HATIRALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HATIRALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EZANA HÜRMET EDİYORLARDI FAKAT...

 Öğretmenlikteki ilk tayinim Tarsus EML. idi. İlk yıl  Din Kültürü branşında tek öğretmendim.  Liselerde dersimiz haftada bir saat olduğundan bütün sınıflara (29 sınıf) ben giriyordum. 

Tarsus'a gittiğimde iki şey çok dikkatimi çekti

Birincisi sokaklarda  birbirleriyle tartışan veya kavga edenlerin bazıları haşa  dinimizin en mukaddes değerlerine küfrediyorlardı. Bunları duyduğumda çok rahatsız oluyordum. Bu türden küfürlü konuşmalara  teneffüslerde ve okul çıkışlarında öğrenciler arasında da şahit oluyordum.

İkinci dikkatimi çeken şey beni çok sevindiren bir durumdu. Ders esnasında ezan okunmaya başlayınca erkek-kız  neredeyse sınıftaki tüm öğrenciler yerlerinden 10-20 cm kadar kalkıp toparlanarak düzgün bir oturuş moduna geçiyorlardı. Bunu ezana hürmet olarak yaptıkları belliydi.

 (O zamanki EML de elektronik, kimya, elektrik bölümlerinde epeyce kız öğrenci vardı. Sınav sonuçlarına göre bölümlere yerleşilen okulun yukarıda saydığım bölümleri ilçenin zeki öğrencilerinin tercih ettikleri bölümlerdi. 1986 yılında kimya bölümünden dokuz öğrenci tıp fakültesini kazanmıştı.)

Şöyle düşündüm: Ezana bu kadar saygısı olan kişiler dinimizin en kutsalına sövebiliyorsa burada çok büyük bir cehalet vardır. Bunun ne kadar çirkin bir davranış olduğunun farkına varırlarsa bu davranışı bırakırlar.

Sonraki derslerde dersin bir bölümünü bu mevzuya ayırdım. Onların ezana hürmetlerinin ne kadar önemli olduğunu anlattıktan sonra gerek sokaklarda gerekse okuldaki bu tür sövmelerin bir müslümana asla yakışmayacağını, bir müslümanın kendi ilahına sövecek kadar cehaletinin hiç bir mazeretinin olamayacağını böyle yapanların müslüman kalamayacağını çeşitli misallerle anlattım. Her sınıfta çocukların çok etkilendikleri ve yaptıklarından dolayı pişman oldukları belliydi. Dedim ki: 

"Eğer şimdiye kadar böyle yapanlar olduysa samimi bir kalple Allah'ımıza yalvarıp diyeceksiniz ki: Allah'ım çevremden öğrendiğim için ağız alışkanlığı ile söylediğim  bu sözün bu kadar çirkin ve günah olduğunu bilmiyordum. Çok büyük günah işlemişim. Çok büyük yanlışlar yapmışım. Şimdi yanlışlarımı anladım. Çok pişman oldum. Bir daha bu tür sözler söylemeyeceğime söz veriyorum beni affeyle."

 Siz bu şekilde gerçekten pişman olur bir daha yapmamaya söz verirseniz ve sözünüzde durursanız Allah'ımız bu davranışınızdan memnun olur ve inşaallah sizi bağışlar..."

Gerçekten o haftadan sonra öğrenciler arasında bu tür cümlelerin çok azaldığını gözlemledim.

Daha sonraki derslerde de zaman zaman bu mevzuya değinerek " bu tür iğrenç cümleleri söylemenin ne kadar kötü olduğunu mahallenizdeki arkadaşlarınızla, ve akrabalarınızla konuşun. Onların bırakmalarına vesile olursanız çok büyük sevap kazanmış olursunuz" diye hem hatırlatmada bulundum hem de teşvik ettim. 

Sene sonunda öğrencilere kağıt dağıtarak isim yazmadan bu tür sövme konusundaki durumlarını öğrenmek istedim. Gelen kağıtlardan bu tür iğrenç küfürlerin çok büyük oranda bırakıldığını tesbit ettim elhamdülillah.

Buradan şunu söylemek istiyorum. Yanlışlar varsa bu yanlışların yanlış olduğunu kırmadan dökmeden fark ettirebilirsek Allah Tealanın lutfuyla netice alabiliyoruz.

Kendi hayatımdan biliyorum. Gençliğimdeki yanlışlarımı, ancak fark ettiğimde bırakabildim. Bunları fark etmem ya çevremdeki kişiler vasıtasıyla oldu, ya da kendi kendime tefekkür ederken  fark ettim. Neticede ikisi de Rabbimizin bir lutfuydu.

İyi niyet ve gayret birleşince Rabbimizin lutfunu müşahede ediyoruz.

OKULDAKİ BİR HATIRAM

  Çalıştığım liselerden 11 veya 12. sınıflardan birisinde ders işlerken, anlattığım şeye şaşırdığını tahmin ettiğim kız öğrencilerimden birisi "oha" deyiverdi.

Derse kısa süreliğine ara vererek öğrencimizin ismini söyledim ve güzel bir uslupla "oha" ne demek kızım" diye sordum

"Şaşırma ifadesi olarak kullanmıştım hocam" diye cevap verdi. "Ben de öyle tahmin etmiştim. Şayet onun gerçek anlamını bilseydin sen kesinlikle böyle bir kelimeyi söylemezdin." deyince bütün öğrenciler dikkat kesildiler. "Bu kelimenin öküzlere söylenen bir komut olduğunu" belirtince kızımızın yüzü kızardı ve özür diledi. 

Ben de, bu sözden dolayı alınmadığımı belirtip, "maksadım seni mahcup etmek değildi. Çünkü gençlerin kendi aralarındaki konuşmalarında zaman zaman bu kelimeyi kullandıklarını duyuyorum. Bir çok genç bu argo kelimenin anlamını bilmediğinden değişik yerlerde kullanıyorlar. Bunun için "oha" kelimesinin anlamını sınıfa öğretmek istedim" diyerek meramımı açıkladım. Öğrencimiz de teşekkür etti. Sonra tüm sınıfı anlamını bilmedikleri kelimeleri kullanırken dikkatli olmaları konusunda uyardım.

Sadece gençler değil, büyükler bile bazen öyle laflar ediyorlar ki anlamını bilseler kesinlikle o sözleri o ortamda söyleyemezlerdi.

Bu olayı vesile ederek şunları söylemek istiyorum: Bir şeyi öğretirken yeri ve zamanını  iyi tesbit edersek muhataplarımız anlattığımızı daha iyi öğrenirler. daha iyi kavrarlar ve öğrendikleri kalıcı olur.

