kişi ve grubun birbirlerini suçlama yarışına girdiklerini gördük. Vefat edenler için elbette çok üzülüyoruz. Onları geri getiremeyiz lakin, süreç iyi yönetilebilirse bundan sonrası için yeni başlangıçlar yapılabilir. Tüm toplumun gözü bu olaylara çevrilmişken sıcağı sıcağına çözüm odaklı adımlar atılabilir.
Olması gereken, herkesin başını ellerinin arasına alıp nerelerde hata yaptık sorusunu sorup, "çözüm için neler yapabiliriz" diye düşünmesi gerekirken bir takım kimseler çözüm arayışları yerine çeşitli sebeplerle suçlu arama derdine düşmüş, doğru-yanlış bilgilerle birilerini karalama çabası içindeler.
Söylenenlerin bir kısmı hatta tamamı doğru bile olsa suçlayıcı ifadeler hiç bir zaman çözüme hizmet etmez.
Herkesçe malumudur; uygun ortamda saklanmayan yemekler, gıda maddeleri, bozulup kokmaya başlar. Meydana gelen bu koku bozulmanın sebebi değil sonucudur.
Bahsettiğimiz okul baskınları da sistemdeki ve toplumdaki problemlerin sonuçlarından birisidir.
7 yaşında başlayıp 59 yaşıma (17 yıl öğrencilik 35 yıl öğretmenlik) kadar bizzat eğitimin içinde bulunmuş, çok değişik okullarda, değişik yaş gruplarından öğrencilerin derslerine girmiş, çok sayıda öğretmen ve idareciyle çalışmış, pek çok öğrencinin derdini, pek çok velinin de öğrencisiyle ilgili sıkıntılarını dinleyip çare bulmaya çalışmış bir eğitimci olarak elbette söyleyeceklerim var.
Bu konudaki problemler ve çözüm önerilerim için inşaallah bir kaç yazı yazmayı düşünüyorum.
Önce bir yanlışı tesbit edelim. Kahramanmaraş'taki müessif olay ile ilgili sosyal medyada bir takım kimseler katilin aile fotosunu koyup ve mensubiyetlerini yazarak ailenin seküler oluşunu bahane ederek suçu seküler aile yapısına bağlamışlar.
Bu tavır çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet eder. Konuyla ilgili haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla ailenin bir çok ihmalleri ve hataları da var. Fakat bu olaydan ayrı olarak düşünelim, ergen çocuğu olan ailelerin yüzde kaçı çocuklarıyla doğru dürüst iletişim kurabiliyorlar? Ne kadarı onları istedikleri gibi eğitebiliyorlar?
Bakın bu çocuk dindar bir ailenin çocuğu da olabilirdi. O zaman suç dinimizin mi olacaktı? Gerçi Allah muhafaza böyle bir durumun çok daha hafifi bile olsa olsa bazı din düşmanları ortalığı ayağa kaldırır din ve dindarlar hakkında olmadık hezeyanlar savururlardı. Fakat onlar öyle yapıyorlar diye bizim de öyle yapmamız gerekmez. Onlar bizim muallimimiz olamazlar. Biz hakkı ve adaleti ikame etmekle mükellefiz. Tartışmada galip gelmekle mükellef değiliz.
Öğretmenlik hayatım boyunca seküler yaşantıya sahip olan veliler de tanıdım. Bir kısmının hem kendileri hem de çocukları gayet dengeli ve muhataplarına karşı saygılı kişilerdi. Demek ki bu meselenin sekülerlikle direkt alakası yok.
Hem, bütün dindar ailelerin çocukları problemsiz mi oluyor sanıyoruz? Ailelerin pek çoğu çocuklarına yetemiyorlar, veya onlarla baş edemiyorlar. Bu konuda e yapacaklarını da bilemiyorlar. Tam bir çaresizlik içindeler.
Lise ikiye giden bir öğrenci derslerimde devamlı uyuma eğiliminde idi ki bu konuda pek taviz vermemeye çalışırdım. Akrabam ve dini hassasiyetleri olan babasını aradım. "Bu çocuğun derste uyumasının sebebi, büyük ihtimalle gece telefonla meşgul olmasıdır. Saat 22. den sonra telefonunu al" dedim. "Nasıl alayım almaya çalıştığımda benimle kavga ediyor" dedi. Lise ikiye giden çocuk babasıyla kavga edebilecek cesareti kendinde görüyorsa (ki baba oldukça genç idi) Bu konuda başka neler yapılabilir ki.
Beni arayıp ta çocuklarına söz geçiremediklerini dile getiren, çareler arayan hem dini hassasiyetleri yüksek hem de dînî duyarlılığı pek olmayan başka anne-babalar da var ve çaresizler.
15- 20 yıl önce Ülkemizin önemli dini gruplarından birisinin liseye giden kızı da bir eğlence merkezinde uyuşturucudan vefat etmişti. Kınadığım veya eleştirdiğim için değil, dindar da olsalar ailelerin kendi çocuklarına bazen sahip çıkamadıklarını (çocukların onları dinlemediklerini) anlatmak için bunları yazıyorum.
Yani dindarından dinsizine kadar pek çok aile ergen ve genç çocuklarıyla problem yasıyorlar.
Özetlersek, problemli çocukların ailesi seküler de olabilir, dinsiz de olabilir, dini hassasiyetleri üst düzey bir aile de olabilir. Problemi yanlış yerlerde aramayalım.
Bu konuya devam edeceğiz inşaallah.
22.04.2026 Ali USLU
MAGANDALIĞI ÖZGÜVEN ZANNETMEK
Son yıllarda, okullardaki öğrencilerin, okul dışındaki gençlerin, hatta bazı orta yaş grubundaki kimselerin bir kısmında gördüğüm problemlerden birisi de
magandalığı özgüven zannetmeleridir.
Ali USLU
GEÇİMSİZ ve İYİ GEÇİMLİ İNSANLARI NASIL TANIYABİLİRİZ?
Geçimsiz kimseler, çok basit şeylerden, hatta normal şeylerden bile problem üretirler. Küçük problemleri ise büyütür de büyütürler. Bir de bunların affetme özellikleri pek yok gibidir. Kendilerine yapılan en küçük hataları, yanlışları yıllarca anlatırlar. Kendileri hata yaptığında ise özür dilemek yerine suçu karşı tarafa yükleme eğilimi gösterirler.
Geçim ehli kimseler ise, küçük şeyleri problem yapmazlar, büyük problemleri ise küçültme yolunu tercih ederler. Kendileri hata/ yanlış yaptıklarında özür dilerler, kendisine yapılanları ise affetmeye çalışırlar. Af etmeseler veya edemeseler bile sık sık gündeme getirmezler. Peygamber Efendimiz:
"Mü'min başkalarıyla iyi geçinir , kendisiyle de iyi geçinilir. İnsanlarla güzel geçinmeyen, kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur." buyurmuşlardır. (Ahmet bin Hanbel/ Müsned)
Ali USLU - 01/04/2026 - TAVŞANLI
İYİ Kİ RAMAZANLAR VE BAYRAMLAR VAR...
Düşündüm de, iyi ki Ramazanlar ve bayramlarımız var. Çünkü:
Toplumumuzun önemli bir kesiminin din ile ilgili bağlantıları sene içerisinde git gide zayıflıyor, tâki Ramazan ayı gelene kadar.
Her Ramazan ayı geldiğinde ise büyük çoğunluğumuzun dinimiz ile irtibatı (kişiden kişiye oranlar değişmekle birlikte) önemli oranda artıyor. Bayramlarda ise toplumumuzun tamamına yakınında bu irtibat sağlanıyor. Ramazanda kurulan bu bağ bazılarında kalıcı hale gelip daha sonraki zamanlarda da devam edebiliyor.
