İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

 Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük taslayanlar, büyük gösterilenler)  anlamını yitirmiştir.

 Ancak Allah Teâlâ'nın övdüğü ve önem verdiklerine de önem verir saygı duyar büyük kabul ederiz. Lakin bu büyüklük yine O'na bağlı  / O'nun sebebiyle olan büyüklüktür.

"Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözüne iman eden kimse ise, gerçek kuvvet ve kudretin O'na ait olduğunu bilir. 

(Ondan başka kimler ve neler varsa, ancak O'nun izin verdiği kadar kudrete sahip olabilirler. O izin vermediğinde ise yüzündeki sineği dahi kovamazlar.)

Özetle, yukarıda yazdığımız iki önemli cümleye inanmak ve bunu içselleştirmek - ki bunlar imanımıza taalluk eden bilgilerdir- insanı özgürleştiriyor, stresten, kaygılardan uzaklaştırıyor,  gücü her şeye yeten, ve her şey kudret elinde olan Allah'a dayanmanın huzur ve mutluluğunu yaşatıyor. 

12/08/2026 - Ali USLU

ACI OLAN, VE ACITAN GERÇEKLER

 Bazı gerçekler acıdır ve bu gerçekler aynı zamanda acıtır.

Bu sebeple pek çok kişi acı ve acıtan gerçekleri kabul edip onlarla yüzleşmek yerine, tatlı yalanlara inanmayı ve peşinden gitmeyi tercih ederler.

Ali USLU


ÂCİZLİĞİNİ ANLAMAK

 İnsanoğlu bir gün kendisinin ne kadar aciz bir varlık olduğunu; güç, kuvvet ve kudret sahibinin yalnızca O olduğunu anlar. 

Fakat bunu ne kadar erken fark edip anlarsa kendisi için o kadar iyi olur. 

Hele kudretli zamanlarında iken fark edip anlarsa çok daha iyi olur.

Maalesef bazı kimseler bunu çok geç anlıyorlar o zaman da çoğu kez iş işten geçmiş oluyor. 

Tıpkı Firavunun denizde boğulurken anladığı gibi.

30/07/2026 - Ali USLU - TAVŞANLI

MÜSLÜMAN OLARAK CAN VERMEK İÇİN

"Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin." (Âl-i İmrân /102)

Yukarıdaki ayet-i kerimede ilk bakışta birbirinden bağımsız iki ayrı cümle var gibi görünüyor:

1- Allah'tan gereği gibi korkmak (hakkıyla takva sahibi olmak) 

2- Müslüman olarak emaneti teslim etmeye azami gayret göstermek. 

Ayeti kerime içerisinde birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki cümleyi biraz tefekkür edince aralarında çok önemli bir bağ / alâka olduğu zihnime düştü. Şöyle ki:

Kişinin takvaya uygun hayat sürmesi ile müslüman olarak can vermesi ihtimalinin birbiriyle doğru orantılı olduğunu düşündüm. (Allâhü e'lem)

Aşağıdaki  Teğâbun suresi 16. ayette ise takvamızın asgari ölçüleri belirtiliyor. Takvâ ölçümüz ne kadar ve nasıl olmalıdır sorusuna cevap veriyor.

"O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı gelmekten sakının..."

Malumdur ki, insanların maddi, mânevi, fiziki, ekonomik ve sosyal manada güçleri aynı değildir.

Devamında ise takvaya ulaşmanın bazı yolları öğretiliyor:

 "... Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."

Rabbimiz, nefsimize ve neslimize, Allah Teâlâ'dan hakkıyla korkarak yaşamayı (Emir ve yasaklarına titizlikle sarılarak yaşamayı) emaneti teslim etme zamanı gelince, mü'min, muvahhid, müslüman olarak ruhumuzu teslim etmeyi lutfeylesin.

23. 07.2026 - Ali USLU 


GENELLEME HATASI

 Sosyal medyada sık sık karşılaştığımız bir durum var. Bazı kişiler karşılaştığı olumsuz durumlar sebebiyle olumsuz davranışlarları veya karakterleri genelleyerek işte insanlar şöyle olmuş böyle olmuş diyorlar.

Aslına bakarsak:

Herkes nankör değildir. Fakat herkes vefalı da değildir.

Herkes sahtekar olmadığı gibi, herkes dürüst de değildir.

Yine herkes namussuz olmadığı gibi, herkesin namuslu olması da pek mümkün değildir.

Bu olumlu ve olumsuz önekleri çoğaltabiliriz.

Tembel- çalışkan, kaba saba -nazik, kibar, saygılı - saygısız, vb

Hayal kırıklığı yaşamamak için özellikle yeni tanıdığımız kişileri biraz gözlemleyip, zaaflarını tesbit ederek ona göre muamele etmek yararlı olur.

Unutmayalım ki her dönemde iyi ve kötü, güzel ahlaklı ve ahlaksız insanlar olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. İyi dediğimiz dönemlerde iyilerin, olumlu davranışlarda bulunanların oranı fazla olmuştur. O kadar...

Ali USLU 

BUNALANLAR İÇİN ÇIKIŞ YOLU

 Diyelim ki, çok sıcak ve güneşli bir yaz gününde yaya olarak bir yere gitmek zorunda kaldınız. Sıcaktan iyice bunaldığınız bir zamanda koyak gölgesi olan büyük ağaçların olduğu, yanında çeşmenin aktığı bir yer gördünüz. Ne yaparsınız?

Tabi ki gölgeye koşarsınız, oraya sığınırsınız. Sudan içer, elinizi yüzünüzü yıkar ağaçların altında istirahat edersiniz değil mi? Bu durum sizin için o anda paha biçilmez bir haldir.
Günlük hayatımızda da bazen çok bunaldığımız, zamanlar olur.
Bazen haksızlığa uğrarsınız.
Bazen yanlış anlaşılırsınız.
Bazen vefasızlığa hatta ihanete uğrarsınız.
Bazen bir şeye çok kızarsınız.
Bazen hayat anlamsız hale gelir. Yaşama zevkinizi / hevesinizi kaybedersiniz.
Bazen günahların yükü altında ezilirsiniz. Vicdanınız sizi rahat bırakmaz.
Bazen hiç sebep yokken içiniz sıkılır. Nereye gitseniz o sıkıntı sizinle gelir çatlayacak gibi olursunuz.
Bazen işleriniz üst üste ters gitmeye başlar. Ümitsizliğe düşersiniz.
Yani hangi sebeple olursa olsun bunaldığınızda yukarıdaki örnekte olduğu gibi sizi rahatlatacak bir yer var.
Böyle bir durumla karşılaştığımızda aşağıdaki ayet-i kerime gelsin aklımıza:
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ (Zariyat /50)
Meallerde birbirine yakın manalar vermişler:
“O halde Allah’a koşun.”, “O halde Allah’a sığının”, “O halde Allah’a kaçın”
İşte bu meallerden hangisi durumumuza uygunsa o şekilde Allah Teala ile irtibata geçelim. Sonra gerekeni yapalım. İnşaallah sıkıntılarımızın azaldığını/ geçtiğini iç huzurumuzun oluştuğunu hissederiz.
28/06/2026 Ali USLU - TAVŞANLI

ALLAH'A KOŞUN

 

فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ  

O halde Allah’a koşun…

O halde Allah’a sığının…

O halde Allah’a kaçın…

 (Zariyat/50)

 


KUR'AN'DA ÖĞRETİLEN BİR DUÂ


KUR'ANDA ÖĞRETİLEN KAPSAMLI BİR DU 

 رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

… "Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver; ve bizi cehennem azabından koru" (Bakara; 201)


AKRAN YETİMİ

 AKRAN YETİMİ

"Akran yetimi" tabirini hiç duymuş muydunuz?