Bahsettiğim "oha" kelimesini herhangi bir derste argo kelimeler başlığıyla anlatsaydım bu kadar dikkat çekmez ve akılda bu kadar kalıcı olmazdı.

İkinci olarak öğrencimizin yanlışına, kızarak, hakaret ederek tepki verseydim o öğrenciyi kaybetmiş olurdum. (Muhtemelen bana kırılır, bundan sonra beni, dersimi ve nasihatlerimi önemsemezdi)

Bence eğitim fark ettirmektir. Bunu yaparken de kırıp dökmeden yapmaktır. 

Ne demiş atalarımız: "Oha vardır öküz durdurur; oha vardır saban kırdırır."

Hepimiz öğretmen değiliz lakin neticede hepimiz (en azından ailemiz icin) birer eğitimciyiz.

Ali USLU   02/12/1924   TAVŞANLI.

KABE'NİN KARŞISINDA

99 yılında Rabbim nasip eyledi Hacc ibadeti için mübarek yerlere gitmiştik.
Önce sekiz gün Medine'de kalıp sonra Mekke'ye geldik.
Perşembeyi Cumaya bağlayan bir gece teheccüd vaktinde hanımla birlikte Mescid-i Harama gittik. Ortalık tenha olduğu için Kabe'ye çok yakın bir yere birinci saffa oturduk. Önümüzde az sayıda insan tavaf ediyordu.
Kabe karşımızda, gecenin sakin zamanı, biz tesbihat ve dua ile meşgul iken yanımıza bir Türk aile daha geldi. Selam verdi oturdu. Biz selamını alıp kendi işimize döndük. Biraz sonra adam nereli olduğumu sordu. Söyledim, kendi memleketini söyledi. Ben yine işime döndüm. Biraz sonra adımı ve ne iş yaptığımı sordu. Söyledim, İşime döndüm. Biraz sonra ne zaman geldiğimizi kiminle geldiğimizi v.s sormaya devam etti.
Tabi her seferinde ibadetim bölünüyor tekrar konsantre olmak zaman alıyordu. Baktım adamın canı muhabbet istiyor.
Onu kırmamaya çalışarak dedim ki:
Bak amca!
Normal zamanlara göre cuma akşamları ibadetler daha çok kabul edilir.
Yine normal zamanlara göre gece yapılan nafile ibadetler daha çok kabul edilir.
Yine, Kabe'nin yanında yapılan ibadetler daha çok kabul edilir.
Ayrıca biz hacc için gelmişiz. Allah'ın misafirleriyiz. Onların duaları da daha çok kabul edilir.
Şu anda saydığım dört şeyin hepsi bizde mevcut. Böyle bir fırsatı ömrümüzde bir daha yakalama ihtimalimiz oldukça düşüktür. Fırsat bu fırsattır. Şu önümüzdeki bir saati ne kadar değerlendirebilirsek o kadar kardır bizim için. Sohbeti her zaman yapabiliriz. Benimle olmasa başkasıyla...
Allah'tan adam anlayışla karşıladı da biz işimize devam ettik.
Daha sonra bu olayı düşünürken rahmetli dedemin anlattığı bir hikayenin şu bölümü aklıma geldi.
"Padişah iyilik yapmak istediği gariban misafirini bir saatliğine değerli mücevherlerin de bulunduğu bir hazineye göndermiş. Görevliler demişlerki:
"Bu bir saatte hazineden ne çıkarırsan senindir." Şahıs da orada gezerken ilginç bir oyuncak görmüş. Nasıl çalıştığını merak etmiş. Onunla oynarken bir saat bitmiş. Ve eli boş olarak hazineden ayrılmış."
Bizim durum da bu hikayedeki adama benzeyecekti.
Size tavsiyem mübarek yerlere gittiğinizde özellikle ibadet yerlerinde sohbet etme imkanı olmayan kimselerin yanına oturunuz. (Sizin dilinizi bilmeyen kimselerin yanına)
Rabbim elimize geçen fırsatları iyi değerlendirebilen bahtiyarlardan eylesin.

ZEMZEM ÜZERİNE

ZEMZEM SUYU İDRARLA ATILIR MI?

Zemzem suyuyla ilgili araştırmaları okuduğumda, suyun çok kaliteli olduğunu dondurulduğunda çok güzel kristal şekiller aldığını öğrendim.

Rahmetli N. Fazıl Kısakürek’in hayatını konu edinen belgeseli izlerken zemzemle ilgili “kokmaz, bozulmaz su “ dediğini duyduğumda hayret etmiştim. Gerçekten de doğruymuş. 1988 yılında umreden getirdiğim ve hatıra olması için pet şişede sakladığım zemzemin gerçekten de hala bozulmadan durduğunu gördüm.(Üç gün önce yine baktım ve biraz içtim. Tadı, rengi, kokusu hiç değişmeden duruyor. (2 haziran 2022)

 Zemzem bizim için manevi hatırası olan bir nesne aynı zamanda. Onda Hz. İbrahim’in (AS), Hz. İsmail’in (AS), Hz Hacer’in hatıraları var, ayrıca Peygamberimizin (SAV) ve sahabe efendilerimizin hatıraları var.

 Son yıllarda değişik yer ve zamanlarda zemzem suyunun idrarla çıkmadığına dair sözler duymuştum. Tabi ki bu bilginin nereden kaynaklandığına hayret ettim. Çünkü kaynak kitaplarımızda böyle bir şeyden bahsedilmiyor. 

2012 yılında tekrar umre nasip oldu. Temmuz sıcaklarında oradaydım, Beraet Gecesini de orada idrak ettik. Beraet dolayısıyla oruç tutmaya niyet ettiğimde aklıma bu mesele geldi ve bu bilgiyi bizzat tecrübe etmek istedim. Gündüzleri zaten sıcak, biraz da hareket edince vücutta neredeyse su kalmıyor. Akşam oldu iftarımızı hurma ve kuruyemişle mescitte yaptık. Ben başladım zemzem içmeye. Terlememek için de hareket  etmiyordum. Sonra sıkışıp lavaboya gittim. Yani içilen zemzem idrarla atılabiliyor.

Peki bu tür şeyler nereden çıkmış olabilir. Orası çok sıcak olduğundan, bir de hareket ederseniz içtiğinizin büyük bölümü anında ter olarak çıkıyor, belki bundan kaynaklanmış olabilir. Belki zemzemin ter olarak çıkma oranı fazla da olabilir. Fakat idrara karışmaması meselesi bir efsaneden ibaret vesselam.

Cenab-ı Hakk arzu eden kardeşlerimize zemzemi kaynağından içmeyi nasip eylesin.

GÖBEĞE HALKA TAKMAK CAİZ MİDİR (!)