Şayet Ramazanlar ve bayramlar olmasaydı, belki de zaman içerisinde zayıflayan dini hayat öbür sene daha azalacak, öbür sene daha az, daha az derken bazıları için dinimizin sadece adı kalacaktı.
Bizlere Ramazan aylarını ve bayramlarımızı ikram eden Rabbimize sonsuz hamdolsun
SORU SORANLARIN FARKLI AMAÇLARI
Zaman zaman çevremizden, tanıdıklarımızdan bize dini içerikli soru soranlar olur.
Soru soranların bir kısmı alacağı cevaba göre hareket etmek için sorarlar. Bunlar gerçekten iyi niyetli ve gerçeği öğrenmek isteyen kişilerdir.
Bir kısmının ise o konuda zihninde bir düşünce oluşmuş ve kararını vermiştir. Bu görüşüne dini yönden de bir dayanak bir fetva bulmak isterler ve bunun için sorarlar.
Araştırdığınızda bu tür kişilerin çoğunlukla aynı soruyu daha önce de farklı kişilere sorduklarını öğrenirsiniz.. Fakat kendi düşüncelerine uygun cevap alamadıklarından, alabilmek maksadıyla farklı kişilere sormaya devam ederler. Bunların maksadı hakikati öğrenerek ona göre davranmak değildir. Maksat kafalarında oluşan düşünceyi birilerine onaylatarak vebali onun omuzlarına artmak ve kendisini psikolojik olarak rahatlatmaktır.
Rabbim heva ve hevesimize göre davranmaktan muhafaza eylesin.
Ali USLU - 18/03/2026 - TAVŞANLI
HASTALIKLARI SADAKA İLE TEDAVİ ETMEK
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin, belaya da dua hazırlayın.” (Taberani)
"...Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz" Bölümünü "hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz " şeklinde de anlamak hadis-i şerifin maksadına aykırı düşmez.
Bu hadis tıbbî tedaviyi reddetmez ve ona engel de değildir. Belki onlara bir destektir.
Demek ki sadakanın Rabbimiz katındaki tecellilerinden birisi de hastalıklardan korunma ve tedavisinde faydalarının olmasıdır.
Aynı hastalığa aynı derecede yakalanmış kişilerin tedavisinde uygulanan aynı tedavi metotlarından bazılarının istifade ettiği bazılarının etmediği malumdur. Bunların çok değişik sebepleri vardır. Sadaka vermek de bu sebeplerden birisi olabilir.
Bir de psikolojik kökenli hastalıklar vardır ki bir çoğunun sebebi tam olarak bilinmemektedir. Sadaka tedavisinin bu tür sıkıntılarda daha etkili olacağını düşünüyorum.
Peki sadakanın miktarı ne olmalıdır?
-Bu kişinin maddi gücüne göre değişir. Yük trenlerinin taşıyabildiği yük miktarı farklıdır. TIR larınki farklı, kamyonetlerin ki farklıdır. Sadakanın miktarı meselesi de bunun gibidir.
Bir de ciddi hastalıklarda ilaçların kullanımı nasıl ki devamlılık arz ediyorsa, sadakanın da bir kez değil devamlılık göstermesi gerekir diye düşünüyorum. Bir de sadaka verirken -hastanın veya hastalığın - şifası niyetiyle vermek daha isabetli olur diye düşünüyorum.
Allahu e'lemü bissavap (en doğrusunu Allah bilir)
Ali USLU
AJANLAR ÜLKEMİZDE NELER YAPAR
Görevi ülkemizi karıştırmak ve mümkün olduğunca zayıflatmak, güçsüz duruma düşürmek olan,Türkçeyi ve Türkiyeyi çok iyi bilen bir ajan sizce neler yapar?
Ben biraz düşündüm, ülkemizin hassas, kırılgan yerleri nerelerse oralar üzerinde yoğunlaşır oraları kaşır? Mesela:
*Türk- Kürt meselesi kaşınabilir
*Alevi - sünni meselesi kaşınabilir.
*Dindar- sekülerler, dindarlık- laiklik meselesi kaşınabilir.
Bunlar üzerinde çalışmak bu meseleleri kaşımak için muhtemelen önce şunları yapar:
* Önce gerek yurt içinde gerek yurt dışında pek çok sahte sosyal medya hesapları açar. Sonra faaliyet yapacağı hedef kitleye uygun profil resmi ve takma isimler oluşturur. Mesela:
Bir tanesine PKK lıların kullandığı yüzünün bir kısmı kapalı fotoğraf koyar. Oradan Kürtlerin haklarıyla ilgili, onlara haksızlık yapıldığıyla ilgili yalan yanlış paylaşımlar yapar. Bu arada devlete ve Türklere de hakaretler eder.
Bir tanesine Türk bayrağı fotoğrafı koyarak Türk milliyetçisiymiş gibi görünüp Kürtlere hakaretler paylaşır.
Bir tanesine sarıklı bir fotoğraf veya kelime-i tevhid yazılı bayrak koyar. Dini paylaşımlar yapar. Özellikle dindar olmayanları tahrik edecek, onları dindarlardan nefret ettirecek paylaşımlar yapar. Onlara hakaretler eder.
Bir tanesine laikliği temsil eden fotoğraf koyar dindarlara, dine , dince kutsal sayılan değerlere hakaretler eder.
Bir tanesine aleviliğin simgelerinden ucu çatal kılıç resmi veya Hz. Ali'nin sonradan çizilmiş hayali resmini koyar, oradan sünnilere hakaretler eder. Alevilerin haklarının yendiğine dair paylaşımlar yapar.
Bir tanesine yine dindarlığın simgelerinden bir fotoğraf koyup alevilere, şiilere hakaretler eder. Yine sahte hesaplarla paylaşımlarının altına ortalığı kızıştıracak mahiyette yorumlar yapar.
Sonra gülerek seyreder. Çünkü her kesimden heyecanlı tipler bu paylaşımların altına lehte veya aleyhte yorumlar yazar, karşı tarafa hakaretler eder. Bu durum içten içe toplumdaki bazı kişileri diğerlerine karşı keskinleştirir. Onlara karşı olumsuz duygu beslemekten nefrete kadar varan bir ruh hali oluşturur.
Bir de ne kadar fazla yorum olursa o kadar fazla kişiye ulaşır.
Bu arada bir not düşeyim: Benim paylaşımlarım istatistiklerine baktığımda genelde 1500 ile 6000 arasında "görüntü" alır. Geçenlerde bir mevzu sormuştum, iş tartışmaya döndü yorumlar, yorumlar... kısa zamanda 210 000 görüntülenmiş. Hiç tanımadığım kişilerin ilginç yorumları, su-i zanda bulunmalar falan. Hemen paylaşımı kaldırdım. Demem o ki, tartışmalı paylaşımlar hiç tahmin edemeyeceğimiz yerlere kadar ulaşıyor.
Elbette ajanların çok karmaşık faaliyetleri de vardır yukarıda saydığımız muhtemel şeyler hiç risk taşımayan, masraf istemeyen en basit ajanlık faaliyetleridir.
Başka neler yapabilirler?
Nasıl ki binanın sağlamlılığı binanın direklerinin ve kolonlarının sağlamlığına bağlıdır. Toplumun sağlamlılığı da onu ayakta tutan milli ve manevi değerlerimizin gücüne bağlıdır. Çeşitli bahanelerle milli ve manevi değerlerimizi itibarsızlaştırma için yapılan faaliyetler binanın direk ve kolonlarına yapılan müdahale gibidir.
Bizler sosyal medyadaki paylaşımlara hemen inanır ve altına yorumlar yaparken dikkat etmezsek ajanların yaktığı ateşe odun taşımış olabiliriz.
09,03,2026 Ali USLU - TAVŞANLI
ÖĞRETMENİN BIÇAKLANMASI /ÖLDÜRÜLMESİ ÜZERİNE...
