"YAN TUT; DÖKME!"

 YAN TUT; DÖKME!"

Nüfusumuzun ve evliliklerin azalması şikayetleri üzerine...
Köyümüzde bazı çelişkili şeyleri izah etmek için ironi olarak (içerisinde sıvı bulunan ağzı açık kaplara atıf yapılarak) denilir ki: "yan tut; (fakat) dökme!"
Maal-esef kadın ve aile politikamız sanki yukarıdaki ironiye benziyor ve "eğik tutturup, içerisindekinin de dökülmemesi isteniyor gibi.
Halbuki pek çok şeyde sonuçlar sebeplere bağlıdır. Problem olarak gördüğümüz şeyler hangi sebeplerden meydana gelmişse önce o problemleri ortaya çıkaran sebeplerin değişmesi gerekir, sebepler değişmedikçe sonuçlar değişmez.
Rabbim sonumuzu hayr eylesin.
12/05/2026 Ali USLU -

AŞIRI KÖPEK SEVGİSİ

 Aşırı köpek sevgisi köpeğe tapınmaya doğru gider mi?

Son yıllarda köpek saldırıları ile ilgili üzücü haberleri görüp, okuyup buna rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanları dinleyip, okudukça aşağıdaki düşünceler zihnimde oluştu.

Evet, mama lobisi, köpekler üzerinden prim yapanlar, istismar edenler falan var. Fakat bunun yanında hiç bir menfaati olmadan insanlardan daha fazla köpekleri sevenler ve her şeye rağmen köpeklerin serbest dolaşmasını savunanlar da var.

Bakara 93. âyetinde İsrailoğullarından bazı kimselerin kalplerine buzağı sevgisi doldurulduğundan bahsedilir. Neticede bu sevgi Samiri isimli şahsın altından buzağı heykeli yaparak (bu sevgiyi istismar etmesi) ve bir çok kişinin buna tapmasıyla noktalanmıştı.

Aynı olayın memleketimizde köpekler için oluşmasından endişe ediyorum.

..."Duyduk ve başkaldırdık" dediler. İnkarcılıklarından dolayı buzağıya olan tutku onların kalplerine iyice yerleştirilmişti..." (Ahmet Varol Meali)

-----

Ayetin tamamı:

"Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"

Diyanet Vakfı Meali


EĞİTİMDE ÖĞRETMENİN OTORİTESİ ÖNEMLİDİR.