 2003 yılıydı. Bir ilköğretim okulunda 8. sınıf öğrencilerimden bir kız derste bana çok garip gelen bir soru sormuştu.

-Hocam! Göbeğe halka takmak caiz midir"

Sordum; "Bu halkayı nerede takacaksın? Özel odanda mı yoksa başkalarının yanında mı?”

-Çarşılarda falan hocam.

Dedim ki: “Evladım bir bayanın göbeği onun mahrem yerlerinden olduğundan namahrem kimselere göstermek caiz değildir. Evinde takacaksan veya giysilerinin altında takacaksan bir şey diyemem. Ama başkalarına göstermek tabi ki caiz değildir.”

O zamanlar çarşılarda göbeğini açan bayan görmediğim için bu soruya çok şaşırmıştım. "İnsan göbeğini çarşıda niye açsın ki" diye.

Şimdi bakıyorum da bu işler burnumuzun dibine kadar gelmiş.

Rabbim neslimizi muhafaza eylesin. Şeytanın ve şeytanlaşmış insanların maskarası/ oyuncağı durumuna düşürmesin.

 


UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN -12 (ARKADAŞINI BIÇAKLAYAN ŞAHIS)

91-93 yılları arasında Tavşanlı cezaevine haftada bir gün mahkumlara Din Kültürü Dersi vermeye gidiyordum.

O dönemde çok farklı tecrübeler elde ettim.

Mahkumları zorla cezaevi dershanesine getirtip ders işlemenin verimli olmayacağını düşündüğümden, koğuşlara girmeyi ve oradaki gönüllülerle ders işlemeyi tercih ederdim..

Bir defasına koğuşa girip selam verdim ve ortadaki masaya oturdum. Masanın etrafına toplananlar oldu. İlk defa gördüğüm bir şahıs da karşıma oturdu. Hal-hatır faslından sonra, sonradan tutuklu olduğunu öğrendiğim karşımdaki şahıs başladı başından geçenleri bana anlatmaya.

Özetle şunları söyledi:

"Abi ben ".... " kurumunda çalışıyordum. Ailecek birbirimize gidip geldiğimiz bir arkadaşım vardı. Birbirimize gidip geldiğimizde hanımlarımızla beraber oturur, çay içer sohbet ederdik.

Bir gün saat 10.00 civarı eve gitmem gerekti. Eve girdim, odanın kapısını açtığımda bizim o arkadaşla hanımımı başbaşa oldukça samimi bir durumda gördüm. Bir anda sinirlenip mutfaktan kaptığım bıçakla arkadaşı bıçakladım. .. Sonra buraya düştüm.

Meğer o arkadaş dediğimiz şahıs bizim hanıma hediyeler almış, bizim hanımın gönlünü çelmiş ve ..."

İçimden bir “la havla... “ çektim. Teselli edici bir kaç cümle söyledim. Masaya gelenlerle birlikte dersimizi yaptık. Çayımızı içtik.

Tabi ben "bu yeni gelen arkadaş başından geçen şeyleri bana niye anlatma ihtiyacı duydu" diye düşünüyorum.

Sonradan öğrendim ki. Bazı mahkumlar benim o gün dersim olduğunu bildiklerinden "Bu gün savcı bey koğuşa gelecek derdini ona anlatırsan senin için iyi olur" demişler. Yani onunla kafa bulmuşlar. Garibim de bizi resmi kıyafetle görünce başlamış anlatmaya...

Bu arkadaşın anlattıklarından çıkarılacak dersler olduğu için bu olayı anlattım. Okuyan herkes kendine göre dersler çıkaracaktır elbette.

ALİ USLU

 

BAŞKENTTE GÖZ MUAYENESİ.

Yıl 1983, aylardan mayıs veya hazirandı. Ankara’da öğrenciyim. Gözlerimdeki problem sebebiyle göz bankası adı verilen göz hastanesinde muayene olmak istedim.

O zamanlar hastanelerde randevu almak diye bir uygulama yoktu. Sabahtan gidilip sıraya girilir, sıra gelince kayıt yaptırılır, muayene sırası gelince de ilgili birimde muayene olunur ve gerekirse diğer tedavi prosedürü uygulanırdı..

Bu göz bankasına sabahleyin gittiğimde ne sıra var ne kayıt. Daha doğrusu kayıtlar dolu diyorlar. Sonra öğrendim ki muayene olmak için ikindiden sonra geliniyormuş ve oradaki muayene için gelen( gayri resmi sıra yazan) bir kişiye adını yazdırıp sabaha kadar orada bekleniyor ve ertesi gün muayene olunuyormuş.

Kaldığım evden bir battaniye alarak saat 17.00 civarında hastanenin bahçesine vardığımda muayene için daha önce gelmiş başka kişiler de vardı.

Oradaki vatandaşa ismimi yazdırdım ve beklemeye başladım. Her iki saatte bir isimler okunuyor orada bulunmayanlar listeden çıkarılıyordu. Bu şekilde sabah olduğunda 15 kişi kadar kaldık. Sabah mesaisi başlayınca liste görevli memura veridi ve o listeye göre esas kayıtlarımız yapıldı.

Fakat bir çok kişi gelip muayene olup gittikleri halde bizim listedeki şahısları arada bir çağırıyorlardı.

Akşama kadar gözümüz kulağımız görevlide oralarda bekledik. saat 16-16.30 civarı benim ismimi de çağırdılar. Girip muayenemizi olup çıktık.

Peki akşama kadar 15 kişinin haricinde muayene olanlar kimlerdi acaba?

Gerçekten bilmiyorum ama bazı tahminlerim var.

Fakat tahminlerimi söylemeyeceğim. Sizler de tahmin edebilirsiniz.

 


KÖYÜMÜZDE ODA KÜLTÜRÜ.

ÇOCUKLUĞUMDAKİ ODA KÜLTÜRÜ

Çocukluğumda köyümüzde bulunan oda kültürünü aktarmaya çalışayım.

Köyümüzde caminin yanında oda bulunurdu. Bu odaya genellikle orta yaşın üstündekiler gelmekle beraber bir yaş sınırlaması yoktu. Cami için biraz erken gelenler veya soğuk günlerde ısınmak için gelenler de olurdu.

Ben de zaman zaman o odaya takılırdım. Odanın yazılı kuralları yoktu ama eskiden beri, belki nesilden nesile devretmiş yazısız kuralları vardı.

Mesela odaya birisi gelip selam verdiğinde sohbete ara verilir, selam alındıktan sonra gelen şahıs oturur, orada bulunanlar gelen şahsa tek tek "merhaba" derler, gelen şahıs da "merhaba" diyerek herkese cevap verir, sohbet kaldığı yerden devam ederdi.