GOCA GAVUR
GOCA GAVUR
Rahmetli babam, ABD, Rusya, İngiltere gibi emperyalist devletlerden bahsederken "goca gavur" derdi.
Evet, her zaman yaptığı gibi goca gavur yine gavurluğunu yapıyor.
Bunların müdahale / işgal için her zaman bir bahaneleri vardır;
Özgürlük, insan hakları, demokrasi... gibi.
Allah Teâlâ zulümlerini kendi sonlarına vesile kılsın..
Ali USLU
AKIL PAMUK İPLİĞİ İLE BAĞLIYMIŞ
Kim olduğunu unuttum, fakültedeki hocalarımızdan birisi "Aklınıza fazla güvenmeyin. İnsanın aklı pamuk ipliği ile bağlıdır" demişti. Bu söz hep aklımda kaldı.
CAN-U GÖNÜLDEN ŞÜKÜR
Mahallemizde camiye gelip giderken tanıştığımız bir abi var, bir kaç senedir kanser hastalığı ile imtihan oluyor. Hastalığı bazen ilerliyor, bazen iyiye yakın oluyor. Camiye gelebilecek duruma geldiğinde namazlarını camide kılmaya çalışıyor.
Dün yatsı namazında yan yanaydık. Maske ile gelmişti. Ezan okunmaya başlayınca ellerini kaldırdı (çok yüksek olmayan bir sesle fakat ben duyabiliyordum) Ramazana kavuşturduğu için Allah Teala'ya (gerek duruşuyla, gerek ses tonuyla, söyleme biçimiyle) öyle can-u gönülden şükür etti ki, hayran kaldım.
Yatsıyı kılıp teravihe geçiş esnasında da aynı şekilde teravih namazını kılmasını nasip ettiği için şükür etti.
Düşündüm de, psikolojik olarak kendisini ölüme çok yakın hissetmek, acaba "önümüzdeki Ramazana kavuşur muyum" diye düşünmek, sonra o güzel günlere camiye gelebilecek kadar da olsa sağlıklı olarak ulaşmak ne kadar farklı bir duygudur... Rabbimiz abimize hayırlı şifalar ihsan eylesin.
Kendimize verilen nimetler konusunda ne kadar gaflette olduğumuzu bir kez daha anladım.
Rabbimiz cümlemizi gafletten uyandırsın. Nimetlerin farkına varmayı, bize verilen fırsatları en güzel biçimde (rızasına uygun olarak) değerlendirmeyi nasip eylesin.
19/02/2026 Ali USLU - TAVŞANLI
KAÇ YANLIŞ KAÇ DOĞRUYU GÖTÜRÜR ?
4 YANLIŞ BİR DOĞRUYU GÖTÜRÜR MÜ?
Testli sınavlarında 4 yanlış veya 3 yanlış 1 doğruyu götürür.
Bu durum sınavlarda böyle olsa da, günlük hayatta böyle değildir.
Yaptığımız yanlışın büyüklüğüne ve muhatapların algılama durumlarına göre, bazen bir yanlış dört doğruyu, bazen kırk doğruyu, bazen daha fazlasını götürür.
Dinimizin amele taalluk eden meselelerinde yapılan yanlışlar da bazı doğruları götürebilir.(Bakınız Hucurat suresi 1 ve 2. ayetler)
İtikadi manadaki yanlışların bazıları ise (mesela şirke girmek, veya küfre /inkara girmek gibi) Allah katındaki doğruluk namına yaptığımız ne varsa hepsini götürebilir.
Ve'l- hasıl çok dikkat etmek gerekir.
07/02/2026 Ali USLU
İYİ TARAFLARI DA VARDI
Derviş, son vazifesini yapmak üzere tanışık olduğu, az da olsa aralarında hukukun bulunduğu bir kişinin cenaze namazına katılmıştı.
Namazdan sonra imam efendi cemaate sordu:
-Ey cemaat-i müslimin merhumu hal-i hayatında nasıl bilirdiniz?
Cemaatten bazıları "iyi biliriz" derken, bazıları sessiz kalmayı tercih ettiler. Derviş ise "Allah Teâlâ rahmet deylesin" dedi.
İmam efendi bu sefer:
-İyiliğine şahitlik edermisiniz? diye sordu.
Cemaatten bazıları sessiz kalırken bazıları "iyi biliriz" diye cevap verdiler.
Derviş kendi duyacağı bir sesle "iyi tarafları da vardı" diye cevap verdi.
İmam efendi aynı soruları üç kez tekrarladı.
Her defasında derviş de aynı sözlerle karşılık verdi.
İmam efendi "merhuma hakkınızı helal edermisiniz?" diye sorduğunda cemaatten çoğu kimseler "helal olsun" diye cevap verirken derviş de kısık bir sesle "helal olsun" dedi. Fakat bunu söylerken içinde tuhaf bir burukluk oluşmuştu.
BEN ŞÖYLE DÜŞÜNÜYORUM
*-Hocam ben şu konuda şöyle düşünüyorum.
-Düşünebilirsin kardeşim, herkes istediğini düşünebilir. Kimsenin
düşüncesine pranga vurulamaz. Fakat bunu bana niye anlatıyorsun?
*-Acaba yanlış mı düşünüyorum?
-Kardeşim anladığım kadarıyla sen karını vermişsin ve benden de onay almak
istiyorsun. Zaten soru soranların pek çoğu da maalesef kendi düşüncesine destek
bulmak maksadıyla soruyorlar.
EVLENEMEYEN ERKEKLER VE KIZLAR
EVLENEMEYEN ERKEKLER VE KIZLAR
Son yıllarda sohbet ettiğimiz değişik çevrelerde duyduğum şikayetlerden / serzenişlerden bir tanesi de çocuklarının evlenmeyişi veya evlenememesi meselesi. Bu meseleyi iki grup halinde ele alalım:
1. Grup: Evlenmeyenler veya evlenmek istemeyenler.
Bu gruptakiler henüz evlenmek istemeyenler ve evliliği hiç düşünmeyenler olarak ikiye ayrılıyor. Evlenmek istemeyenlerin bu tercihlerinin arkasında hangi sebepler/düşünceler var bu konuda kapsamlı bir araştırma yapılıp (belki de araştırma vardır da bizim haberimiz yoktur) en azından yapılabilecek konularda önlemlerin alınması gerekir.
2.Grup: Evlenmek istedikleri halde evlenemeyenler.
a- Maddi sebeplerle evlenemeyenler.
b- Çevresinde gördüğü kötü örnekler sebebiyle, evlenmek istediği halde bu işe cesaret edemeyenler.
c- Kafa dengi birisini bulamadığı için evlenemeyenler.
d- Evlenmek istediği halde ne istediğini tam bilemediği için evlenemeyenler.
Yukarıda bahsettiğim ailelerin şikayetleri genellikle maddi sebepler sebebiyle evlenemeyenler hariç diğer tüm maddelerle alakalı. Çünkü bu durum için çocuklarından değil başka şeylerden şikayet ediyorlar.
Benim üzerinde durduğum ve kafa yorduğum elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştığım kişiler ise "ne istediğini bildiği halde uygun adayı bulamayanlar."
Önceleri akrabalık bağları daha sıkı olduğundan, yerleşim merkezindeki insanlar çevresindeki kişileri daha iyi tanıdıklarından uygun adayı ya aileler kendisi bulurlar, ya da yakınları tarafından evlenme çağına gelmiş kişilere veya ailelerine tavsiye edilirdi. yerleşim yerlerinin kalabalıklaşması, akrabalık bağlarının zayıflaması, bireyselliğin artması ve başka sebeplerle evlenmek istediği halde uygun adayı bulamama konusu giderek artan bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.