Ben de ilk kez yaklaşık on sene kadar önce duydum.

 Havaların güzel olduğu zamanlarda Arapzade Camiinin yanındaki çay ocağının önünde özellikle ikindiye yakın ve ikindiden sonra (değişik yaşlardan oluşan) oturup çay içtiğimiz, sohbet ettiğimiz bir grubumuz vardı. Eski belediye başkanlarından rahmetli İbrahim Çırak abi de ikindiden sonraları çıktığında aramızda tanıdıkları olduğu için bizim masaya gelirdi.

Bir gün sohbet sırasında kendisinin "akran yetimi" olduğunu söyledi ve izah etti. Kendisinin, gençliğinden beri, samimi olduğu, zaman zaman beraber yemek yeyip sohbet ettikleri kalabalık bir arkadaş grubu varmış. Arkadaşları zaman içerisinde vefat ederek azalmışlar. Sona kalan bir kaç arkadaşı da vefat edince İbrahim abi dost ve arkadaş yönünden garip kalmış. Bu duruma "akran yetimliği" diyordu.

İçimizde onu tanıyanlar vasıtasıyla masamıza buyur ettiğimiz, bizler de kendisine değer verip anlattıklarını dinlediğimiz için bize takılmaya başlamıştı. Ki o zamanlar bile kendisi sağlıklı, hafızası kuvvetliydi. Geçmiş mevzuları hem de epeyce eskileri anlatırken bile çok ince detaylarına kadar anlatırdı. Konuşma yeteneği de iyi olduğu için sözlerini dikkatle dinlerdik. Bu da onun hoşuna giderdi. Bu sayede Tavşanlı'nın eski haliyle ilgili çok şey dinledik, öğrendik.

Bu olaylardan şunu çıkardım:

Demek ki insanın hangi yaşta olursa olsun sohbet etmeye anlatmaya ihtiyacı var. Uzun yaşamak kişi için hayırlı mı hayırsız mı bilemeyiz lakin kişi sağlıklı da olsa dostları, arkadaşları kalmayınca büyük bir yoksunluk duygusu yaşıyor.

Kısaca hayat dostlarla sevdiklerinle beraber olunca güzel oluyormuş. Mekanlar insanlara anlam kazanıyor ve değerleniyormuş

Rabbim tüm geçmişlerimize rahmet eylesin.

25/06/2026 Ali USLU - TAVŞANLI.

HAYIRLI DAMAT

 GÜZEL ÖRNEKLER

Dün, İmam Hatip Lisesinde okuttuğumuz eski öğrencilerimizden (daha sonra öğretmen olan) bir öğretmen kardeşimizle konuşuyordum. 

Eşi de eski öğrencilerimden olduğu için çoluk-çocuk, ev ahvalini sordum.

Dedi ki:

"Hocam! kayınpeder kanser hastası, tedavi görüyor, dermanı yok ve bakıma muhtaç. Lavaboya giderken yardım gerekiyor. Kayın valide desen, kendisine zor bakıyor. O da bakıma muhtaç. Uzaktan bizim bakımımız da tam olmuyor. Hanıma dedim ki, “Onları evimize getirip burada bakalım.” Şimdi ikisini de getirdik onlara bir oda verdik. Eşimle birlikte bakmaya çalışıyoruz."

Bu sözler beni çok duygulandırdı. İnanın gözlerim yaşardı. “ İşte insan evladı...” dedim içimden. Bu davranışlarından dolayı kendisini ve eşini tebrik ettim.

“Kayınpederinin başka çocukları var mı?” diye sordum. 

“Hocam! Kayınbirader var, başka şehirde. Onun da kendine göre sıkıntıları var. Baldız da kronik hasta, tedavi görüyor. En uygun bizim bakmamız.” dedi. Bu söz de beni mutlu etti. Güzel empati yapıyordu. Hanımının annesi babasına bakmak için eve getirme teklifini damadın yapması ise ayrı bir güzellik.

Anne- baba yaşlanıp bakıma muhtaç olduklarında, çocukları için hem zor hem de çok kazançlı bir dönem başlar. Bu zor dönem çocuklar için aynı zamanda Ahireti kazanma yolunda büyük bir fırsattır .

Rabbim bizleri hayırlı evlat olanlardan, ve hayırlı evlat sahibi olanlardan eylesin.

Ali USLU/ TAVŞANLI

BİLGİ, BİLİNCE DÖNÜŞMEZSE...

 BİLGİ- BİLİNÇ

Doğru bilgi önemlidir. Fakat, özellikle davranışlara taalluk eden konularda bilginin bilinç haline gelmesi daha önemlidir.
Bir örnekle açıklamaya çalışayım:
Bir alim düşünelim... Gıybetin haramlığı ile ilgili ayeti, gıybetin zararları ile ilgili hadisleri bu konudaki alimlerin görüşlerini vs. ezberden biliyor. Bu konuda uzun uzun konuşacak kadar da donanımlı. Fakat bu konuyu tam içselleştirememiş, gerek sosyal medya aracılığı ile gerekse özel konuşmalarında birilerinin arkasından atıp tutuyor...
Bir de çok fazla ilmi olmayan, öğrendiği haram ve helal sınırlarına dikkat eden, hocasından veya büyüklerinden gıybetin büyük günah olduğunu ve dinen kötü bir şey olduğunu öğrenmiş bu sebeple konuşmalarında gıybetten şiddetle kaçınan; gıybet yapılan yerlerde, bu konuşmanın gıybet sayılacağını ikaz eden bir müslüman var. Sizce hangisi bu konuda daha bilinçlidir? (şuurludur)
Elbette ikincisi daha bilinçlidir değil mi?
Birincisi daha bilgili olmasına rağmen bilgisi bilince dönüşmediği için kendisine istenilen düzeyde fayda sağlayamamıştır.
İkinci bir örnek verelim.
İçkinin ve sigaranın zararlarını çok iyi bildiği halde içki ve sigara kullanan doktor mu bu konuda bilinçlidir? Yoksa bunların zararlarını ilkokuldaki hocasından dinleyip kırklı- ellili yaşlara geldiği halde bunlardan uzak duran kimse mi?

GÜLLERİN ANLATTIKLARI


 Evimizin bahçesinden çektiğim fotoğraftaki güller bize çok şey anlatıyor...

Fotoğrafta genç, orta yaş, yaşlı ve yapraklarını dökmüş güller var.

Bu gül ağacı âdeta şunları fısıldıyor.

* Ey insan!

 Güzelliğine güvenme bu geçici bir durumdur.

Sağlığına güvenme, bir gün kaybolabilir.

Güç ve kuvvetine güvenme. Bir gün bunlar da elden gidecek.

Bugün sana teveccüh gösterenler, iltifat edenler, gençliğin güzelliğin (imkanların) gittiğinde artık sana iltifat etmeyebilirler.

Kısaca, kendine değil, seni var edene güven...

Aşağıdaki ayet eşliğinde fotoğraflara bakıp hayatımız ile ilgili tefekkür edelim.

"Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir." (Hadîd : 20)

BÖYLE DE OLUR MU

Büyük bacanağım tezridir. Bir kaç yıl önce, dükkanında meydana gelen bir olayı anlatmıştı. Bu ilginç olayı ben de size aktarayım. Dedi ki:
Bir gün öğleden sonra dükkana falanca şahış (ismini de söylüyor) uğradı.  Morali oldukça bozuktu. Selam-kelamdan sonra  "hayrola arkadaş moralin bozuk gibi, olumsuz bir durum mu var?" dedim. Dedi ki:
"Sorma usta, moralim çok bozuk. Bu gün okuldan telefon ettiler. Bizim çocuk düşmüş kolunu kırmış. Acele okula gidip arabayla hastaneye götürdüm. Hastaneye vardık fakat bu işe bakan doktor yokmuş. O doktora ulaşmak için epey uğraştılar. Ulaşana ve gelene kadar epeyce zaman geçti. Çocuk bu arada acıdan kıvranıyor. Neticede doktor geldi. Film falan, sargıya aldılar."
Böyle hastane mi olur. Böyle doktorluk mu olur. Böyle hastane yönetimi mi olur. vs. ağzına geleni söyledi.
 Dedim ki:
- Arkadaş neticede işiniz halloldu mu?
- Evet  halloldu .
-Geçmiş olsun. Allah beterinden korusun.
Biraz daha durup canı sıkkın vaziyette dükkandan ayrıldı.
Bir saat kadar sonra şahsın abisi geldi. Selamlaşmadan sonra dedim ki:
-Geçmiş olsun arkadaş... Arkadaş şaşırdı.
-Neye geçmiş olsun???
-Biraz önce sizin oğlan geldi böyle böyle dedi.
-Ustam, bizim oğlan evli değil ki..
-Nasıl yani... daha önceden falan evlenmedi mi?
-Hayır ustam hiç evlenmedi ve çocuğu da yok.
...
Bu olayı şunun için anlattım  çocukla ilgili macerasını anlatan şahıs yalan söylemiyor fakat anlattıkları doğru değil. Demek ki  şahsın psikolojik problemleri var ve bazen kafasında kurduğu şeyleri gerçek zannederek değişik duygular bile yaşayabiliyor.
Bazı psikolojik problemleri olanların simalarından tanınabiliyorlar. Fakat bazıları tanınmıyorlar. Yılların esnafı olan bizim bacanak (hatta zaman zaman da dükkanına gelen şahsı) anlayamadığına göre.

Bunu şunun için anlattım:
Toplumda normal durumlarda tanınmayan problemli tipler var. Bunlar şahıslarla ilgili kafasında kurdukları olumsuz şeyleri sağda solda gerçekmiş gibi anlatabilirler. Araştırılmadan inanılırsa telafisi zor şeyler olabilir.

Bir arkadaşım anlatmıştı. Bir kaç yıl önce üniversitede öğretim görevlisi doçent bir hanım günlüğüne iş arkadaşlarıyla yaşadıkları değişik (ahlaki anlamda oldukça sıkıntılı) şeyler yazmış. Günlük, masada kalınca birisi okumuş, fotoğrafını çekmiş. Bu yazılanlardan dolayı sekiz kişi oldukça sıkıntılı bir durum yaşamışlar. Sonradan bayanın hayalinde kurguladığı şeyleri gerçek gibi algıladığı ve günlüğüne kaydettiği tesbit edilmiş de bu tesbitten sonra bir çoğu çatırdayan  aile birlikteliğini düzeltebilmişler.
Her duyduğumuza atlamamak, araştırmak gerek vesselam.

GÜNÜN KÂRI

 BU GÜNÜN KÂRI

 Bugün Osman Nuri Topbaş Hocaefendi Tavşanlı'mızı şereflendirdiler.

Bir kardesimizin torunlarının (aynı zamanda öğrencimizin çocuklarının) sünnet merasimi için davetliydim. 

Davetiyede saat 11:30 da Osman Nuri Topbaş Hocaefendinin sohbeti olduğu bilgisi de vardı. 

Hem sohbet dinlemek, hem de dost gönüllemek maksadıyla Fevziye hanım Kur'an Kursuna gittim. Saat 11:15 de vardığımda kursun çevresi arabalarla dolmuştu, araba koymak için baya uzaklara gitmek durumunda kaldım.

Kur'an Kursunun büyük sosyal tesisleri varmış. sohbet mekanına ulaştığımda güzel sesli iki zât, salât-ı ümniyye, ve ilahiler okuyorlardı.

Saat 11:32 de Hocaefendi beraberinde bir grupla geldiler ve hemen kürsüye geçtiler. Yani program belirtilen saatte başladı. Bundan çok etkilendim.

Bu tür proğramlarda tam zamanında başlayan programlara şimdiye kadar çok az rastlamıştım.

Ön tarafı erkeklere, arka tarafı bayanlara ayrılmış olan sohbetin yapılacağı üstü kapalı oldukça büyük alan doluydu.

Duyduğuma göre çevre ilçelerden de epeyce gelenler olmuş.

Hocaefendiye intisabım yok, fakat tasavvuf anlayışını beğenirim. Hem kendisine hem görüşlerine değer veririm. Çünkü şimdiye kadar aşırı bir sözünü duymadım. İlmi, ibadetleri ve güzel ahlakı önceleyen bir tasavvuf anlayışı var. Kendisini ön plana çıkarmıyorlar.

Program, kıraati güzel bir hocanın Furkan suresi 63. âyetten sonraki ayetleri tilavetiyle başladı.

Tilavet bitince Hocaefendi konuşmasına okunan ayetlerin bazılarını açıklayarak başladı. Özetle Mü'minleri Allah'a yaklaştıran şeyleri anlattı. Yer yer kişiyi Allah'tan uzaklastıran bazı şeyleri de söyleyerek ikaz ettiler. Sohbet boyunca Kur'ân- Kerimdeki bazı emir ve tavsiyeleri,  Peygamber Efendimizin tavsiye ve uygulamalarını anlatarak  iyi bir mü'min olmanın yollarını hatırlattılar ve sohbete gelenleri teşvik ettiler.

Tavşanlı'ya kadar gelen gönül ehli büyüğümüzden azami  istifa edebilmek için iki şey yapmaya karar verdim ve yapmaya çalıştım.

1- Sohbeti oradaki topluma değil de bizzat kendime yapılıyormuş gibi dinlemeye çalıştım.

2-Sohbeti dinlerken sanki hiç bir şey bilmiyormuş ve dinlediğim şeyleri ilk kez duyuyormuşum gibi dinlemeye çalıştım.

Bu iki şey daha iyi öğrenmemi ve daha çok istifade etmemi sağladı. Yaklaşık bir saat sonra oturduğum iskemlede belim ağrımaya başladı ve konsantram azaldı.

Sohbet saat 13 de dua ile sona erdi.

Cemaatle kılınan öğle namazından sonra, yemekler ikram edildi.

Sohbetten sonra bazı eski öğrencilerimi ve uzun zamandan beri görmediğim bazı kardeşlerimizi gördüm. Hal hatır sorduk hasbihal ettik. Bunlar da bugünün güzelliklerinden idi.

Elhamdülillah...

14/06/2026 Ali USLU - TAVŞANLI.

AKILLI KİŞİ KİMDİR?

 Akıllı kişilerin bir özelliği de karını zararını bilerek ona göre davranmasıdır değil mi?

Peki, akıllı bir mü'min nasıl davranır?
Mü'min kişi, Ahirete yakinen inanır. Yaptıklarının ve yapması gerekirken yapmadıklarının hesabını vereceğine inanır. Dolayısıyla dünyadaki karını zararını bilip ona göre davrandığı gibi aynı zamanda Ahiretteki kar ve zararını hesap ederek davranışlarını ona göre dizayn eder. Hatta Ahiretle ilgili hesaplarına dünya hesaplarından daha fazla dikkat eder.
Ali USLU - TAVŞANLI.