Odada gürültü olmaz, her kafadan bir ses çıkmazdı. Ya susulur ortalığı tam bir sükunet kaplar, ya da konuşan olursa o dinlenirdi. Bazen de birileri soru sorar, muhatap cevap verir, ilave yapmak veya söze karışmak isteyenler de sırası gelince söze girerler ve bu konuşmaları herkes dinlerdi.

Odadaki kişiler, ya bağdaş kurarak otururlar ya da diz çökerlerdi. Oda dolu olduğunda yeni gelenler için toparlanılır ve ona yer açılırdı.

Odada konuşanlar genelde yaşlı ve tecrübeliler olurdu. Gençler ve çocuklar sadece dinlerlerdi. Konuşmalar, ya dini bir konuda, ya da geçmişte yaşadıkları önemli olayları anlatma şeklinde olurdu.

Soba yandığı günlerde odaya gelenler yanlarında bir-iki kesilmiş odun getirirlerdi. Böylece odanın yakacağı karşılanmış olurdu.

Köye gelen misafirler (dilenci, yolcu gibi kimseler) odaya gelirler. Onlara odaya yiyecek getirilir, yatacaklarsa yatak getirilirdi.

Kahvehanede durum biraz farklıydı. Kahvehaneye gelen şahıs selam verir, arkadaş grubuna uygun bir masaya veya masaya yakın bir yere otururdu.

Genelde her masa kendi aralarında muhabbet eder ve içeride bir uğultu olurdu. Bazen önemli mevzu olursa herkes konuşmayı keserek konuşana odaklanırdı.

Odada sigara içilir miydi hatırlamıyorum, ama kahvehanede her zaman yoğun bir sigara dumanı olurdu.

 

HAYATIMDAN KESİTLER- 4 (KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI)

KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI

Köyümüz Tavşanlı ve Kütahya ya göre rakımı daha yüksek olduğundan, bir de esintinin bol olduğu bir mevkide bulunduğundan kış ayları çevreye göre biraz daha sert geçer. Tavşanlıda kar olmadığı çoğu zamanlar köyümüzde kar olur. Tavşanlı'ya kar yağdığında, yağan kar bir kaç gün sonra kalktığı halde, köyümüzdeki kar günlerce, hatta haftalarca kalkmazdı.

Kar çok yağdığında okula gitmemiz için büyükler küreklerle çiğir dedikleri patikaya benzer yollar açarlar oralardan gidip gelirdik. Sadece okul yolunda değil, köy içinde de buna benzer çiğir açılırdı.

Kar yağdıktan sora rüzgarın etkisiyle puşkun yapar, köyün kenarındaki Kıranbaşı mevkiindeki evlerin avlu duvarlarının üstüne  kadar puşkun sürerdi. (kar kaplardı)

Köylülerin büyük çoğunluğu çiftçilikle uğraştığından kış günlerinde onların yapacağı pek iş olmazdı. Sadece hayvanları olanlar, ahır işlerine bakarlar, bir de güzün getirdikleri odunlar sobaya sığacak hale getirirlerdi.

Keçileri olanlar bazen hayvanlarını dağa götürüp çam pürçüklerini yedirirler; bazen de getirdikleri çam dallarını avluya koyarak hayvanlarına yedirirlerdi. Kış günlerinde en çok uğraşanlar kamyonculukla uğraşanlar olurdu.

Kış günlerinde, çocuklar gündüz okula, orta yaşlılar kahveye veya odalarına, bizim yaşlı olarak gördüklerimiz odaya giderlerdi. Caminin yanındaki yazları mektep olarak kullanılan mekan, kışları oda kullanılır ve genelde yaşlılar burada toplanırlardı. Odaya gidenler giderken yanlarında bir-iki tane odun götürürlerdi.

Gündüzleri ev ve ahır işleriyle uğraşan kadınlar ise uzun kış gecelerinde eşi kahveye veya odaya gittiğinde çocuklarını alır “otmağa gitmek” denilen komşulara misafirliğe giderlerdi. Misafirliğe gitmek için gidilecek yere haber verilmez teklifsiz bir şekilde gidilirdi. Bu durumu kimse yadırgamaz, özel hazırlık falan yapılmaz, kimse kimseyi eksik gediğinden dolayı ayıplamazdı.

Bize misafirler geldiğinde, annem veya ablalarım kuzinede mısır patlatarak ikram ederler, bir de bahçemizden getirdiğimiz ve uygun yerlerde muhafaza ettiğimiz elmalardan ikram ederlerdi.

Küçüklüğümde köyümüzde, birisi "Baş gardiyanın veya gardiyanın gayvesi, diğeri Mollaların Abdullah'ın gayvesi" dedikleri iki kahvehane bulunurdu. Gardiyanın kahvesini Gayveci Ömer lakaplı Ömer Kocaağa çalıştırırdı.

Köyün yakınındaki yoldaki virajda (buzlanmanın etkisiyle) sık sık kamyonlar kayar kendi çabalarıyla çıkamadıkları zaman kahvehaneye gelip yardım isterler, traktörü olanlar ve bazı köylüler yardıma giderlerdi.

Kış günleri okuldan sonra ve tatil günleri biz çocukların en büyük eğlencesi "kayık kaymak" dediğimiz karda ve buzda kayma etkinliği idi.

Kaydığımız mekanların en önemlisi koca bayır dediğimiz Kıranbaşındaki mezarlığın yanından Fıncağa kadar kaydığımız yerdi.

Bazılarının kayık dediğimiz tahtadan yapılmış üzerine oturulan bir aygıtı olur, onun üzerine oturarak kayarlardı.

Bazıları altı yalabıklaşmış eski yemenilerle kayardı. Bazıları da zirai donatımdan alınmış boş naylon gübre çuvallarına oturarak kaymaya çalışırdı.

Tabi, kayarken düşenler, birbirine çarpanlar, gülmeler, ağlamalar, bağrış çığrış birbirine karışırdı.

Soğukların şiddetli olduğu zamanlar Çobanların çayırı dediğimiz mevkide sular donar ve pürüzsüz bir zemin oluşurdu. Bazen oraya gider önce biraz koşup hızımızı aldıktan hızımızın etkisiyle ayakta kayardık. Buzun ince yerlerinin kırıldığı ve ayaklarımızın ıslandığı da olurdu.

Bazen de köy içindeki yolların uygun olanlarında kayardık. Fakat oradan gelip geçenler düştükleri için kayganlaştırdığımız yerlere kül dökerler ertesi günü orada oynayamazdık.