"Bu konuda neler yapılabilir?" Bilmiyorum. Fakat bir şeyler yapılması gerektiğinin çok elzem olduğuna inanıyorum.
18/01/2026 Ali USLU - TAVŞANLI
DİN EĞİTİMİNDE KARŞILAŞILAN PROBLEMLER
DİNİ DEĞERLERİMİZİN ÇOCUKLARA AKTARIMI
Dini değerlerin topluma dolayısıyle çocuklara aktarımında iki problemle karşılaşıyoruz.
Birincisi: Bilginin aktarımı
İkincisi: Bilgiyi aktarma metodu.
BİGİ AKTARIMI / KARŞILAŞILAN ZORLUKLAR
Sizlere 35 yıllık öğretmenli hayatımda sahada tespit ettiğim problemleri /zorlukları aktarmaya çalışacağım inşaallah.
a) Aktarılan bilgilerin sahih veya hurafe olması
*Öğrenciler dini bilgileri ya resmi görevlilerden (Din Kültürü Öğretmeni, İHL meslek dersleri öğretmenleri, imam, vaiz)
*Ya ailesinden (Aile büyüklerinin anlattıklarından ve dini yaşama biçiminden)
*Ya da mahallesindeki bu konuda gönüllü eğitim veren kişiler veya bazı tarikat ve cemaatlerin değişik isimlerde açtıkları kurslardan öğreniyorlar.
Öğrencilerin anlattıklarından ve sorduklarından, onlara doğru bilgilerin yanında bazen sahih dini bilgilere uymayan hatta tamamen zıt bilgilerin de onlara dini bilgi adı altında verildiğini görüyoruz. Bu bilgilerin kaynağını araştırdığımızda menkıbeleri din olarak anlatan aile büyüklerini ve bazı grupların merdiven altı faaliyetlerini görebiliyoruz.
Çok sık olmasa da camilerdeki vaazlarda da bu tür sahih bilgilere aykırı bilgilere zaman zaman rastlıyoruz. Bu durumlarla önceleri daha sık karşılaşırdık. Son yıllarda vaizlerin Diyanette görevli ilahiyat mezunu vaizler olması sebebiyle bu durumlar epeyce azaldı.
b) Dini bilgileri öğreten resmi görevlilerin dinin kaynaklarına bakışı:
Gerek Din kültürü öğretmenleri, gerekse İHL Meslek dersleri öğretmenleri, imamlar ve vaizler dini eğitimlerini alırken bazıları, çeşitli tarikat, cemaat veya değişik dini oluşumlarla irtibat halinde olabiliyorlar. Bu durum onların dini anlama / yorumla ve dini kaynaklara bakışı konusunda farklılık oluşmasına sebep olabildiği gibi, İlahiyat fakültesindeki hocaların da kaynakları sahih kabul edip etmeme ve ayetlere farklı yaklaşım biçimleri sebebiyle ilahiyat fakültelerinden mezun olan kişilerin dine ve kaynaklara bakışı birbirinden farklı olabiliyor. Bu da derslerine girdikleri öğrencilerin kafa karışıklığına sebep olabiliyor. Mesela, sınıfın birisinde mübarek gün ve geceleri öğrenen öğrenci sonraki yıllarda dersine giren farklı hoca tarafından Kadir gecesi harindeki mübarek olduğu söylenen bütün gün ve gecelerin uydurma olduğunu söyleyerek körpe zihinlerin bulanmasına ve kendisine anlatılan diğer dini bilgilerin de sorgulamasına sebep olabiliyor. Temel kaynaklarımızda sahih kabul edilen bazı hadisler bazıları tarafından uydurma olduğu söylenerek öğrencilerin kafası karışabiliyor.
Yine tasavvufa olumlu bakan bir öğretmen tasavvuf ve tarikatlerle ilgili şeyler anlatıp onun güzelliklerini anlatırken, öbür yıl veya ikinci dönem derse giren farklı hoca tarikatlerin şirk olduğunu söyleyerek zihinler karmakarışık olabiliyor.
İmam hatip liselerinde ise öbür yıla gerek kalmadan aynı sınıfa giren öğretmenlerin aynı mevzuda birbirine zıt görüşleri çocuklarda kafa karışıklığına sebep olabiliyor.
Yine sosyal medyada ve bazı TV programlarında kendisini din alanında selahiyetli gören kişilerin ulu orta tartışmaları, veya birbirlerini itham eden konuşmaları din konusunda alt yapısı olmayan çocuklarda dine ve dindarlara bakışlarını olumsuz etkileyebiliyor ve din adına her şeyi sorgulamaya başlayabiliyorlar.
c) Dini öğreten bazı hocalardaki bilgi yetersizliği veya bilgi aktarımındaki beceriksizliği
Dini öğretme konumunda olan kişilerin sorulan sorulara doyurucu ve ikna edici cevaplar verememesi veya aktarımdaki zayıflık/ beceriksizlik derse ilgiyi azaltarak öğrencileri ilgili bilgileri almaktan mahrum bırakabiliyor.
d) Din öğreten bazı hocaların iyi örnek olamaması
Din öğretimi veren bazı hocaların dinin kurallarına aykırı davranışlar sergilemeleri de dini bilgilerin aktarımı ve öğrenciler tarafından benimsenmesinde olumsuz anlamda etkilemektedir.
Dindar bir öğrenci velimiz kızına tesettürle ilgili öğütler verirken "ama anne bizim din kültürü hocamız bile şöyle şöyle giyiniyor" diyerek annesine tepki gösteriyor.
BİLGİ AKTARIMINDA OLMASI GEREKENLER VE KARŞILAŞILAN SORUNLAR
Gerek Yüce Kitabımızda gerekse Peygamber efendimizin hadis ve uygulamalarında din eğitiminin metotları ana hatlarıyla belirtilmiştir. Bu kurallara uygun davranan eğitimciler başarılı olmuş uymayanların ise ürünlerinde sıkıntılar oluşmuştur.
İsra suresi 53. ayetteki emir ve tavsiyenin eğitimde özellikle din eğitiminde uygulanması durumunda neticenin çok daha güzel olacağı aşikardır.
"Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır." İsrâ : 53 (DV Meali)
Gerek kendi öğrencilik yıllarımda gerek öğretmenlik yıllarımda öğrenciye hakaret eden ve kaba davranışlar sergileyen din eğitimcileri yüzünden bazılarının din ve dindarlardan soğuduğunu müşahede etmiştim.
Ayrıca çocuğuna hakaret ve/veya tehdit ederek dinin kurallarına uymaya çağıran velilerin çocuklarının bazıları da bu sebeple din ve dindarlardan uzaklaştırmışlardır.
Sekizinci sınıfa giden bir kız öğrencimin babası, kızının namaz kılmadığını, ailesi hatta akrabalarındaki bütün bayanların tesettüre riayet ederek giyindikleri halde kızının tesettüre yanaşmadığını söyleyerek kızıyla özel görüşmemizi benden rica etmişti.
Kızıyla özel görüşmemde bana söylediği şey hala aklımdadır.
Hocam ben yedi yaşındaydım. babam köpeğini göstererek (babası avcılıkla da uğraştığı için köpekleri varmış) "Sana söylediğim kadar şu köpeğe söyleseydim şimdiye kadar namaza başlardı" dedi.
Babasının bazı söz ve davranışları sebebiyle babasının inanç ve düşüncelerinden uzaklaştığını söyledi. Hatta ilgi alanlarını sorduğumda babasının en rahatsız olacağı şeyleri yaptığını gördüm. Mesela müzik olarak babasının hiç sevmediği isyan müziklerini metalik grupları dinlediğini söyledi. Biraz inatçı yapısı olan kız belki de babasından bu şekilde intikam alıyordu. Babasını uzun zamandır tanıdığımı söylediğim için olsa gerek bana ve nasihatlerime karşı da mesafeli durdu. Yani bu konuda hiç faydam olmadı.