TEFEKKÜR

 TEFEKKÜR

Doğduğumuzdan beri böbreklerimiz devamlı çalışarak yiyip içtiklerimizden kanımıza karışan sıvının zararlılarını/ işe yaramayanlarını ayırıyorlar. Bu ayrılanlar da mesanede birikiyor.
Ve sabah uyandığımızda genellikle ilk işimiz dolan mesaneyi boşaltmak oluyor.
Her gün bu durumları yaşadığımız halde böbreklerimizi bizlerin hizmetine veren Rabbimize bu konuda şükretmeyi aklımıza getiriyor muyuz?
Halbuki böbreklerinden rahatsız olanların çektikleri sıkıntıyı biliyor veya duyuyoruz.
Aynı şekilde mesane (idrar kesesi) nimetinden dolayı Rabbimize şükrettiğimiz oldu mu?
İdrar kesesi olmasaydı nasıl bir durumla karşılaşırdık. Hiç düşündük mü?
Ey Rabbimiz! Vermiş olduğun (bildiğimiz ve bilmediğimiz) nimetlerin hepsine ayrı ayrı hamd ve şükürler olsun.
Bizleri, verdiğin nimetlerin farkına varan, hakkıyla şükreden kullarından eyle; Gafillerden ve nankörlerden eyleme.
09/06/2026. Ali USLU - TAVŞANLI

PSİKOLOG PROBLEMLERİ -2

 PSİKOLOG PROBLEMLERİ -2

Okul arkadaşlarımdan birisiyle telefonda hasbihal ediyoruz. Konu çoluk - çocukların durumuna geldi.
Arkadaşın bu konuda anlattıkları çok dikkatimi çekti. Özet olarak şöyle anlattı:
"Son yıllarda büyük şehirlerde özellikle bayanların psikoloğa gitme modası varmış. Her ay bir veya iki kez psikoloğuna giderlermiş. Bu gidenlerin çoğu belli bir problemleri olduğu için değil de rahatlamak, daha mutlu olmak veya, yapacağı şeyleri danışmak gibi sebeplerle giderlermiş.
Bizim gelin hanım da bu akıma uymuş ve psikoloğa gitmeye başlamış.
Bir kaç ay sonra başörtüsünü çıkarttı. Daha sonraki aylarda oğluma "boşanalım" falan demeye başlamış. Ki bildiğim kadarıyla büyük problemleri yoktu. (Ufak tefek problemler olabilir de bunlar büyüklere aksetmez.)
Oğlum bu durumu bana anlattı. Bunun psikologtan kaynaklanabileceğini düşünerek araştırdım ve ölçüleri düzgün, bizim değer yargılarımızı benimsemiş bir psikolog bularak oraya yönlendirdim. Psikolog değiştikten sonra elhamdülillah zaman içerisinde bahsedilen problemler de çözüldü."
Evet geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi danıştığımız kişilerin dünya görüşü, hayata bakışı, değer yargıları önemlidir. Kendimiz ve çoluk- çocuğumuzun bir psikoloğa gitme ihtiyacı olduğunda gideceğimiz psikoloğu araştırmamız gerektiğini, bunların diğer sağlık birimleri gibi olmadığını, olaylara kendi dünya görüşü açısından ve sübjektif olarak bakılabildiklerini anlatmak istedim.
Yine bu tür şeylerde tavsiye ederken de seçici olmak gerektiğini anlatmak istedim.
Çünkü bazı insanlar müfsittirler (bozguncudurlar) ellerine geçen imkanları bu yolda bilimsellik adı altında yavaş yavaş empoze ederler.
Bu konuda aşağıdaki ayet-i kerime üzerinde biraz düşünelim:
"İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli bozmaya çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez." (Bakara : 205)
06.06. 2026 Ali USLU - TAVŞANLI.

NİYET ÖNEMLİDİR.


İstikamet üzere olmak ve kalmak için niyet çok önemlidir. Niyet değişmeye başladığında, azıcık bozulduğunda arkasından bir çok olumsuzluk çorap söküğü gibi peş peşe gelir.
Konuyu daha iyi anlamak açısından aşağıdaki ayet üzerinde düşünelim.
"Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez.”(Saff/5)
Ali USLU - 04/06/2026 - TAVŞANLI

İKİ DOKTOR ARASINDA KALP KRİZİ

 Yeğenlerimden birisi uzman doktor.  Epeyce önce ilginç bir olay anlatmıştı. Bana ilginç gelen olayı ben de size anlatayım.

Anlattığına göre bayram için Tavşanlı'ya geliyor. Akşam namazı için evlerine yakın olan Yunus Emre Camiine gidiyor. Cemaatle namaz kılarken cemaate yetişmek için biraz  hızlıca hareket eden bir şahıs gelip yeğenin yanına namaza duruyor. Namaz esnasında birden yere düşüyor. Yeğen derhal namazı bozarak müdahale ediyor. Aynı safta olan başka bir şahıs daha geliyor (kendisinin kalp doktoru olduğunu söylüyor. hastayı kontrol ediyor ve kalp krizi geçirdiğini söylüyor. Sonra yapılması gereken ilk müdahaleyi yapıyor. (Muhtemelen o doktor da bayram için Tavşanlı'dadır.) Bu arada yeğen ambulans çağırıyor. Ambulans gelir gelmez (o zamanlar acilde çalıştığı için el pratikliği olduğundan hemen damar yolunu açarak gerekli ilaç veriliyor. Ve kalp doktoru da ambulansla hastaneye gidiyor...

 Hasta tedavi olmuş ki zaman zaman çarşılarda görüyorum.

Yeğen diyor ki: "Dayı adam ne kadar şanslıymış. İki doktorun arasında kalp krizi geçirdi."

Yeğenim bu olayı anlatınca rahmetli Mustafa Koç aklıma geldi. Beyefendinin özel doktoru genelde yakınlarında oluyor fakat kalp krizi geçirdiğinde oralarda değilmiş ve olaya müdahale edemiyor. Kendi hastanesine bile götürmeye fırsat olmuyor ve başka bir hastanede vefat ediyor.

Biz genelde sebepleri biliyor ve sebepler üzerinden konuşuyoruz. Fakat bir de, sebeplerin sebepleri vardır. Yani o sebeplere sebep olan şeyler de vardır. İşte onları çoğu kez ıskalıyoruz.

Rabbimiz hepimize hayırlı ömürler, emaneti teslim etme zamanı geldiğinde de hayırlı ölümler ihsan eylesin.


19 MAYIS VE BİR HADİS-İ ŞERİF

YIL 1975-76 Öğretim yılı...
Orta okulu okuduğum muhafazakar ve (o zamanlar küçük) bir ilçede katıldığım 19 Mayıs bayramında şahit olduklarım: 
Katılanlar ortaokul ve lise öğrencileri. Ben ortaokul son sınıf öğrencisiyim.