Oyunun verdiği heyecandan olsa gerek bizler üşüdüğümüzü pek fark etmezdik. Oyun sırasında gerek düştüğümüz için, gerek dengeyi sağlamak için ellerimiz sık sık yere değer ve ıslanırdı. Ellik dediğimiz eldüveni olanların eldüvenleri de aynı sebeplerle ıslanır ve elleri de ıslatırdı. Çoğu zaman pantolonlarımızın diz ve arka kısmı ıslanırdı.

Eve gelip sobanın yanına vardığımızda üşüdüğümüzün farkına varırdık. Sobaya yaklaştırdığımız ellerimiz bir müddet sonra sızlamaya başlardı. Sonra ısınan vücudumuz gevşer uykumuz gelir sobanın yanında uyuya kalırdık.

Fakat soğuğa küçükten alışkın olduğumuz için olsa gerek pek hastalanmazdık.

Kış günleri kara lastiklerin içine annemizin ördüğü kalın yün çoraplarımızı giyerdik. Eğer çoraplar ıslanmazsa ayaklarımızı sıcacık tutardı. O dönemler mont, parka gibi şeyler bilmezdik. Annemizin ördüğü yün kazakları giyerdik. Bir çoğumuzun ceketi de olmazdı.

Kışlarımızın havası soğuktu fakat işlerin azlığı sebebiyle kış aylarında komşuluk ve akrabalık ilişkileri daha güçlendiği için içimiz daha fazla ısıtırdı.

19/12/2021 ALİ USLU- TAVŞANLI

 


HAYATIMDAN KESİTLER-1 (DOĞDUĞUM EV)

 1962 yılının muhtemelen ekim ayında, Tavşanlı ilçemize bağlı Şahmelek Köyünde, altı ahır, üstü iki oda ve bir yazlıktan oluşan bir evde evin 4. çocuğu olarak doğmuşum.

Malzeme olarak taş, çamur ve ahşap kullanılarak yapılmış olan evimiz oldukça eski bir evdi. Anlatılanlara göre dedemiz (babamın anne tarafından dedesi) evi yıkıp yeni ev yapmaya karar verdiği yıl seferberlik çıkmış. Seferberliğe giden dedem şehit olmuş geri dönmemiş. Evde dul bir eş ve bir kız kalmışlar. Onlar da geçimini nasıl temin edeceklerinin derdine düşmüşler. 

Çok fakir olan babamın babası iş güvesi olarak o eve damat gelmiş. Lakin babam henüz 7 yaşında iken dedem 32 yaşında vefat etmiş. Babam ve annesi o eski evde  yaşamak zorunda kalmışlar. Evin duvarları ve çatısı epeyce yıpranmasına rağmen önemli yerleri kalın “öz”lerden yapıldığı için olsa gerek ev hala ayaktadır.

Odalarımızın tavanındaki ağaçlar ve tahtaları simsiyahtı. Muhtemelen aydınlanma için yakılan çıraların, ve ocak başında yemek yapmak ve ısınmak için yakılan odunların isi uzun yıllar içerisinde tavanı bu hale getirmişti.

Odamızın birisinin kuzey yönüne bakan duvarında tahminim 35 cm  55 cm boyutlarında sabit (açılıp kapanmayan) bir penceresi vardı.  Kış günlerinde ikindi zamanından sonra ev karanlık olurdu. Zaten küçük bir gaz lambamız vardı. Avlumuza bakan odada ise  nispeten daha büyük pencere vardı. Oranın akşamı biraz daha normal zamanda olurdu.

Lodos estiği zamanlar ahıra giren kuvvetli rüzgar tahtalarının aralığından  odalardaki kilimleri alttan şişirirdi.

İki odanın açıldığı yazlık dediğimiz bir boşluk vardı. Yazlıktan yukarı baktığımızda eski tip el yapımı kiremitlerin altında eskimiş ve seyrek bir biçimde dizilmiş bedavra tahtalarını (çam ağaçlarından yarılarak elde edilmiş ince ve kısa tahtalar) ve kiremitleri görürdüm. Özellikle çatının omurgasındaki kiremitler iki yana kaydıklarından bazı yerlerinden gök yüzü görünürdü. Kar yağdığında rüzgarın da etkisiyle yazlığın bir kısmına kar birikirdi. Kar yağmadığı günlerde de rüzgarın etkisiyle kiremitlerin üzerindeki karlar  yazlığa birikirdi. Sabahleyin annem  onları süpürürdü.Yazlığın güneye bakan duvarında camı ve çerçevesi olmayan bir pencere vardı. Yaz aylarında iyiydi ama, kış aylarında oradan bol rüzgar ve soğuk içeri dolar, bazen de rüzgarın etkisiyle yağan kar içeri girerdi.

Yazlık dediğimiz yerin bir tarafında biri büyük biri küçük karşılıklı iki anbar vardı. Büyüğüne buğday, küçüğüne un koyardık.

Yazlığın avluya yakın kısmında ise küçük bir balkona benzer ağaçtan yapılmış bir çıkıntı halinde tuvaletimiz vardı. Tuvaletimiz, ahırın artıklarının atıldığı  b*kluk denilen yerin üst bölümüne yapıldığından kanalizasyona gerek yoktu

Tuvaletin kenarları da bedavra tahtasıyla kaplanmıştı.Tabi kışın soğuk günlerinde bir taraftan gelen rüzgar öbür tarafa geçerdi. Şiddetli rüzgarlarda ince tahtaların uçlarının titremesi  ve hareketi sebebiyle anormal sesler çıkar, rüzgarın tahtaların aralarından geçerken çıkardığı ses de ürkütücü olurdu.

Evimize çıkılan ağaç merdivenin sadece basacak yerleri vardı, karşılarına gelen tahtaları yoktu. yukarı çıkılırken ayaklar rahat basarken, inerken ayakları yan basmak dırumunda idik. Dikkatsiz basıldığında ayak kayabilirdi. Belki bu sebeple birkaç kez merdivenden yuvarlandım çocukken. Ben yuvarlanınca çıkardığım gürültüden veya bağrışımdan yanıma gelirler, annem başımın yanlarını ellerinin içine alır "baş değil taş, baş değil daş" diyerek, başımı ön, arka ve  yanlardan sıkar, sıkarken hep aynı sözleri tekrar eder en sonunda  tülbentle  başımı sıkıca sarardı (bağlardı)

Benden sonra doğan kardeşimle birlikte  toplam beş çocuklu bir aile olarak 1971 yılına kadar bu evde yaşadık.

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-8

HATALARIMDAN ÇIKARDIĞIMDERSLER 

Gençliğimde merak ettiğim konularda araştırma yapmak, öğrendiklerimi müzakere etmek ve konu üzerinde tartışmak zevk aldığım şeyler arasındaydı.