Yine Al-i İmran suresi 159. ayette insan eğitiminde özellikle din eğitiminde önemli bir kural hatırlatılıyor;
Muhataplara yumuşak, nazik davranmak, şefkatli olmak, kaba davranışlardan uzak durmak. Yapılan ufak tefek hataları görmezden gelmek, hatalar ve yanlışlar karşısında ceza yerine affın ilke edinilmesi. Ayrıca mümkün olduğunca dersle ilgili veya başka konularda onların görüşünü de almak.
"Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmrân : 159 )
"Peygamber efendimizin Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz" hadisini eğitim, özellikle din eğitiminde uygulamanın ne kadar önemli olduğunu öğrencilik ve öğretmenlik hayatımı düşündüğümde daha iyi anlıyorum. Öğrencilik hayatımda derslerden nefret ettirilerek veya hocadan korkusuna hoca mektebini bırakanları biliyorum. Yine aynı sebeplerle Kuran Kursunu ve okulunu yarıda bırakanları biliyorum.
Hadis-i şerifin uygulaması çok basit aslında, eğitimciye diyor ki,
Öğrencinin başarılı taraflarını görerek onu teşvik et. kolaylaştır. Dersini yapabildiği kadar yapsın yeter ki sevsin, benimsesin. Sakın nefret ettirme, sen yapamazsın deme. Dersten dolayı veya başka sebeplerle hakaret etme.
Bu metot uygulandığında bu gün yapmadığı veya yapamadığı dersleri ileride öğrenme şansı var. Fakat nefret ettirilirse büyük ihtimalle öğrenmek istemeyecek, öğrendiklerini de uygulamayacaktır.
İlçemizdeki hafızlık müessesi olan Kuran Kursunda benim yaşıtım olan hafızların anlattığına göre o zamanki hocalardan birisi dersini yapamayan veya eksik yapanları her defasında sorgusuz sualsiz acımasızca dayak atarmış.. Bu sebeple hafızlık yapmaya gelenlerin ekserisi kursu bırakmışlar ki ben de bırakanların çoğunu tanıyorum. Oradan hafız olarak çıkabilenlerin çoğu ise dini anlamda arızalı tiplerdi. Uzun süre beş vakit namaz kılanların sayısı çok azdı. Bazıları ileriki yıllarda kendilerini manevi olarak toparlayabildiler.
EĞİTİM İLE İLGİLİ YAZILARIMDAN ÖRNEKLER
EĞİTİM KONUSUNDA UFKUMU AÇAN BİR AYET-İ KERİME
Kur'an-ı Kerim'i okurken doğal olarak Hz. Meryem'den bahseden Al-i İmran suresi 37. ayetini de değişik yer vezamanlarda defalarca okumuşumdur. On yıl kadar önce Kuran okurken bu ayete geldiğimde bir bölümün kelimeleri dikkatimi çekti:
"...fe-enbetehe nebeten hasenen..." Fe-enbetehe: Onu bitirdi, yetitirdi. Nebeten hasenen: Güzel
bitki (gibi) Toplu manası:"... (Rabbi) Onu(Meryemi) Güzel bir bitki gibi yetiştirdi..."(Diyanet Vakfı Meali)
Bu bölüm üzerinde uzun süre düşündüm. Ayette, insan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzetiliyordu. Bu konuda tefekküre devam ettim.Önce bitki tohumlarını düşündüm.
Tohumları toprağa ektiğimizde hemen bitmesini, bittikten sonra da hemen meyve /
sebze vermesini beklemiyoruz. Demek ki eğitim işi sabır işiydi ve bu, bir süreç
içerisinde oluyordu. Öğrencinin zihnine, kalbine attığımız davranış
tohumlarının yeşermesi ve istenilen aşamaya gelmesi için bir zaman gerekir.
Nasıl ki değişik tohumların filizlenmesi ve ürün vermesi farklı farklıysa, öğrencilerin öğrenme süresi ve öğretilen şeylerin davranışa dönüşmesi de kişiden kişiye farklılık gösterebilirdi.
Bir çiçeği düşündüm. Çiçeğin cinsine göre, suyuna, Güneşine, ortamına dikkat etmek gerekiyordu. Suyu fazla verildiğinde de, az verildiğinde de çiçek bundan zarar görüyordu. Uygun olmayan
ortamlarda çiçek gerektiği gibi büyüyemiyor hatta giderek soluyor veya yapraklarını döküyordu. Demek ki eğitim metodu olarak verilmesi gerekenler çocuğun/öğrencinin ihtiyacına göre ne az ne de fazla olmalı ve zamanında verilmelidir. Ve eğitim için uygun ortam sağlanmalıdır.
Nasıl ki bitkilerin farklılıklarına göre bakımı da farklılık gösterebiliyorsa, öğrenciler de farklı yapıda, karakterde olabilirler. O halde her öğrenci için in iyi metodu da bulmaya çalışmak gereklidir.
Sonra meyvelerinde şekil bozukluğu olan bir elma ağacı düşündüm. Diyelim ki elma ağacımızın meyveleri yamru yumru olmaya başladı. Ziraat mühendisinden yardım istedik. Gelip tahlillerini yaptı ve bazı ilaçlar önerdi. O ilaçları verdiğimizde meyvelerin hemen düzelmesini beklemiyoruz, öbür sene meyvelerin düzelmesini bekliyoruz değil mi? Öğrencide veya çocuğumuzda bazı hatalı veya yanlış davranışlar gördük diyelim. Onları uyardık veya gerekli nasihatleri yaptık. Hemen ertesi günü davranışın düzelmesini beklemek ve bu konuda aceleci, olmak bizi ve muhatabımızı yorar ve ümitsizliğe sevkeder. Yani sabırla hareket etmek gerekir. Son olarak, diyelim ki, tohumun ekilmesinden bitkinin yetişmesine kadar elimizden gelen her şeyi yaptık. Sonra ne yapıyoruz? Allah Teala'ya tevekkül ediyoruz değil mi? Çünkü onu büyütmek yetiştirmek Allah Teala'ya aittir. Bakarsınız kırağı vurur. Bakarsınız soğuk vurur. Bakarsınız fırtına veya dolu mahveder bu durumda bizim yapacağımız pek bir şey yoktur. Eğitim de böyledir. Biz elimizden gelen her şeyi usulüne uygun yaptığımız halde sonuç bizim istediğimiz gibi olmayabilir de. O zaman da "Allah Teala'nın takdiri" deriz.
DEĞERLERİMİZİN VE KÜLTÜRÜMÜZÜN AKTARIMINDA EN ETKİLİ YÖNTEMLER
Öğretmenlik hayatımda öğrencilerin dikkatle dinledikleri ve etkilendikleri derslerimin birincisi, yaşanmış ibret verici olayları anlattığım dersler olmuştur. Sonra olaylardan yola çıkarak sınıf olarak dersler çıkarırdık. Buna hemen hemen sınıftaki tüm öğrenciler katılırlardı.
İkincisi ise, bildikleri somut örneklerden yola çıkarak anlattığımız dersler... Bu tür dersler de daha çok dikkat çekmiş ve etkili olmuştur. Bu konuda "merhamet" kavramını öğretirken ve önemini anlatırken anlattığım (daha sonra yazıya döktüğüm ) olayı, ve öğrencilerin bildikleri nesneler üzerinden anlattığım dersin yazısını paylaşıyorum.
BİR MERHAMETSİZLİK OLAYI VE İBRETLİK SONUCU
Tavşanlımızın yakınından Kocasu ismi verilen bir çay geçer.
Bundan 50 yıl evvel Tavşanlı'nın nüfusu
az olduğundan, çay daha temiz akarmış.