Spor bayramı bahanesiyle erkeklere sort, kızlara kısa etek giydiriliyor. Hayatında belki de hiç kısa etek giymemiş ( o zamanlar kızların çoğu uzun önlüğün altına pantolon giyerlerdi) ortaokul ve liseli kızlar, bando eşliğinde yüzlerce kişinin önünden geçerek tören alanına (stada) geliyorlar.
  Gösteri, sağdan sola ve önden arkaya doğru bir erkek ve bir kız şeklinde dizayn edilmiş.
Sonra spor gösterileri(!) başlıyor.
 Bir,iki,üç,dört. Her sayıda farklı bir pozisyon .
 Sıra denge hareketlerine geliyor. Yine sayılar üç, denilince kollar önde, sağ bacak arkada (kollar bel ve bacak aynı hizada) tek ayak üzerinde duruluyor. Dört denilince hazırola geçiliyor. Sonra aynı hareket sol bacak için yapılıyor. Sonra üç sayısına gelince sağ bacaklar doksan derece yana açılıyor. Diğer harekette sol bacak doksan derece sola kalkıyor. Velhasıl bu hareketler defalarca tekrar ediliyor. En mahrem yerler teşhir ettiriliyor. 

Aradan epey zaman geçmişti. Hadis-i şerifleri okurken bir hadis dikkatimi çekti “El- hayâu mine'l îman" Haya (utanma) imandandır" 
Bu hadis-i şerifi okuyunca eski zamanlara gittim bir an, gençliğimin 19 Mayıs bayramlarına. Bu hadisi müslümanlar belki tam idrak edememişler. Fakat Toplumu ifsad etmek isteyenler, onların imanını zayıflatmak, hatta onu yok etmek isteyenler iyi kavramışlar besbelli. Ellerine geçen fırsatları iyi değerlendirmişler. Çünkü utanma duygusu olmayan kişilerin dindar olması hatta iyi bir mümin olması mümkün değildir.
Bu durum 1980 li yılların ortalarına kadar devam etti . Allah Razı olsun o zamanın Milli Eğitim Bakanı Sayın Vehbi Dinçerlerin talimatıyla, kısa etek yerine daha uygun (folklorik) giysilerle bayram kutlanılmaya başlandı.
Rabbim nefsimizi ve neslimizi müfsidlerin şerrinden muhafaza eylesin.
Ali USLU 

GÖZÜ YAŞLI YAŞLILAR

Biraz önce internette dolaşırken, huzur evindeki bazı gözü yaşlı yaşlılarla yapılan röportajlar önüme düştü.

Kiminin iki, kiminin üç, kiminin dört çocukları varmış, fakat bakıma muhtaç olduklarında çocukları bunlara bakmamışlar; huzur evine gelmek zorunda kalmışlar. Hepsi çocuklarından şikayet ediyorlar. Çocukları için yaptıklarını söylüyorlar. Onlara fazla güvenmişler ve maalesef güvendikleri gibi olmamış.

Hele bir tanesi dikkatimi daha çok çekti diyor ki:
"Küçük oğlum doktor. Onu okutmak için şu kadar masraf ettim. otobüsümü sattım. (muhtemelen özel üniversitede okutmuştur) Zaman geçti ekonomik olarak dibe vurdum, buralara düştüm.Şimdi hiç arayıp sormaz."
Tabii bu durumlar insanın içini acıtıyor. Evlatlar bu konudaki imtihanlarını kaybediyorlar.
Bunları izlerken şu söz aklıma geldi.
"Ağaca yaslanma çürür, duvara yaslanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayanacaksan Hakka dayan, O bâkidir." (Anonim)
Evet , "insana yaslanma ölür". biyolojik olarak ölmese bile, gönüllerde ölebiyorlar.
Elbette her evladın böyle olmadığını görüyor ve biliyoruz. Fakat yine de kim olursa olsun insanlara bel bağlamak yerine Rabbimize tevekkül etmek, güvenmek en mantıklısıdır.
Rabbim her şeyin, özellikle evladın hayırlısını ihsan eylesin.
20/05/2026 Ali USLU - TAVŞANLI

İKİ SORU

 Ahirete inanan müminlere iki soru: 

* Amel defterimiz verildiğinde (belki de yaptıklarımızı izleyeceğiz) kayıt alnına alınmış hayatımızla ilgili görüntülerden/bilgilerden hangi karelerin olmasını istemezdik?

* Onları sildirmek için gayretimiz oldu mu? (Bu konuda samimi tövbelerimiz oldu mu?)

DOZ ARTIRIMI

 İşlenilen haramlar hangi türde olursa olsun -eğer tövbe edilmez ve günahta ısrar edilirse- bir zaman sonra o günah/haram kişiye yetersiz gelmeye başlar ve aynı günahın daha üst dozajına yönelir.

05/05/2026 Ali USLU

"YAN TUT; DÖKME!"

 YAN TUT; DÖKME!"

Nüfusumuzun ve evliliklerin azalması şikayetleri üzerine...
Köyümüzde bazı çelişkili şeyleri izah etmek için ironi olarak (içerisinde sıvı bulunan ağzı açık kaplara atıf yapılarak) denilir ki: "yan tut; (fakat) dökme!"
Maal-esef kadın ve aile politikamız sanki yukarıdaki ironiye benziyor ve "eğik tutturup, içerisindekinin de dökülmemesi isteniyor gibi.
Halbuki pek çok şeyde sonuçlar sebeplere bağlıdır. Problem olarak gördüğümüz şeyler hangi sebeplerden meydana gelmişse önce o problemleri ortaya çıkaran sebeplerin değişmesi gerekir, sebepler değişmedikçe sonuçlar değişmez.
Rabbim sonumuzu hayr eylesin.
12/05/2026 Ali USLU -

AŞIRI KÖPEK SEVGİSİ

 Aşırı köpek sevgisi köpeğe tapınmaya doğru gider mi?

Son yıllarda köpek saldırıları ile ilgili üzücü haberleri görüp, okuyup buna rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanları dinleyip, okudukça aşağıdaki düşünceler zihnimde oluştu.

Evet, mama lobisi, köpekler üzerinden prim yapanlar, istismar edenler falan var. Fakat bunun yanında hiç bir menfaati olmadan insanlardan daha fazla köpekleri sevenler ve her şeye rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanlar da var.

Bakara 93. âyetinde İsrailoğullarından bazı kimselerin kalplerine buzağı sevgisi doldurulduğundan bahsedilir. Neticede bu sevgi Samiri isimli şahsın altından buzağı heykeli yaparak (bu sevgiyi istismar etmesi) ve bir çok kişinin buna tapmasıyla noktalanmıştı.

Aynı olayın memleketimizde köpekler için oluşmasından endişe ediyorum.

..."Duyduk ve başkaldırdık" dediler. İnkarcılıklarından dolayı buzağıya olan tutku onların kalplerine iyice yerleştirilmişti..." (Ahmet Varol Meali)

-----

Ayetin tamamı:

"Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"

Diyanet Vakfı Meali


EĞİTİMDE ÖĞRETMENİN OTORİTESİ ÖNEMLİDİR.