   Erzurum İslami İlimler Fakültesinde öğrenci iken, bir gün seferilik mevzusunda bir mesele kafama takıldı. Kendi çapımda araştırıp öğrendim.
   Aynı fakülteden dört arkadaşla aynı evi paylaşıyorduk. Diğer üç arkadaş benden bir sınıf üstte okuyorlardı.
   Yukarıda bahsettiğim mevzuda araştırma yaptığım hafta idi. Evimizde arkadaşlarla aramızda ilmi müzakereler yaparken seferilik konusu açıldı. Bu konudaki bir meselede benim görüşümle arkadaşların görüşleri farklıydı.
 Ben mevzuyu yeni araştırdığım için kendimden gayet emindim. Öyle emindim ki konunun geçtiği sahifeyi hatta paragrafı bile hatırlıyordum.
    Arkadaşlara dedim ki:
   " Ömer Nasuhi Bilmen hocanın Büyük İslam İlmihali kitabının 173. sahifesini açın..." Ben böyle deyince arkadaşların tereddüde düştükleri yüzlerinden belli oluyordu. Bir arkadaş belirtilen sahifeyi açtı. Ona, “Şu paragrafı (zannedersen 4. paragraf) okur musun?” dedim.
   Herkes pür dikkat okunanı dinliyordu. Arkadaş paragrafı okuyunca,  yüzüme şaşkınlıkla bakmaya başladılar. Ben de şaşkın vaziyetteyim. Çünkü okunan paragraftaki bilgiye göre arkadaşların görüşü doğru, benimki yanlıştı.
  Bu sefer kendim aldım kitabı ve dikkatlice okudum. Evet, kendimden çok emin olarak savunduğum görüşüm yanlıştı. Sahifesine, paragrafına kadar hatırladığım yeri yanlış anlamıştım.
  Bu olay benim için çok önemli bir tecrübe oldu. Sonraki hayatımda iyi bildiğim mevzularda bile, başkaları farklı görüş ileri sürüyorlarsa daha temkinli davrandım.
  Mesela, "Bu kesinlikle böyledir" demek yerine; "Ben bu mevzuyu böyle biliyorum, ama belki senin görüşün doğrudur. Kaynaklara bir bakalım" gibi şeyler söyledim.
  Eğer ders almasını bilirsek, hatalarımız bizim için ne güzel öğretmenlerdir.

  Bu olaydan, bildiklerimizi başkalarıyla müzakere etmenin, doğru bilgi için önemini de kavramış oldum.

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN- 5

     MEMLEKETİMİN GÖNLÜ GÜZEL İNSANLARI.

   Geçen yıl, kurban bayramının üzerinden bir kaç hafta geçmişti. Rahmetli annem uzun zamandır yatalak durumdaydı. Akrabalarımdan bir çift ziyarete gelmişler.

Muhabbet esnasında kurban bayramı yeni geçtiğinden olsa gerek mevzu kurban meselesine geldi.  Oradan küçük baş hayvana gelindi. Annem koyun etinin yemesinin güzel olacağından falan bahsetti. (Küçükken baya bir küçük baş hayvanları varmış onlardan bahsetti. Ben içimden eyvah dedim canı koyun eti isterse ne yaparım. Günlerden pazar ve akşam olmak üzere)

Neyse misafirler gittiler. Aradan yirmi dakika geçti geçmedi Annem ablama seslendi. Misafirimizin ismini söyleyerek onlar koyun kesmişler, Ali azıcık isteyiversin. Halbuki onlar koyun kesmemişti. Durumu izah etmeye çalıştım. Sabahleyin bulalım inşallah dedim.

Aradan on dakika geçmeden ablamı çağırıyor. Ali et getirmeye gitti mi. (Bundan sonra her on dakikada et sormuş) Baktım ki durum ciddi. Hemen Tavşanlıdaki kasap reyonu bulunan büyük marketlere gittim fakat  hiç birinde küçük baş hayvan eti yok. Kasaplar ise kapalı.

Ne yapacağımı kara kara düşünürken aklıma watsap sohbet grubumuz geldi. Durumu onlara yazdım. Kurbanda koyun kesen olduysa bir miktar rica ettim. Sağ olsunlar gruptakiler  de kendi arkadaşlarına yazmışlar. Yatsıya az bir zaman kala bir yerden cevap geldi.

"Hocam benim evde dondurucuda koyun eti var fakat ben işim icabı evde değilim. Eve haber verdim oradan alabilirsiniz."

Oh... çok şükür yarabbi bulduk. Arabamla giderken baktım "Güvenal Gazı"ın Sadık Pembe caddesi tarafındaki köşede ızgara salonu açık. Burada aradığımı bulabilirim diye düşünüp oraya yöneldim. Levhasında “kilo ile et”  yazısı da var. Girdim. Gerçekten doğru yere gelmişim. Hemen biraz kuzu kaburgası aldım.

O arada başka bir eski öğrencim telefon etti. Koyun kesen bir tanıdığına telefon ettiğini ve birazdan eti getireceğini söyledi. Eti bulduğumu bildirip teşekkür ettim ve o şahsa da teşekkürlerimi bildirmesini rica ettim.

Doğru eve gidip önce anneme gösterdim. Ellerine verip burası kuzunun neresi gibi sorular sordum. İkna olması için bu önemliydi. hemen pişirmelerini söyledim. Annem rahatladı. Hatta pişerken bir kaç kez sormuş “pişmedi mi daha” diye. (Bazen yaşına uygun davranırken bazen çocuklaşıyordu rahmetli. Halbuki eskiden “ben şunu özendim” dediğini hiç hatırlamam.)

Evine gideceğim arkadaşa telefonla durumu bildirip teşekkür ettim. Grubumuza da durumu izah edip teşekkür ettim.

Çok zaman geçmeden eski öğrencim telefon etti.

“Hocam bize et verecek şahsa durumu bildirdim. Çok kızdı. Benim hayrıma nasıl mani olursunuz diyor. Ben eti getiriyorum, nereye getireyim diyor. Ne yapalım?”

“Cumhurun kahvenin orada buluşalım madem hem çay içeriz” dedim.

Yapacak bir şey yok sözleştiğimiz yerde buluştuk. Tanışıp çay içtik. Adam koyunun ön budunun tamamını almış, Yanına da bir kg civarı dondurulmuş koyun kavurması koymuş, bana vermeye çalışıyor.

Dedim ki: “ Kardeşim! ben zaten annemin yiyeceği kadar kuzu eti aldım. Getirdiklerinizi hasta kişinin yemesi mümkün değil. Madem ısrar ediyorsun az bir miktar kabul edebilirim.”