Çayda çeşitli tatlı su balıkları, hatta yayın balıkları bile
bulunur, balık meraklıları, olta veya germe ile balık avlarlarmış. 1970 li
yıllarda balık avı meraklılarından (A) isimli şahıs farklı bir metot
kullanarak şu şekilde balık avlarmış:
Akşama yakın Kocasu'ya gidip bir kaç
büyük balık tutar, tuttuğu balıkların sırtlarına olta iğnelerine takarmış.
Oltayı da gerdiği urgana bağlar ve geri dönermiş. Gece, avlanmak için gelen yayın
balıkları oltadaki balıkları yer, doğal olarak misinedeki diğer iğneleri
de yuttuğundan yayın balığı yakalanırmış. O şahıs da sabahleyin
bisikletiyle gidip yayın yakalandıysa, yayını çıkarıp bisikletinin sepetine
koyar, kuyruğu yerde sürüyerek evine getirirmiş.
Yayın yakalanmadıysa sırtına olta iğnesi
takılı balıklar, yayın yakalanıncaya veya ölünceye kadar öyle kalırlarmış.
Bu durumu
bilen - duyan bazı büyükler ikaz etmişler . Canlı bir hayvanın
sırtından iğne takılarak günlerce bekletilmesinin insani ve İslami yönden
yanlış olduğunu anlatmışlar. Fakat nasihatin pek faydası
olmamış. O şahıs aynı metotla yayın avlamaya devam etmiş.
Bir gün bisikletiyle Tavşanlı-Tunçbilek
yolunda giderken yanından geçen bir kamyonun kasasındaki zincirin
ucundaki kanca nasıl olduysa bu şahsın sırtına takılmış. Şoför fark
etmemiş. Kamyonun arka tarafında kanca sırtında kancaya asılı
vaziyette Tavşanlı'ya kadar gelmiş. Tabii altındaki bisiklet düşmüş.
Görenler şoförü durdurmuşlar. Acilen
hastaneye kaldırmışlar fakat kurtarılamamış. Bu şahsın balık avlama şeklini ve
ölüm şeklini duyan Tavşanlılılar, ölüm şeklini balık avlama metoduna bağlamışlar
ve uzun süre normal olta balıkçılığı yapmaktan bile imtina etmişler.Bu
olayı (A) isimli şahsı tanıyan bir kaç kişiden bizzat dinledim. İlk duyduğumda Peygamber
Efendimizin şu mealdeki Hadis-i Şerifi aklıma geldi: “Merhamet etmeyene
merhamet edilmez.” (Buhari/edep. Müslim/Fedail)
Ayrıca Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) başka bir Hadisinde de
şöyle buyurmuşlar:
"Allah, merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder. Öyleyse sizler
yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet
etsinler…” (Tirmizi /Birr 16. Ebu Davut /edep 66)
KOCA SU
İki binli
yılların başında Tavşanlı’nın alt yanından geçen çayın yanında bulunan Belediye
İlköğretim Okulunda din kültürü derslerine giriyordum. Şehrin kirinin bulaştığı
bu çay çok dikkatimi çekiyordu ve aynı zamanda şehrin önemli meselelerinden de
biriydi. Burayla ilgili kafamdaki şeyleri öğrencilerle paylaşmaya karar verdim.
O gün derste öğrencilere şöyle sordum:
-Çocuklar, Koca
Suyu gördünüz mü? Elbette görmüşlerdi, hep birlikte atıldılar:
-Tabi
öğretmenim, hem de çok gördük. İyi bildikleri konulardan devam ettim:
-Peki, suyu
içilir mi? Kararlı bir şekilde cevap verdiler:
-İçilmez
öğretmenim, kirli akıyor.
-Peki, orada
yıkanılır mı yahut çamaşırlarınızı orada yıkar mısınız? Yine hiç tereddüt
etmeden cevap verdiler.
-Hayır
öğretmenim orada yıkanan kirlenir.
-Niçin?
-Tavşanlı’nın
atık suları Kocasuya akıyor da ondan.
-Peki bu çayın
üst taraflarına (Tavşanlı’ya gelmeden önceki yerlerine) gideniniz oldu mu?
Sınıfın yarısından fazlası gitmişti.
-Evet
öğretmenim baraja kadar gittik.
-Orada su
nasıl?
-Daha temiz
öğretmenim.
-Peki suyu
içilir mi, yüzülür mü? Bu kez biraz daha iyimser cevaplar geliyor.
-Yüzülür ama
gönül rahatlığıyla içilmez.
-Niçin?
-Su kirli değil
ama üzerinde bazı yabancı maddeler var.
Bu kez daha yukarısını sordum.
-Suyun çıktığı
yere gideniniz oldu mu? Üç öğrenci parmak kaldırdı.
-Biz ailemizle
gittik öğretmenim.
-Orası nasıldı?
Çocuklar gözlerinde ışıltıyla cevapladılar.
-Çok güzel
öğretmenim, suyu çok berrak. İçimi çok güzel, tertemiz görünüyordu.
Çocukların
kafasında bu su ile ilgili ön bilgilerden sonra şunları anlattım:
-Evet çocuklar,
bizler doğduğumuzda suyun başındaki su kadar berrak ve temizdik. Zaman
içerisinde bazı olumsuz davranışlar eklendi bazı insanlara… yalan, hile, kıskançlık, bencillik, dedikodu,
haksızlık gibi. Yani günahlar nehre karışan her pislik nasıl suyun berraklığını
bozup zamanla kirletiyorsa insanların işledikleri günahlar da onların manevi
dünyalarını kirletir.
Su temizken ondan insanlar ve hayvanlar
yararlanır ama aynı su kirlenince o sudan içen hastalanır, yıkanan kirlenir.
İnsan da öyle, iç dünyası temiz iken ondan
birçok kişi yararlanır ama iç dünyası kirlenmiş kötü kimselerin çevresine
yararı değil zararı dokunur. Ona yakın olan kişiler onun şerrinden emin
olamazlar, malları, canları, namusları tehlikededir.
Dinimizin gayesi de doğduğumuz zaman nasıl temiz idiysek hayatımızı aynı temizlikte devam ettirmektir. Kirlenmemiş bir nehir nasıl ki denize tertemiz dökülüyor bizim de tertemiz hayatımızın son bulmasıdır.
Sözün burasında
yine öğrencilere sormaya devam ettim.
-Peki Ayşe,
söyle bakalım Tavşanlı’nın içme suyu barajdan geliyor değil mi?
-Evet
öğretmenim.
-Barajın suyu
gönül rahatlığıyla içilmez demiştik…
-Öğretmenim
barajda arıtma tesisi varmış. Orada temizlenen suyu içiyor ve kullanıyormuşuz..
Mehmet de söze
katıldı hemen.
-Bir de
mikropların ölmesi için klor katıyorlarmış öğretmenim.
-Yani arıtma
tesisinde sular temizleniyor ve mikroplardan arındırılıyor öyle mi? Bu bilgiden
sonra devam ettim.
-Çocuklar!
Samimi biçimde tövbe etmek de arıtma
tesisine benzer. Bilerek veya farkına varmadan bize bulaşan olumsuzlukları,
günahları hayatımızdan temizler. Sevgili peygamberimiz şöyle buyurmuşlar:
“Tövbe eden günah işlememiş gibi olur"
ORMAN YANGINI:
Çocuklar! Orman yangını göreniniz oldu mu?
-“Televizyonda
gördüm öğretmenim.”
-“Ben yangını
televizyondan gördüm ama yangından sonraki bir ormanı n bir bölümünü gördüm.”
-Nasıldı?
“ Yanmadan
önceden de görmüştüm,çok güzeldi her yer yeşillikti, büyük –küçük bir çok çam
ağacı vardı.Yangından sonra her yer simsiyahtı.
Ağaçların bir çoğu hiç kalmamış bazıları da yarısına kadar yanmış,dalları falan
pek gözükmüyordu.”