 ÖĞRETMENİN OTORİTESİ OLMADAN EĞİTİM OLMAZ

Eğitimle ilgili bir önceki paylaşımımızda önceki yıllarda öğretmenlerin otorite adına sınırsız yetkileri olduğunu daha sonraki yıllarda ise öğretmenin otoritesinin neredeyse sıfırlandığını anlatmış bir türlü ortasını bulamadığımızı belirtmiştik.
Şöyle bir soruyla başlayayım. Sınıftaki bir veya bir kaç çocuk öğretmenin tüm uyarılarına rağmen dersin huzurunu bozuyorsa, dersin işlenmesine engel oluyorsa, sınıftaki diğer öğrencilere zarar veriyorsa ve öğretmen bu durumda sesini bile yükseltemiyorsa, azarlayamıyorsa (çünkü bu durumda velilerin şikayeti üzerine çocuklara psikolojik şiddet uygulaması sebebiyle soruşturma açılabilir) sınıfta hakimiyet kurabilir mi?
-Elbette kuramaz bu durum suça meyilli diğer çocukları da cesaretlendirebilir.
Veya şöyle diyelim; sınırlarını bilmeyen ve bu konudaki uyarıları önemsemeyen bir öğrenciye neler yaparak onu sınırlarına geri getirebilirsiniz?
Eskiden bu belliydi... Öğretmenin korkutması genellikle meseleyi halleder, diğerlerine de örnek olurdu.
Öğrenci sınırlarını bilmediğinde (sınıf hakimiyyeti olmadığı için) öğretmenin tam anlatamadığı/işleyemediği dersi anlayamayan diğer çocukların mağduriyeti ne olacak? Bunları kim telafi edecek?
Gelelim akran zorbalığı meselesine;
Öğretmenlerin otoriter olduğu dönemlerde okullarda akran zorbalığı pek olmazdı. Bunu yapan veya yapmayı düşünen öğrenciler başına neler geleceğini gayet iyi bilirdi.
Öğretmenin otoritesi kalmayınca okullarda gerek okul içinde, gerek okul dışında akran zorbalıkları çoğaldı. Hatta çeteleşmeler, bazı öğrencileri haraca bağlamalar başladı. Öğretmen çocuğa şiddet uyguladığında cezası belli, lakin öğrenci öğrenciye şiddet uyguladığında (yaralama falan olmadıkça) fazla bir yaptırımı yok. Hele ilköğretimdeki çocuğa ne gibi ceza verebilirsiniz ki? Peki bu şiddete maruz kalan öğrencilerin mağduriyeti ne olacak?
Özet olarak öğretmenlere sınıfta ve okulda otoriteyi sağlayacak sistem gelmedikçe eğitim meselesini çözemeyiz.
Peki öğretmenin otoritesi nasıl sağlanır?
*Öğretmenlerin büyük çoğunluğu bu konudan şikayetçi olduğuna göre tüm öğretmen sendikaları bu konudaki somut tekliflerini ortaya koymalıdırlar.
* Şiddet geri gelsin demiyorum fakat yaramazlık yapan sınıfın huzurunu bozan öğrencilere de öğretmenin sesini yükseltmesi, tehdit etmesi, azarlaması suç sayılmamalıdır.
*Öğretmenin hangi davranışlarının şiddet sayıldığı, suç sayıldığı, hangi davranışlarından dolayı soruşturmaya tabi tutulacağı açık ve net bir şekilde yönetmeliklerde belirtilmeli, eğer kanuni düzenleme gerekiyorsa bu yapılmalıdır.
* Velilerin her şikayetinde öğretmenden yazılı veya sözlü savunma istenilerek öğretmenin moralinin bozulmasına, motivasyonun azalmasına sebep olunmamalıdır. Bu konuda ilçelerde komisyonlar kurulup şikayete konu olan olay öğretmene aksettirilmeden sınıftaki diğer öğrencilerden veya görgü tanıklarından dinlenilerek incelenmeli asılsız veya basit konularda şikayetler işleme konulmamalıdır.
*Öğretmenler robot değildir. Psikolojileri her zaman düzgün olmayabilir. Maddi- manevi problemleri olabilir. Aile sorunları olabilir, kronik veya geçici rahatsızlıkları olabilir. Dolayısıyla öğrencilerinin davranışlarına karşı her zaman toleranslı olmayabilirler. En küçük şeyde şikayet mekanizmasının çalıştırılması, öğretmenin suçlanması öğretmenin motivasyonunu azaltır.
Hele şikayet söz konusu olduğunda bir de şikayet eden kişi biraz nüfuzlu kimse ise daha tahkikat yapılmadan kendisine suçlu muamelesi yapılması ve öğretmenin tehdit edilmesi önlenilmelidir.,
* İlköğretimlerde sınıfın huzurunu bozan, arkadaşlarına zarar veren öğrencilerle okul veya il/ilçe rehberlik merkezlerinin görüşmeleri sonuç vermiyorsa, gerek idarenin gerekse rehberlik servislerinin veli bilgilendirmesi yapılmasına rağmen zaman içerisinde durumunda düzelme olmuyorsa, okuldaki bir komisyon tarafından o yıl okula gelmesi engellenmeli sene sonunda bu tür çocuklar için il ve ilçelerde sınav yapılmalıdır. Başarılı olanlar sınıfını geçebilmelidir. Ertesi yıl tekrar okula devam şansı verilmeli durumda düzelme olmazsa yine okula devamı engellenmelidir. Böylece diğer öğrencilerin mağduriyeti engellenmiş öğretmenin de sınıf hakimiyeti sağlanmış olur. (Bu durum velinin de öğrencisiyle daha faza ilgilenmesini ve tedbir almasını sağlar)
* İlköğretim ikinci kademede ve liselerde verilen tüm disiplin cezaları üniversite hedefi olan öğrenciler için etkilidir. Okumak istemeyen öğrenciler için verilecek her ceza ödül niteliğindedir. (Mesela okuldan kısa süreli veya uzun süreli uzaklaştırma cezası hatta örgün eğitimden çıkarma cezası bu tür öğrenciler için ödül sayılabilir) Bu sebeple ceza yaşı sadece öğrencinin yaşına göre değil psikolog heyetinin kişiye özel değerlendirmelerine göre daha aşağı çekilebilmeli çocuk arkadaşlarına, öğretmenine, okul eşyalarına verdiği zarardan dolayı veya okul düzenini bozduğu için adli mercilerde yargılanmanın önü açılmalıdır.
*12 yıllık kesintisiz öğretim modelinin işe yaramadığı hatta zararları eğitimciler tarafından örnekleriyle anlatılmaktadır. Okumak istemeyen tarlada, dağda, sanayide olması gereken genci okula zorla getirmek hem öğretmene, hem öğrenciye, hem veliye hem de topluma haksızlıktır. Okumak istemeyen çocuk sınıfın, okulun düzenini bozar, öğretmeni saymaz, dersi dinlemez bu durum bile tek başına bir eğitim problemidir.
Bunlar öğretmenin otoritesi ile alakalı benim aklıma gelenler. Fakat bütün bunlar yapılsa bile mesele tam olarak çözülemeyecektir. Çünkü eğitimin meselesi sadece öğretmenin otoritesi değildir. Diğer konuları da inşâallah sonraki yazılarımızda yazmaya çalışacağız.
03/05/2026 Ali USLU