Adam çok kararlı bir biçimde “Ben bunlara niyet ettim, niyetimi bozamam." diyor başka da bir şey demiyor.

Baktım ikna mümkün değil mecburen alıp annemin evine götürdüm.

Hiç tanımadığım, beni de tanımayan bu kişinin yaptıkları beni çok duygulandırmıştı.

Bunlar bizim memleketin müstesna güzelliklerinden olsa gerek.

Anadolu'nun gani gönüllü iyilik sever insanları...

Bu tür olaylar geleceğe ümitle bakma konusunda bana cesaret veriyorlar.

Bu vesile ile Anneme ve tüm geçmişlerimize Rabbim'den rahmet ve mağfiretler diliyorum.

Ali USLU 05/09/2020- TAVŞANLI

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-3

UNUTAMADIĞIM HATIRALARDAN-3

"...BİR AVCI VURDU BENİ"

 Yıl 1974.  Ortaokul birinci sınıfın bittiği yaz tatili. Ağustos ayında ailemle birlikte tarlada bizim tabirle "deste taşıma" işi yapıyoruz.

Deste taşımak: Daha önce biçilip, taşınmak için uygun büyüklüklerde yapılan "deste" denilen ekin yığınlarının traktör römorkuna yüklenip köydeki harman yerine taşınması işidir.

Babam ve bir akrabam traktöre desteleri yüklüyorlar. Ben ve ablam yerde kalan ekinleri tırmık ve ananatla topluyoruz.

Traktör dolunca urganla bağlayıp onlar köye dökmeye gittiler, biz de ablamla kalan işleri tamamlayıp biraz istirahat ettik. O sırada elinde tüfek, önünde köpekle bir avcı gözüktü. Köpek önden gidiyor, bir şeyler arıyor, avcı da peşinde, eli tetikte gözü köpeğin hareketlerinde...

Köpek ve avcı bize doğru geliyorlar.

Babamın traktörle geldiğini görünce kalkıyorum. Köpek  elli adım kadar önümdeki destenin altından iki tane bıldırcın kaldırıyor. Avcı bıldırcınlara konsantra olmuş ki bizi fark etmiyor. iki el ateş...

 Bana saçmalar geliyor... bağırıyorum. Babam koşarak geliyor bir yandan da adama bağırıyor. Avcı bed beniz atmış korkarak geliyor.

Üst tarafımı soydular.Vücudumun çeşitli yerlerine dokuz saçma isabet etmiş. Yanık izleri var fakat kan yok.

Alel acele avcının minübüsüyle Kütahya Devlet Hastahanesine gittik.

Avcı, komşu köyden Avrupa'da çalışan ve tatil için gelmiş bir işçi imiş. Adamın korktuğu her halinden belli. Hastahanede çalışan bir köylüsünü buldu. Tutanaklar falan tutuldu. Şikayetçi olup olmadığımız soruldu babama. Babam şikayetçi olmadı. Hastanedeki kişi (avcının köylüsü) babamın da tanıdığı imiş. Belki o ikna etti bilmiyorum.

Zaten şikayetçi olsak adamın işi yaş. Dava sürerken yurt dışına çıkması problem olacak. adamın izni bitecek vesaire. Davacı olmadığımızda adam rahat nefes aldı.

(Daha sonra köylülerinden öğrendiğimize göre adamın gözlerinde de problem varmış.)

Filmler çekildi.Neticeler beklendi. O zamanlar filmin sonucunu bir kaç saatten önce alamıyordunuz. Saçmaların vücudu yakıp iz bıraktığı fakat içeri girmedikleri tesbit edildi. Bu da bizi rahatlattı. Gece saat 24 e doğru hastanedeki işimiz bitti.

Rabbimize hamdolsun bizi o zaman da korumuş. Kalıcı hasarlar da bırakabilirdi.

Daha sonraki zamanlarda çevremizde avlanma yüzünden ciddi yaralanmalar oldu. Yanlışlıkla ava beraber gittikleri arkadaşını öldürenler oldu.

Muhtemelen bu olayın etkisiyle hiç av merakım olmadı. Avlanmak zihnimde hep olumsuzluklar çağrıştırır.

Silahla kendim oynarım fakat yanımda silahla oynayanlardan rahatsız olurum. Silah atılan düğünlerden uzaklaşırım. Bir de camide özellikle cumaları belinde silah olan polislerin arkasına durmamaya gayret ederim. Rukuya vardığımızda silahın ucu  bana doğrulduğu için rahatsız olurum.

Hayvanlara olan merhametimin bu olayla ilgisi var mıdır bilmiyorum.

  Bir de bu olayla ilgili hatırladığım şey beni vuran avcı o günden sonra bizi ne aradı ne de sordu.!

 25/08/2020   Ali USLU       TAVŞANLI

UNUTAMADIĞIM HATIRALAR-2

ANLAMADAN “HE” DEMEK.

Doksanlı yılların başları.

Milli Gençlik Vakfında arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Konu sabah namazının önemi. Rahmetli olan abilerimizden camcı Ali İhsan Gürsoy abi, bazen namaza kalkamadığını söyledi. Ona “isterse sabah namazı için telefon edebileceğimi” söyledim. Kabul etti.

"Telefon numaranız şu muydu? dedim, evet anlamında “hee” dedi.

Ertesi sabahtan itibaren her gün sabah namazı vaktinde, Ali İhsan abinin ev telefonunu üç kez çaldırıp kapatıyorum. (O zamanlar buralarda cep telefonu yok-veya yaygın değildi) Ev telefonlarında da arayan numara  telefonlarda  gözükmüyordu. 

Allah’tan bir hafta sonra, beraber şehir dışına gidecektik. Sabah namazından sonra çıkmak için kararlaştırdık.

Sabahleyin aynı saatte ben yine telefonunu aradım. Bu kez bir şey sormak için telefonu açmasını bekledim. Telefon açıldı. Ben “Ali ihsan abi” diye söze başlayınca karşıdaki ses kızgın bir şekilde:

“Ne Ali ihsan abisi yaa” diye öyle bir çıkıştı ki, o anda hatayı anladım. Fakat özür dileyecek durum bile yoktu. Telefonu kapattım.

Hemen  telefonları kaydettiğim telefon rehberi defterime baktım. Meğer bir numara farklı imiş.

Ben Ali ihsan abiye söylerken işte o farklı numarayı söylemiştim. O da tam dinlemeden “hee” demiş.

O gün beraber şehir dışına gitmeseydik,sabah sabah o numaranın sahiplerini daha ne kadar rahatsız edecektik…

Adam, belki savcılığa müracaat edip kendisini rahatsız edenin bulunmasını isteyecekti ki, hakikat anlaşılıncaya kadar neler olurdu? Ne tür dedikodular yayılırdı ilçede.