-Bir orman kaç yılda yetişir? Değişik cevaplar…
“yirmi
sene,otuz,hayır en az elli..”
-En az
diyeniniz yirmi dedi.yirmi yıl…Peki, ne kadar zamanda yandı,
“üç beş gün.”
Peygamber efendimiz demişler ki:
“Hasetten (kıskançlıktan) kaçınınız. Çünkü, ateşin odunu yakıp tüketmesi gibi, haset de iyilikleri yeyip tüketir."
-Kıskançlık
duygusunu dizginleyemeyenler “hesap gününde” büyük sürprizlerle
karşılaşabilirler.
Yaptıkları bazı iyilikleri,ibadetleri amel defterinde gördüğü halde sevaplarının kıskanlık sebebiyle silindiğini görebilirler.
EĞİTİMLE İLGİLİ BAZI TESBİTLERİM.
*Çocuğa değer vermek ve bunu söz ve davranışlarla
hissettirmek eğitimin anahtarıdır.
*Çocuğun olumlu davranışları takdir edildikçe
çocuk onlara yenilerini de ekler.
*Olumlu davranışları görmezden gelinen çocuğa,
olumsuz davranışları söylendiğinde nasihat etkisiz kalır.
*Önce olumlu davranışları takdir edilip, sonra
olumsuz davranışı hatırlatılıp "Bu sana yakışmıyor" gibi sözlerle
ikaz edilen çocuğa bu uyarı daha çok etki eder.
*Çocuğun olumlu davranışlarını arkadaşlarının
yanında takdir etmek, hatalarını özelde söylemek etkiyi artırır.
*Küçük düşürücü ifadeler çocuğun sizden
uzaklaşmasından / nefret etmesinden başka işe yaramaz.
*Bir çocuğun hataları devamlı söylendiğinde söz
etkisini kaybeder.(yalama olur.)
*Güzel örnekler anlatmak çocukları olumlu
düşünmeye ve anlatılan örnek kişileri rol model almaya yönlendirir.
*Her çocuğun öğrenme / kavrama süreleri aynı
değildir. Bunu dikkate alarak sabırla yaklaşmak öğrencinin ve öğretmenin ruh
sağlığı açısından önemlidir.
*"Her çocuk özeldir" diye bir söz vardır. Bu söz eğitim açısından çok önemlidir.
ÖĞÜT
DİNLEMEK İSTEMEYEN GENÇLERE NASIL YAKLAŞALIM.
Gençlerin çoğu öğüt dinlemekten
hoşlanmıyor diye duymuştum. Ben de bu durumu gözlemledim. Bilmiyorum belki de
gençler nasihat dinlemek yerine ikna edilmek istiyorlardır.
Bu sebeple bir kaç yıldır ben de metot
değiştirdim. Gençler benden nasihat istemedikçe nasihat etmiyorum.
Benimle görüşmeye gelen gençleri önce
sözünü kesmeden dinliyorum. Konuşması bitince bazı konulardaki düşüncelerini
daha iyi anlamak için sorular yöneltiyorum. Kesinlikle düşüncelerini
küçümsemiyorum ve saçma da olsa "böyle saçma düşünceleri nereden öğrendin"
veya "yanlış düşünüyorsun, yanlış biliyorsun" gibi cümleler
kurmuyorum.
Bazen de ona hak veriyorum ve "Ben
de senin durumunda olsam muhtemelen öyle düşünürdüm" gibi şeyler
söylüyorum.
Kafasına takılan konularla ilgili.(Veya
önceden bana söylenmiş problem ettiği konularla ilgili) Meseleye daha geniş
perspektiften bakmasını sağlayacak, Onun ufkunu açacak farklı şeyler
anlatıyorum. Bu metotla genç direk nasihat almadığı için iyi dinliyor. Olaylara
daha farklı bakıp önceki düşüncesinin eksik veya hatalı olduğunu anlayabiliyor
ve buna kendisi karar vermiş oluyor. Böylece nasihat etmeden problemi çözmeye
çalışıyorum.
O genç kardeşim için içimden dua ediyorum. Sonucu Rabbime bırakıyorum.
***
ÇOCUK
EĞİTİMİNDE İKNA YÖNTEMİ VE TEHDİT
Gerek çocuk eğitiminde gerekse öğrenci eğitiminde en önemli şey çocuğa
değer verdiğini hissettirip gönlüne dokunmak ve onu ikna etmektir. Bir de iyi
örnek olmaktır.
Gerek kendi çocukluk ve öğrencilik yıllarımdan, gerekse öğretmenlik
hayatımdaki gözlem ve tecrübelerimden biliyorum ki, sertlikle, tehditle,
hakaretle kimse ikna olmaz. Belki korkudan dolayı o davranışı gizler veya ara
verir. Fakat ikna edilmiş bir çocuk davranışını kendi isteğiyle tamamen
değiştirebilir.
Hakaret etmenin hiç bir zaman hiç bir faydası olmadığı gibi, hatta zararı
olur.
Peki eğitimde sert davranmanın veya tehdit etmenin hiç faydası olmaz mı?
Duruma göre bazen olur. Mesela arkadaşlarına zarar veren veya onları
olumsuz şeylere teşvik eden bir çocuk bu davranışının yanlış olduğu anlatıldığı
halde ikna olmuyorsa, arkadaşlarını korumak amacıyla onu tehdit etmek işe
yarayabilir.
Veya çocuğun, kendine zarar veren alışkanlık ve davranışları
varsa, güzel sözlerle ikna olmuyorsa, eğer işe yarayacaksa sertlik ve tehdit
kullanılabilir. Bu sayede rüşt çağına gelene kadar ikna olmasa da bazı yanlış
veya zararlı davranışlardan korunabilir. Rüşt yaşına geldikten sonra yapacağı
iyi ve kötü davranışları bilinçli olarak tercih edeceğinden sadece nasihat
edilebilir. Suç işlerse cezası toplum veya devlet tarafından verilir.
AHLAKİ İLKELERİMİZİ ÖĞRENCİLERE NİÇİN TAM VEREMİYORUZ?
Öğrenciler
okullarımızda en az 12 yıl öğrenim gördükleri halde niçin istenilen seviyede
ahlaki ilkelerimizi, manevi değerlerimizi benimsetemiyoruz?
Elbette bunun birden çok sebebi var. Ben önemli gördüklerimi aktarayım.
Mesela
öğrencilerin geldiği çevreler manevi değerlerimiz konusunda aynı hassasiyete
sahip olmadıkları gibi, ahlaki ilkeler konusunda da farklı görüşlere sahip
olabiliyorlar.
Bir
de öğrenciler sadece aile ve okuldan eğitim almıyorlar. Arkadaş çevresi ve
girdikleri internet siteleri de onların bakış açıları, düşünce dünyaları ve
davranışları üzerinde etkili oluyorlar.
Ayrıca, bizim toplum olarak benimsediğimiz ahlaki ilkelerimiz var mı acaba?
Varsa hangi ahlaki ilkeler?
Okullarda
öğretilen ahlak ilkeleriyle çevrede gördükleri birbirini desteklemiyorsa bu
çocuklara ahlaki ilkeleri benimsetebilir misiniz?
Mesela;
Okullarda kumarın kötülüğünü öğrenen çocuklar milli piyangonun ve spor totonun
devlet eliyle organize edildiğini gördüğünde neler düşünüyorlardır?
Okullarda
saygı ve hoşgörüyü öğrenen çocuklar televizyon kanallarında toplumun değer
verdiği büyüklerinin birbirlerine hakaretlerini gördüğünde neler düşünürler?
Okullarda
zinanın zararlarını öğrenen çocuklar magazin programlarında ve dergilerinde
bazı sanatçıların nikahsız birlikteliklerini öğrendiklerinde kafaları karışmaz
mı?