BİR EĞİTİMCİ GÖZÜYLE PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI

 Bir önceki yazımızda genel anlamda eğitim sistemimizin (aile, okul,toplum olarak) problemli olduğunu, kimseyi suçlamadan çözüm önerileri sunmanın öneminden bahsetmiştik

Bu günkü yazımızda öğretmen otoritesinin önemi üzerinde yazacağım inşâallah.

Toplum olarak maalesef bir çok noktada ya ifrat, ya tefrit içerisinde oluyoruz. Yani bir uçtan öbür uca savruluyor, orta yolu bir türlü bulamıyoruz.

Öğretmen - öğrenci ilişkilerinde de maalesef bu durumdayız.

Eskiden öğretmenler, güya eğitim adına en küçük şeylerde bile öğrenciye şiddet uygular, bazen bir öğrencinin yaptığı kabahat yüzünden sınıfın tamamı sıra dayağından geçirilirdi. Hatta bazı psikopat öğretmenler hiç alakasız sebeplerle bile dayak atarlardı.

 Mesela okul dışında ellerini pantolonunun cebine sokan ortaokul öğrencisini uzaktan gören öğretmenin ertesi günü bu sebepten dolayı çocuğu dövdüğünü bilirim.

 Suç: "Neden çarşıda ellerini pantolonun cebine soktun?"

Yatılı okuduğum lise yıllarında kravatımı akşamleyin etüt yaptığımız salonda çıkarıp orada unuttuğum için (etüt salonlarımız okulumuzun derslikleriydi) ertesi günü sabah içtimasında kravatsız olduğum için (halbuki kravatım sınıfta kalmış gidip getireyim diye söylediğim halde) psikopat bir müdür yardımcısından hayatımda hiç yemediğim kadar dakikalarca dayak yemiştim. Halbuki eğitim adına günlük yediğimiz bir iki tokat bizim için vakay-ı adiyeden idi. Bunların çoğunu hatırlamam.

Öğretmenlerin bu tavrında ailenin söylediği "eti senin kemiği benim" anlayışının etkisi olduğu gibi, "en iyi öğretmen en otoriter olan öğretmendir" anlayışının da etkisi vardı. Kanuni olarak bu konuda muhtemelen boşluklar vardı. Aslında dayak sadece okulda değildi. Ailede, hoca mektebinde, çıraklıkta,  askerde yani eğitimin olduğu her yerde o eğitimin bir parçası idi. Dolayısıyle basit dayaklar kimse tarafından önemsenmezdi.

İlk okulda şahit olduğum ve hiç unutamadığım dramatik bir olayı da anlatayım:

Sınıfımızda  (zannedersem sınıfta kaldığı için) bizden iki yaş kadar büyük Hüseyin isminde saf öğrenme güçlüğü olan bir arkadaş vardı. Öğrenme güçlüğü vardı, fakat yaramaz/ şımarık birisi de değildi. Bu arkadaşı dersi bilemedi diye öğretmen cetvelle, sopayla  döverdi. Aynı kişinin babası da derslerin zayıf diye döverdi. Bir gün kavisli bir çizgi şeklinde alnında yanık iziyle gelmişti de sorduğumuzda babasının yanan sobanın kapağını açıp başını oradan içeri sokmaya çalıştığını anlattı. Kafası sığmayınca da sobanın kapak boşluğundaki kenarlarının değdiği yerler çocuğun alın bölgesinde derin izler yapmıştı. Zaten zayıf olan akli melekelerinin bir kısmını evde babası, bir kısmını da okulda öğretmen almıştı.