 ÖĞRETMENİN OTORİTESİ OLMADAN EĞİTİM OLMAZ

Eğitimle ilgili bir önceki paylaşımımızda önceki yıllarda öğretmenlerin otorite adına sınırsız yetkileri olduğunu daha sonraki yıllarda ise öğretmenin otoritesinin neredeyse sıfırlandığını anlatmış bir türlü ortasını bulamadığımızı belirtmiştik.
Şöyle bir soruyla başlayayım. Sınıftaki bir veya bir kaç çocuk öğretmenin tüm uyarılarına rağmen dersin huzurunu bozuyorsa, dersin işlenmesine engel oluyorsa, sınıftaki diğer öğrencilere zarar veriyorsa ve öğretmen bu durumda sesini bile yükseltemiyorsa, azarlayamıyorsa (çünkü bu durumda velilerin şikayeti üzerine çocuklara psikolojik şiddet uygulaması sebebiyle soruşturma açılabilir) sınıfta hakimiyet kurabilir mi?
-Elbette kuramaz bu durum suça meyilli diğer çocukları da cesaretlendirebilir.
Veya şöyle diyelim; sınırlarını bilmeyen ve bu konudaki uyarıları önemsemeyen bir öğrenciye neler yaparak onu sınırlarına geri getirebilirsiniz?
Eskiden bu belliydi... Öğretmenin korkutması genellikle meseleyi halleder, diğerlerine de örnek olurdu.
Öğrenci sınırlarını bilmediğinde (sınıf hakimiyyeti olmadığı için) öğretmenin tam anlatamadığı/işleyemediği dersi anlayamayan diğer çocukların mağduriyeti ne olacak? Bunları kim telafi edecek?
Gelelim akran zorbalığı meselesine;
Öğretmenlerin otoriter olduğu dönemlerde okullarda akran zorbalığı pek olmazdı. Bunu yapan veya yapmayı düşünen öğrenciler başına neler geleceğini gayet iyi bilirdi.
Öğretmenin otoritesi kalmayınca okullarda gerek okul içinde, gerek okul dışında akran zorbalıkları çoğaldı. Hatta çeteleşmeler, bazı öğrencileri haraca bağlamalar başladı. Öğretmen çocuğa şiddet uyguladığında cezası belli, lakin öğrenci öğrenciye şiddet uyguladığında (yaralama falan olmadıkça) fazla bir yaptırımı yok. Hele ilköğretimdeki çocuğa ne gibi ceza verebilirsiniz ki? Peki bu şiddete maruz kalan öğrencilerin mağduriyeti ne olacak?
Özet olarak öğretmenlere sınıfta ve okulda otoriteyi sağlayacak sistem gelmedikçe eğitim meselesini çözemeyiz.
Peki öğretmenin otoritesi nasıl sağlanır?
*Öğretmenlerin büyük çoğunluğu bu konudan şikayetçi olduğuna göre tüm öğretmen sendikaları bu konudaki somut tekliflerini ortaya koymalıdırlar.
* Şiddet geri gelsin demiyorum fakat yaramazlık yapan sınıfın huzurunu bozan öğrencilere de öğretmenin sesini yükseltmesi, tehdit etmesi, azarlaması suç sayılmamalıdır.
*Öğretmenin hangi davranışlarının şiddet sayıldığı, suç sayıldığı, hangi davranışlarından dolayı soruşturmaya tabi tutulacağı açık ve net bir şekilde yönetmeliklerde belirtilmeli, eğer kanuni düzenleme gerekiyorsa bu yapılmalıdır.
* Velilerin her şikayetinde öğretmenden yazılı veya sözlü savunma istenilerek öğretmenin moralinin bozulmasına, motivasyonun azalmasına sebep olunmamalıdır. Bu konuda ilçelerde komisyonlar kurulup şikayete konu olan olay öğretmene aksettirilmeden sınıftaki diğer öğrencilerden veya görgü tanıklarından dinlenilerek incelenmeli asılsız veya basit konularda şikayetler işleme konulmamalıdır.
*Öğretmenler robot değildir. Psikolojileri her zaman düzgün olmayabilir. Maddi- manevi problemleri olabilir. Aile sorunları olabilir, kronik veya geçici rahatsızlıkları olabilir. Dolayısıyla öğrencilerinin davranışlarına karşı her zaman toleranslı olmayabilirler. En küçük şeyde şikayet mekanizmasının çalıştırılması, öğretmenin suçlanması öğretmenin motivasyonunu azaltır.
Hele şikayet söz konusu olduğunda bir de şikayet eden kişi biraz nüfuzlu kimse ise daha tahkikat yapılmadan kendisine suçlu muamelesi yapılması ve öğretmenin tehdit edilmesi önlenilmelidir.,
* İlköğretimlerde sınıfın huzurunu bozan, arkadaşlarına zarar veren öğrencilerle okul veya il/ilçe rehberlik merkezlerinin görüşmeleri sonuç vermiyorsa, gerek idarenin gerekse rehberlik servislerinin veli bilgilendirmesi yapılmasına rağmen zaman içerisinde durumunda düzelme olmuyorsa, okuldaki bir komisyon tarafından o yıl okula gelmesi engellenmeli sene sonunda bu tür çocuklar için il ve ilçelerde sınav yapılmalıdır. Başarılı olanlar sınıfını geçebilmelidir. Ertesi yıl tekrar okula devam şansı verilmeli durumda düzelme olmazsa yine okula devamı engellenmelidir. Böylece diğer öğrencilerin mağduriyeti engellenmiş öğretmenin de sınıf hakimiyeti sağlanmış olur. (Bu durum velinin de öğrencisiyle daha faza ilgilenmesini ve tedbir almasını sağlar)
* İlköğretim ikinci kademede ve liselerde verilen tüm disiplin cezaları üniversite hedefi olan öğrenciler için etkilidir. Okumak istemeyen öğrenciler için verilecek her ceza ödül niteliğindedir. (Mesela okuldan kısa süreli veya uzun süreli uzaklaştırma cezası hatta örgün eğitimden çıkarma cezası bu tür öğrenciler için ödül sayılabilir) Bu sebeple ceza yaşı sadece öğrencinin yaşına göre değil psikolog heyetinin kişiye özel değerlendirmelerine göre daha aşağı çekilebilmeli çocuk arkadaşlarına, öğretmenine, okul eşyalarına verdiği zarardan dolayı veya okul düzenini bozduğu için adli mercilerde yargılanmanın önü açılmalıdır.
*12 yıllık kesintisiz öğretim modelinin işe yaramadığı hatta zararları eğitimciler tarafından örnekleriyle anlatılmaktadır. Okumak istemeyen tarlada, dağda, sanayide olması gereken genci okula zorla getirmek hem öğretmene, hem öğrenciye, hem veliye hem de topluma haksızlıktır. Okumak istemeyen çocuk sınıfın, okulun düzenini bozar, öğretmeni saymaz, dersi dinlemez bu durum bile tek başına bir eğitim problemidir.
Bunlar öğretmenin otoritesi ile alakalı benim aklıma gelenler. Fakat bütün bunlar yapılsa bile mesele tam olarak çözülemeyecektir. Çünkü eğitimin meselesi sadece öğretmenin otoritesi değildir. Diğer konuları da inşâallah sonraki yazılarımızda yazmaya çalışacağız.
03/05/2026 Ali USLU

BİR EĞİTİMCİ GÖZÜYLE PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI

 Bir önceki yazımızda genel anlamda eğitim sistemimizin (aile, okul,toplum olarak) problemli olduğunu, kimseyi suçlamadan çözüm önerileri sunmanın öneminden bahsetmiştik

Bu günkü yazımızda öğretmen otoritesinin önemi üzerinde yazacağım inşâallah.

Toplum olarak maalesef bir çok noktada ya ifrat, ya tefrit içerisinde oluyoruz. Yani bir uçtan öbür uca savruluyor, orta yolu bir türlü bulamıyoruz.

Öğretmen - öğrenci ilişkilerinde de maalesef bu durumdayız.

Eskiden öğretmenler, güya eğitim adına en küçük şeylerde bile öğrenciye şiddet uygular, bazen bir öğrencinin yaptığı kabahat yüzünden sınıfın tamamı sıra dayağından geçirilirdi. Hatta bazı psikopat öğretmenler hiç alakasız sebeplerle bile dayak atarlardı.