Örnekleri
çoğaltabiliriz.
Tesbit ettiğim en önemli etkenlerden birisi de toplumun bir yansıması olan
öğretmenlerin de ahlak anlayışları birbiriyle aynı değil. Bu sebeple her
öğretmen kendi benimsediği ahlakı vermeye çalışıyor.
Yaşadığım
bir olayı anlatırsam meramımı daha iyi anlatmış olurum.
Yıllar
önce bir ilköğretim okulunda çalışırken, sınıf rehber öğretmeni olduğum
sekizinci sınıflardan iki kız öğrencim, iki erkek arkadaşlarının kendilerini
rahatsız ettiklerini, çıkma teklifinde bulunduklarını bundan rahatsız
olduklarını söyleyerek şikayette bulundular. Çocukları Md.yardımcısı odasının
boş olduğu bir zamanda oraya çağırdım ve nasihat ediyordum. Onlara,
bulunduğumuz ilçenin çok büyük olmadığını bu gün teklifte bulunduğu kızların
belkide ileride bir yakınıyla evlenebileceğini o durumda bu kızlardan
utanacaklarını vs. anlatıyordum. Bir arkadaş geldi. Biraz dinledikten sonra.
(muhtemelen çocukların kız yüzünden bunalıma girdiğini zannetti )ve söze girdi.
Dedi ki:
"Bak
oğlum ben on bir tane kızla gezdim on ikincisiyle evlendim."
Bir hocaya baktım, bir öğrencilere baktım. Öğrencilerime "çıkabilirsiniz" diyebildim.
AİLELER
ÇOCUKLARININ GÜZEL AHLAKLI OLMALARINA NASIL KATKIDA BULUNABİLİRLER?
1-Onlara güzel örnek olarak.
2-Güzel ortamlara gitmesini sağlayarak.
3-Örnek şahsiyetlerin hayatlarından
okuyarak veya varsa filmlerini izleterek. Veya anlatarak.
4-Onların güzel davranışları söylenip
takdir ve tebrik edilmelidir. Hataları ise uygun bir ortamda uygun bir lisan
ile söylenmelidir.
4-Tepkiler vererek. Çocuklar bizim
tepkilerimize göre neye ne kadar önem verdiğimizi tesbit ederler. Mesela çocuk
dersinden düşük not aldığında telaşlanan ve çareler arayan ebeveynler, ahlaksız
bir davranışı karşısında bu kadar telaşlanmıyor, zamanı gelince düzelir diye
düşünüyorsa çocuk iyi not almanın güzel ahlaktan daha önemli olduğunu öğrenmiş
olur.
Çocuk parasını kaybettiğinde buna üzülen ve sıkı sıkı tembihleyen ebeveynler, ahlaksız sayılan bir davranışı karşısında bu kadar üzülmüyor ve telaşlanmıyorsa çocuk paranın, ahlaktan daha önemli olduğunu öğrenmiş olur.
ÖĞRETMENLER,
ÖĞRENCİLERİNİN GÜZEL AHLAKLI OLMALARINA NASIL KATKIDA BULUNABİLİRLER?
1- Dersleri normal, güzel ahlaklı,
çevresiyle uyumlu öğrencilere, başarılı fakat uyumsuz, kaprisli öğrencilerden
daha fazla değer verilmelidir.
Bu
sayede öğrenciler güzel ahlaklı olmanın önemini daha iyi kavrarlar.
Öğretmen güzel ahlakın önemini
anlattığı halde, ahlaken zayıf fakat başarılı öğrencilere daha çok ilgi
gösterip değer veriyorsa , bu konuda anlattıklarının fazla bir
faydası olmayacaktır.
2- Ders başarısının önemli olduğu, fakat güzel ahlakla desteklenmeyen başarının bir öneminin olmadığı sık sık vurgulanmalıdır.
Önemli mevkilere gelmiş, başarılı, fakat ahlaksız kişilerin toplumun başına bela olduğu isim vermeden olaylar üzerinden örneklerle anlatılmalıdır.
3-Öğretmen bu konuda örnek olmalı, söz ve
davranışları birbirini desteklemelidirler.
(Kızım ilkokula giderken sigaranın
zararlarını öğreten öğretmeninin öğretmenler odasında sigara içtiğini görünce
hayatının şokunu yaşamıştı.)
4-Çevreden güzel örnekler, veya
tarihimizden güzel örnekler anlatılarak öğrencilerin o davranışı öğrenmesi ve
özenmesi ve benimsenmesine çalışılmalıdır.
5-Öğrencilerin güzel davranışları öne
çıkarılmalı, övülmeli bu öğrenciler ödüllendirilmelidir. (Bu ödül “aferin”
olabilir. Arkadaşlarına alkışlattırma olabilir. Not olabilir. Küçük hediyeler
olabilir.)
Bu övme ve ödüllendirme iki
şekilde olabilir.
Birinci metot: Arkadaşlarının
huzurunda.(Bu metot ilköğretim öğrencilerinde etkilidir.)
Mesela:
*Falan
arkadaşınızın uzun zamandan beri temizlik hususundaki hassasiyeti
dikkatimi çekti. Hatta masasının altını da üstü de her zaman temiz ve düzenli
gördüm. Arkadaşınız bu davranışıyla dinimizin önemli bir kuralını da yerine
getiriyor. Huzurunuzda arkadaşınızı tebrik ediyorum.
*Çocuklar!
Falan arkadaşınızın, arkadaşlarıyla uyum içerisinde oluşu, okul kurallarına
uyması dikkatimi çekti. Peygamberimiz, İyi müminlerin başkalarıyla iyi
geçineceğini belirtmiş, geçimsiz, uyumsuz kimselerde hayır yoktur
buyurmuş". Onu tebrik ediyorum.
*Çocuklar!
Falan arkadaşınızın yardımseverliği dikkatimi çekti. Ne güzel bir davranış
kazanmış. Bu güzel davranışın kazanılmasında kimler etkili olmuşsa ayrıca
onları da tebrik ediyorum. Ayrıca Allah’ımız da başkalarına yardım edene yardım
eder. Arkadaşınızı tebrik ediyorum.
*Çocuklar! Falan arkadaşınızın dürüstlüğü
benim dikkatimi çektiği gibi idarecilerin de dikkatini çekmiş. Falan olayda
kendisinin ceza alacağını bildiği halde doğruyu söylemiş. Böyle dürüst
öğrencilerimle gurur duyuyorum. Onu tebrik ediyorum. Dinimiz dürüst
insanları hep övmüştür.
Bu
örnekler çoğaltılabilir.
Bu
tür, arkadaşlarının arasında övme ve ödüllendirme hem öğrencide güzel
davranışın pekişmesine yardımcı olur, hem de sınıftaki diğer öğrencilere teşvik
olur.
İkinci
metot ise: Öğrenciye, özel
olarak, yaptığı güzel davranış söylenerek tebrik edilir ve bu davranışın
devamı dilenir. Bu da davranışın pekişmesine yardımcı olduğu gibi öğrencinin
kendini değerli hissetmesini sağlar. Öğretmene bağlılığını artırır.
Söylediklerini daha çok dikkate alır.
Ayrıca, birkaç kez güzel davranışı
kendisine söylenen öğrencinin olumsuz davranışı olduğunda, öğretmeni yine
özel olarak konuşup "bu davranış sana yakışmıyor" dediğinde öğrenci
bu uyarıyı dikkate alır.
Not:
Övgü arkadaşlarının yanında da, özel olarak da yapılabilir. Fakat
eleştiri mutlaka teke tek olmalıdır.
MANŞET!
"YAN TUT; DÖKME!"
YAN TUT; DÖKME!" Nüfusumuzun ve evliliklerin azalması şikayetleri üzerine... Köyümüzde bazı çelişkili şeyleri izah etmek için ironi...