Elbette bu tür şiddete dayalı eğitim sisteminin  savunulacak hiç bir yanı yoktur. Bu metot ne islâmîdir ne de insânîdir. Ayrıca pedegojik de değildir.

Aradan zaman geçti çok şükür bu sistemden vaz geçildi, fakat bu sefer de öbür uca savrulduk. Öğrenci ne yaparsa yapsın öğretmenin sadece nasihat edebildiği, dinlemeyen öğrencilere karşı sesin yükseltilmesinin, kaşın kaldırılmasının bile neredeyse suç sayıldığı, en küçük bir şeyde velilerin şikayet edebildiği, bazı veliler tarafından öğretmenin hizaya çekildiği, öğretmenin otoritesinin sıfırlandığı bir duruma geldik.

Böyle oldu da eğitim adına iyi mi oldu? Bunu da ve çözüm önerilerimizi de bir sonraki yazımıza bırakalım inşaallah (çünkü yazımız uzayacak o zaman da bazı okuyucularımız sıkılıyorlar)

25/04/ 2026   Ali USLU


OKUL BASKINLARI ÜZERİNE (1)

 BAĞCIYI DÖVMEK İSTEYENLERLE İŞİM OLMAZ. ÜZÜM YEMEK İSTEYENLER İÇİN YAZIYORUM

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da meydana gelen vahim olaylardan sonra sosyal medyaya baktığımızda bir çok kişi ve grubun birbirlerini suçlama yarışına girdiklerini gördük. Vefat edenler için elbette çok üzülüyoruz. Onları geri getiremeyiz lakin, süreç iyi yönetilebilirse bundan sonrası için yeni başlangıçlar yapılabilir. Tüm toplumun gözü bu olaylara çevrilmişken sıcağı sıcağına çözüm odaklı adımlar atılabilir.

Olması gereken, herkesin başını ellerinin arasına alıp nerelerde hata yaptık sorusunu sorup, "çözüm için neler yapabiliriz" diye düşünmesi gerekirken bir takım kimseler çözüm arayışları yerine çeşitli sebeplerle suçlu arama derdine düşmüş, doğru-yanlış bilgilerle birilerini karalama çabası içindeler. 

Söylenenlerin bir kısmı hatta tamamı doğru bile olsa suçlayıcı ifadeler hiç bir zaman çözüme hizmet etmez.

Herkesçe malumudur; uygun ortamda saklanmayan yemekler, gıda maddeleri, bozulup kokmaya başlar. Meydana gelen bu koku bozulmanın sebebi değil sonucudur.

Bahsettiğimiz okul baskınları da sistemdeki ve toplumdaki problemlerin sonuçlarından birisidir.

7 yaşında başlayıp 59 yaşıma (17 yıl öğrencilik 35 yıl öğretmenlik) kadar bizzat eğitimin içinde bulunmuş, çok değişik okullarda, değişik yaş gruplarından öğrencilerin derslerine girmiş, çok sayıda öğretmen ve idareciyle çalışmış, pek çok öğrencinin derdini, pek çok velinin de öğrencisiyle ilgili sıkıntılarını dinleyip çare bulmaya çalışmış bir eğitimci olarak elbette söyleyeceklerim var.

Bu konudaki problemler ve çözüm önerilerim için inşaallah bir kaç yazı yazmayı düşünüyorum.

Önce bir yanlışı tesbit edelim. Kahramanmaraş'taki müessif olay ile ilgili sosyal medyada bir takım kimseler katilin aile fotosunu koyup ve mensubiyetlerini yazarak ailenin seküler oluşunu bahane ederek  suçu seküler aile yapısına bağlamışlar.

Bu tavır çözüme değil çözümsüzlüğe hizmet eder. Konuyla ilgili haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla ailenin bir çok ihmalleri ve hataları da var. Fakat bu olaydan ayrı olarak düşünelim, ergen çocuğu olan ailelerin yüzde kaçı çocuklarıyla doğru dürüst iletişim kurabiliyorlar? Ne kadarı onları istedikleri gibi eğitebiliyorlar?