 Mesela okul dışında ellerini pantolonunun cebine sokan ortaokul öğrencisini uzaktan gören öğretmenin ertesi günü bu sebepten dolayı çocuğu dövdüğünü bilirim.

 Suç: "Neden çarşıda ellerini pantolonun cebine soktun?"

Yatılı okuduğum lise yıllarında kravatımı akşamleyin etüt yaptığımız salonda çıkarıp orada unuttuğum için (etüt salonlarımız okulumuzun derslikleriydi) ertesi günü sabah içtimasında kravatsız olduğum için (halbuki kravatım sınıfta kalmış gidip getireyim diye söylediğim halde) psikopat bir müdür yardımcısından hayatımda hiç yemediğim kadar dakikalarca dayak yemiştim. Halbuki eğitim adına günlük yediğimiz bir iki tokat bizim için vakay-ı adiyeden idi. Bunların çoğunu hatırlamam.

Öğretmenlerin bu tavrında ailenin söylediği "eti senin kemiği benim" anlayışının etkisi olduğu gibi, "en iyi öğretmen en otoriter olan öğretmendir" anlayışının da etkisi vardı. Kanuni olarak bu konuda muhtemelen boşluklar vardı. Aslında dayak sadece okulda değildi. Ailede, hoca mektebinde, çıraklıkta,  askerde yani eğitimin olduğu her yerde o eğitimin bir parçası idi. Dolayısıyle basit dayaklar kimse tarafından önemsenmezdi.

İlk okulda şahit olduğum ve hiç unutamadığım dramatik bir olayı da anlatayım:

Sınıfımızda  (zannedersem sınıfta kaldığı için) bizden iki yaş kadar büyük Hüseyin isminde saf öğrenme güçlüğü olan bir arkadaş vardı. Öğrenme güçlüğü vardı, fakat yaramaz/ şımarık birisi de değildi. Bu arkadaşı dersi bilemedi diye öğretmen cetvelle, sopayla  döverdi. Aynı kişinin babası da derslerin zayıf diye döverdi. Bir gün kavisli bir çizgi şeklinde alnında yanık iziyle gelmişti de sorduğumuzda babasının yanan sobanın kapağını açıp başını oradan içeri sokmaya çalıştığını anlattı. Kafası sığmayınca da sobanın kapak boşluğundaki kenarlarının değdiği yerler çocuğun alın bölgesinde derin izler yapmıştı. Zaten zayıf olan akli melekelerinin bir kısmını evde babası, bir kısmını da okulda öğretmen almıştı.

Elbette bu tür şiddete dayalı eğitim sisteminin  savunulacak hiç bir yanı yoktur. Bu metot ne islâmîdir ne de insânîdir. Ayrıca pedegojik de değildir.

Aradan zaman geçti çok şükür bu sistemden vaz geçildi, fakat bu sefer de öbür uca savrulduk. Öğrenci ne yaparsa yapsın öğretmenin sadece nasihat edebildiği, dinlemeyen öğrencilere karşı sesin yükseltilmesinin, kaşın kaldırılmasının bile neredeyse suç sayıldığı, en küçük bir şeyde velilerin şikayet edebildiği, bazı veliler tarafından öğretmenin hizaya çekildiği, öğretmenin otoritesinin sıfırlandığı bir duruma geldik.

Böyle oldu da eğitim adına iyi mi oldu? Bunu da ve çözüm önerilerimizi de bir sonraki yazımıza bırakalım inşaallah (çünkü yazımız uzayacak o zaman da bazı okuyucularımız sıkılıyorlar)

25/04/ 2026   Ali USLU


OKUL BASKINLARI ÜZERİNE (1)

 BAĞCIYI DÖVMEK İSTEYENLERLE İŞİM OLMAZ. ÜZÜM YEMEK İSTEYENLER İÇİN YAZIYORUM

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da meydana gelen vahim olaylardan sonra sosyal medyaya baktığımızda bir çok kişi ve grubun birbirlerini suçlama yarışına girdiklerini gördük. Vefat edenler için elbette çok üzülüyoruz. Onları geri getiremeyiz lakin, süreç iyi yönetilebilirse bundan sonrası için yeni başlangıçlar yapılabilir. Tüm toplumun gözü bu olaylara çevrilmişken sıcağı sıcağına çözüm odaklı adımlar atılabilir.

Olması gereken, herkesin başını ellerinin arasına alıp nerelerde hata yaptık sorusunu sorup, "çözüm için neler yapabiliriz" diye düşünmesi gerekirken bir takım kimseler çözüm arayışları yerine çeşitli sebeplerle suçlu arama derdine düşmüş, doğru-yanlış bilgilerle birilerini karalama çabası içindeler. 

Söylenenlerin bir kısmı hatta tamamı doğru bile olsa suçlayıcı ifadeler hiç bir zaman çözüme hizmet etmez.

Herkesçe malumudur; uygun ortamda saklanmayan yemekler, gıda maddeleri, bozulup kokmaya başlar. Meydana gelen bu koku bozulmanın sebebi değil sonucudur.

Bahsettiğimiz okul baskınları da sistemdeki ve toplumdaki problemlerin sonuçlarından birisidir.

7 yaşında başlayıp 59 yaşıma (17 yıl öğrencilik 35 yıl öğretmenlik) kadar bizzat eğitimin içinde bulunmuş, çok değişik okullarda, değişik yaş gruplarından öğrencilerin derslerine girmiş, çok sayıda öğretmen ve idareciyle çalışmış, pek çok öğrencinin derdini, pek çok velinin de öğrencisiyle ilgili sıkıntılarını dinleyip çare bulmaya çalışmış bir eğitimci olarak elbette söyleyeceklerim var.

Bu konudaki problemler ve çözüm önerilerim için inşaallah bir kaç yazı yazmayı düşünüyorum.

Önce bir yanlışı tesbit edelim. Kahramanmaraş'taki müessif olay ile ilgili sosyal medyada bir takım kimseler katilin aile fotosunu koyup ve mensubiyetlerini yazarak ailenin seküler oluşunu bahane ederek  suçu seküler aile yapısına bağlamışlar.

Bu tavır çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet eder. Konuyla ilgili haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla ailenin bir çok ihmalleri ve hataları da var. Fakat bu olaydan ayrı olarak düşünelim, ergen çocuğu olan ailelerin yüzde kaçı çocuklarıyla doğru dürüst iletişim kurabiliyorlar? Ne kadarı onları istedikleri gibi eğitebiliyorlar?

Bakın bu çocuk  dindar bir ailenin çocuğu da olabilirdi. O zaman suç dinimizin mi olacaktı? Gerçi Allah muhafaza böyle bir durumun çok daha hafifi bile olsa olsa bazı din düşmanları ortalığı ayağa kaldırır din ve dindarlar hakkında olmadık hezeyanlar savururlardı. Fakat onlar öyle yapıyorlar diye bizim de öyle yapmamız gerekmez. Onlar bizim muallimimiz olamazlar. Biz hakkı ve adaleti ikame etmekle mükellefiz. Tartışmada galip gelmekle mükellef değiliz.

Öğretmenlik hayatım boyunca seküler yaşantıya sahip olan veliler de tanıdım. Bir kısmının hem kendileri hem de çocukları gayet dengeli ve muhataplarına karşı saygılı kişilerdi. Demek ki bu meselenin sekülerlikle direkt alakası yok.

Hem, bütün dindar ailelerin çocukları problemsiz mi oluyor sanıyoruz? Ailelerin pek çoğu çocuklarına yetemiyorlar, veya onlarla baş edemiyorlar. Bu konuda e yapacaklarını da bilemiyorlar. Tam bir çaresizlik içindeler.

Lise ikiye giden bir öğrenci derslerimde devamlı uyuma eğiliminde idi ki bu konuda pek taviz vermemeye çalışırdım. Akrabam ve dini hassasiyetleri olan babasını aradım. "Bu çocuğun derste uyumasının sebebi, büyük ihtimalle gece telefonla meşgul olmasıdır. Saat 22. den sonra telefonunu al" dedim. "Nasıl alayım almaya çalıştığımda benimle kavga ediyor" dedi. Lise ikiye giden çocuk babasıyla kavga edebilecek cesareti kendinde görüyorsa (ki baba oldukça genç idi) Bu konuda başka neler yapılabilir ki.

Beni arayıp ta çocuklarına söz geçiremediklerini dile getiren, çareler arayan hem dini hassasiyetleri yüksek hem de dînî duyarlılığı pek olmayan başka anne-babalar da var ve çaresizler.

15- 20 yıl önce Ülkemizin önemli dini gruplarından birisinin liseye giden kızı da bir eğlence merkezinde uyuşturucudan vefat etmişti. Kınadığım veya eleştirdiğim için değil, dindar da olsalar ailelerin kendi çocuklarına bazen sahip çıkamadıklarını (çocukların onları dinlemediklerini) anlatmak için bunları yazıyorum.

Yani dindarından dinsizine kadar pek çok aile ergen ve genç çocuklarıyla problem yasıyorlar.

Özetlersek, problemli çocukların ailesi seküler de olabilir, dinsiz de olabilir, dini hassasiyetleri üst düzey bir aile de olabilir. Problemi yanlış yerlerde aramayalım.

Bu konuya devam edeceğiz inşaallah.

22.04.2026  Ali USLU

MAGANDALIĞI ÖZGÜVEN ZANNETMEK

 Son yıllarda, okullardaki öğrencilerin,  okul dışındaki gençlerin, hatta bazı orta yaş grubundaki kimselerin bir kısmında gördüğüm problemlerden birisi de

magandalığı özgüven zannetmeleridir.

Ali USLU

GEÇİMSİZ ve İYİ GEÇİMLİ İNSANLARI NASIL TANIYABİLİRİZ?

 Geçimsiz kimseler, çok basit şeylerden, hatta normal şeylerden bile problem üretirler. Küçük problemleri ise büyütür de büyütürler. Bir de bunların affetme özellikleri pek yok gibidir. Kendilerine yapılan en küçük hataları, yanlışları yıllarca anlatırlar. Kendileri hata yaptığında ise özür dilemek yerine suçu karşı tarafa yükleme eğilimi gösterirler.

Geçim ehli kimseler ise, küçük şeyleri problem yapmazlar, büyük problemleri ise küçültme yolunu tercih ederler. Kendileri hata/ yanlış yaptıklarında özür dilerler, kendisine yapılanları ise affetmeye çalışırlar. Af etmeseler veya edemeseler bile sık sık gündeme getirmezler. Peygamber Efendimiz:

"Mü'min başkalarıyla iyi geçinir , kendisiyle de iyi geçinilir. İnsanlarla güzel geçinmeyen, kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur." buyurmuşlardır. (Ahmet bin Hanbel/ Müsned)

Ali USLU - 01/04/2026 - TAVŞANLI




İYİ Kİ RAMAZANLAR VE BAYRAMLAR VAR...

Düşündüm de, iyi ki Ramazanlar ve bayramlarımız var. Çünkü:

Toplumumuzun önemli bir kesiminin din ile ilgili bağlantıları sene içerisinde git gide zayıflıyor, tâki Ramazan ayı gelene kadar.

Her Ramazan ayı geldiğinde ise büyük çoğunluğumuzun dinimiz ile irtibatı (kişiden kişiye oranlar  değişmekle birlikte) önemli oranda artıyor. Bayramlarda ise toplumumuzun tamamına yakınında bu irtibat sağlanıyor. Ramazanda kurulan bu bağ bazılarında kalıcı hale gelip daha sonraki zamanlarda da devam edebiliyor.

Şayet Ramazanlar ve bayramlar olmasaydı, belki de zaman içerisinde zayıflayan dini hayat öbür sene daha azalacak, öbür sene daha az, daha az derken bazıları için dinimizin sadece adı kalacaktı. 

Bizlere Ramazan aylarını ve bayramlarımızı ikram eden Rabbimize sonsuz hamdolsun

SORU SORANLARIN FARKLI AMAÇLARI

 Zaman zaman çevremizden, tanıdıklarımızdan bize dini içerikli soru soranlar olur.

Soru soranların bir kısmı alacağı cevaba göre hareket etmek için sorarlar. Bunlar gerçekten iyi niyetli ve gerçeği öğrenmek isteyen kişilerdir.

Bir kısmının ise o konuda zihninde bir düşünce oluşmuş ve kararını vermiştir. Bu görüşüne dini yönden de bir dayanak bir fetva bulmak isterler ve bunun için sorarlar.

 Araştırdığınızda bu tür kişilerin çoğunlukla aynı soruyu daha önce de farklı  kişilere sorduklarını öğrenirsiniz.. Fakat kendi düşüncelerine uygun cevap alamadıklarından, alabilmek maksadıyla farklı kişilere sormaya devam ederler. Bunların maksadı hakikati öğrenerek ona göre davranmak değildir. Maksat kafalarında oluşan düşünceyi birilerine onaylatarak vebali onun omuzlarına artmak ve kendisini psikolojik olarak rahatlatmaktır.

Rabbim heva ve hevesimize göre davranmaktan muhafaza eylesin.

Ali USLU - 18/03/2026 -  TAVŞANLI   

HASTALIKLARI SADAKA İLE TEDAVİ ETMEK

 “Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin, belaya da dua hazırlayın.” (Taberani)

"...Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz" Bölümünü "hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz " şeklinde de anlamak hadis-i şerifin maksadına aykırı düşmez.

Bu hadis tıbbî tedaviyi reddetmez ve ona engel de değildir. Belki onlara bir destektir.

Demek ki sadakanın Rabbimiz katındaki tecellilerinden birisi de hastalıklardan korunma ve tedavisinde faydalarının olmasıdır. 

Aynı hastalığa aynı derecede yakalanmış kişilerin tedavisinde uygulanan aynı tedavi metotlarından bazılarının istifade ettiği bazılarının etmediği malumdur. Bunların çok değişik sebepleri vardır. Sadaka vermek de bu sebeplerden birisi olabilir.

Bir de psikolojik kökenli hastalıklar vardır ki bir çoğunun sebebi tam olarak bilinmemektedir. Sadaka tedavisinin bu tür sıkıntılarda  daha etkili olacağını düşünüyorum.

Peki sadakanın miktarı ne olmalıdır?

-Bu kişinin maddi gücüne göre değişir. Yük trenlerinin taşıyabildiği yük miktarı farklıdır. TIR larınki farklı, kamyonetlerin ki farklıdır. Sadakanın miktarı meselesi de bunun gibidir.

Bir de ciddi hastalıklarda ilaçların kullanımı nasıl ki devamlılık arz ediyorsa, sadakanın da bir kez değil devamlılık göstermesi gerekir diye düşünüyorum. Bir de sadaka verirken -hastanın veya hastalığın - şifası niyetiyle vermek daha isabetli olur diye düşünüyorum.

Allahu e'lemü bissavap (en doğrusunu Allah bilir)

Ali USLU

MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...