Bakın bu çocuk  dindar bir ailenin çocuğu da olabilirdi. O zaman suç dinimizin mi olacaktı? Gerçi Allah muhafaza böyle bir durumun çok daha hafifi bile olsa olsa bazı din düşmanları ortalığı ayağa kaldırır din ve dindarlar hakkında olmadık hezeyanlar savururlardı. Fakat onlar öyle yapıyorlar diye bizim de öyle yapmamız gerekmez. Onlar bizim muallimimiz olamazlar. Biz hakkı ve adaleti ikame etmekle mükellefiz. Tartışmada galip gelmekle mükellef değiliz.

Öğretmenlik hayatım boyunca seküler yaşantıya sahip olan veliler de tanıdım. Bir kısmının hem kendileri hem de çocukları gayet dengeli ve muhataplarına karşı saygılı kişilerdi. Demek ki bu meselenin sekülerlikle direkt alakası yok.

Hem, bütün dindar ailelerin çocukları problemsiz mi oluyor sanıyoruz? Ailelerin pek çoğu çocuklarına yetemiyorlar, veya onlarla baş edemiyorlar. Bu konuda e yapacaklarını da bilemiyorlar. Tam bir çaresizlik içindeler.

Lise ikiye giden bir öğrenci derslerimde devamlı uyuma eğiliminde idi ki bu konuda pek taviz vermemeye çalışırdım. Akrabam ve dini hassasiyetleri olan babasını aradım. "Bu çocuğun derste uyumasının sebebi, büyük ihtimalle gece telefonla meşgul olmasıdır. Saat 22. den sonra telefonunu al" dedim. "Nasıl alayım almaya çalıştığımda benimle kavga ediyor" dedi. Lise ikiye giden çocuk babasıyla kavga edebilecek cesareti kendinde görüyorsa (ki baba oldukça genç idi) Bu konuda başka neler yapılabilir ki.

Beni arayıp ta çocuklarına söz geçiremediklerini dile getiren, çareler arayan hem dini hassasiyetleri yüksek hem de dînî duyarlılığı pek olmayan başka anne-babalar da var ve çaresizler.

15- 20 yıl önce Ülkemizin önemli dini gruplarından birisinin liseye giden kızı da bir eğlence merkezinde uyuşturucudan vefat etmişti. Kınadığım veya eleştirdiğim için değil, dindar da olsalar ailelerin kendi çocuklarına bazen sahip çıkamadıklarını (çocukların onları dinlemediklerini) anlatmak için bunları yazıyorum.

Yani dindarından dinsizine kadar pek çok aile ergen ve genç çocuklarıyla problem yasıyorlar.

Özetlersek, problemli çocukların ailesi seküler de olabilir, dinsiz de olabilir, dini hassasiyetleri üst düzey bir aile de olabilir. Problemi yanlış yerlerde aramayalım.

Bu konuya devam edeceğiz inşaallah.

22.04.2026  Ali USLU

MAGANDALIĞI ÖZGÜVEN ZANNETMEK

 Son yıllarda, okullardaki öğrencilerin,  okul dışındaki gençlerin, hatta bazı orta yaş grubundaki kimselerin bir kısmında gördüğüm problemlerden birisi de

magandalığı özgüven zannetmeleridir.

Ali USLU

GEÇİMSİZ ve İYİ GEÇİMLİ İNSANLARI NASIL TANIYABİLİRİZ?

 Geçimsiz kimseler, çok basit şeylerden, hatta normal şeylerden bile problem üretirler. Küçük problemleri ise büyütür de büyütürler. Bir de bunların affetme özellikleri pek yok gibidir. Kendilerine yapılan en küçük hataları, yanlışları yıllarca anlatırlar. Kendileri hata yaptığında ise özür dilemek yerine suçu karşı tarafa yükleme eğilimi gösterirler.

Geçim ehli kimseler ise, küçük şeyleri problem yapmazlar, büyük problemleri ise küçültme yolunu tercih ederler. Kendileri hata/ yanlış yaptıklarında özür dilerler, kendisine yapılanları ise affetmeye çalışırlar. Af etmeseler veya edemeseler bile sık sık gündeme getirmezler. Peygamber Efendimiz:

"Mü'min başkalarıyla iyi geçinir , kendisiyle de iyi geçinilir. İnsanlarla güzel geçinmeyen, kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur." buyurmuşlardır. (Ahmet bin Hanbel/ Müsned)

Ali USLU - 01/04/2026 - TAVŞANLI




MANŞET!

"YAN TUT; DÖKME!"

  YAN TUT; DÖKME!" Nüfusumuzun ve evliliklerin azalması şikayetleri üzerine... Köyümüzde bazı çelişkili şeyleri izah etmek için ironi...