Neyse Rabbimiz korudu da olumsuzluklarla karşılaşmadık.

Buradan kendime şu dersleri çıkardım.

1-İyice anlamadan “hee” demenin yanlışlığını.

2-Bu tür mevzularda kişi “tamam” dese bile doğruluğunun teyit edilmesinin önemi.

Bu vesile ile yardımsever, gani gönüllü insan Ali İhsan GÜRSOY abimize de Allah Teala’dan rahmetler diliyorum. Mekanı Cennet olsun.

20/08/2020  -    Ali USLU -     TAVŞANLI

UNUTAMADIĞIM HATIRALAR-1

     ADLİYEDE

1979/80 Eğitim-öğretim yılında Kütahya IHL. den mezun olmuştum. Parasız yatılı okuduğumuz için o dönemde mecburi hizmetimiz vardı. Yani, imamlığa başlamam gerekiyordu. (Görev almayanlar devlete tazminat ödüyordu) Fakat bir engelle karşılaştık. Yaşımız 18 olmadığından memur olabilmem için mahkemeden kaza-i rüşd belgesi(*) almam gerekliymiş.

   Muhtemelen haziran veya temmuz ayıydı. Tavşanlı Sulh hukuk mahkemesine dilekçe yazdık. İmza için bir yere gönderdiler. Bahsedilen odaya vardım dilekçeyi verdim. 

Memur dilekçeye bakıp "baş katibe git" dedi. Hay hay efendim deyip baş katibin odasına vardım. Dilekçeyi verdim. O zat da dilekçeye bakıp Cemal'e git  dedi. (Burası demin uğradığım yerdi. Neyse tekrar Cemal beye gittim. Kapıyı tıklattım. Adam beni görünce dilekçeye bakmadan "başkatibe git" dedi. Beni o gönderdi dememe fırsat vermedi. Baş katibe tekrar gittim. Kapıyı tıklatıp içeri girdim. Baş katip kafasını salladı "Cemal'e git" dedi Efendim O beni buraya gönderdi dediysem de sert bir şekilde "Cemal'e git" dedi. Tekrar Cemal beye gittim. Kapıyı tıklattım girdim. Yüzüme baktı ve "başkatibe git" dedi. Ne olduğunu anlayamıyorum sinirlerim gerilmeye başladı. Baş katibe gittim tekrar kapısını çaldım Adam yüzüme baktı bir şey demeden kalktı, kolumdan tuttu Cemal'in odasına kadar getirdi, kapıyı gösterip işte burası dedi. Kendimi aptal yerine konulmuş birisi gibi hissettim. Tekrar kapıyı tıklattım içeri girdim. Adam yine "başkatibe git" deyince patladım. "Şimdi kolumdan tutup kapıya kadar o getirdi" diye gürledim. Burnumdan soluyorum. Cemal bey dilekçeyi aldı ve imzaladı.

    Neden böyle yaptıklarını bir türlü anlayamamıştım. Sonra büyüklerimle bu durumu paylaştığımda sebebini öğrendim. Meğer o memur benden rüşvet istiyormuş.

   Liseyi yeni bitirmiş beş parasız gençten rüşvet istiyormuş ...

(*)Kaza-i rüşd belgesi. Kişinin rüşdüne ehil olduğu Her türlü hukuki sorumluluğa haiz olduğuna dair bir belge.

Mahkeme gün veriyor. Anne-baba "çocuğumuz her türlü sorumluluğu alabilir" diye mahkemede muvafakat veriyorlar. İkinci aşamada kolumuza resmi mühür vuruluyor ve yazıyla hastaneye sevkediyor. Doktor da fiziki duruma bakıp onay verirse, son olarak hakim de onay verirse kaza-i rüşd belgesi alınıyor.

   

 


YIL BAŞI HATIRASI!

   Yıl 1972... Elektriği ve suyu olmayan köyümüzde,(3,4 ve 5. Sınıfların aynı derslikte tek öğretmen tarafından okutulduğu okulda) ilkokul 5. Sınıfa giderken öğretmenimiz sordu:
-Çocuklar bu akşam ne yapacaksınız?
-Ne yapalım öğretmenim önceki akşamlar ne yapıyorsak yine öyle yapacağız.
-Olur mu çocuklar! Bu akşam yıl başı. Yeni bir yıla giriyoruz. Bu gece bütün dünya eğleniyor. Siz de bu coşkuya katılın. Sizler de eylenin… v.b….
Tabi çok etkilendik. Aramızda para toplayıp bakkaldan çerez aldık. Bazıları sigara da almışlar. Radyoları olan bir arkadaşın evinde toplandık. (O zamanlar köyde sadece birkaç ailede radyo vardı) Radyosu olan arkadaş yıl başı gecesi çok güzel proğramların olacağını söylemişti.
Neyse, arkadaş radyoyu açtı. Hakikaten bize göre çok eğlenceli şeyler dinliyoruz ve çerez yiyoruz.
Arkadaşın annesi çay getirdi. Çayları içerken sigaralar çıktı. Sigaraları yaktık (bazıları önceden içiyorlardı bazıları da o günün hatırına! yaktılar.) Kış günü, kapı pencere kapalı . Odamız küçük olduğundan acaip bir duman kapladı odayı. Bir ara arkadaşın annesi geldi. Kapıyı açar açmaz sigara dumanı kapıdan dışarı hücum etti. Bize kızıp bir şeyler söyledi.
Bir arkadaş dedi ki:
“Karışma be… Bu gün yıl başı…”
Kadıncağız bir şey demeden gitti. Biz de kaldığımız yerden devam ettik.
Şimdi düşünüyorum da, elektriğin, televizyonun olmadığı, dış dünyaya neredeyse kapalı olan bir köyde bile bu kadar etkilenmişsek, Dünyadaki her şeyden anında haberdar olan gençlerimizin durumu nasıl olur?
İşimiz hiç de kolay değil…

Ali USLU- 31/12/2019- TAVŞANLI

FAKİRLİĞİNİZDEN UTANDIĞINIZ OLDU MU?


Fakir oluşunuzdan dolayı utandığınız oldu mu hiç?
Benim oldu...

 Aslında fakirliğimden değil de fakirliğimin ilan edilmesinden utanmıştım.

 Köyden okumak için ilçeye gelmiş bir öğrenciydim. Gittiğim okulun orta okul ve lisesi aynı binadaydı. Ortaokul 3. sınıfta (sekizinci sınıf) öğrenim gördüğüm yıl,(muhtemelen giysilerimin yıpranmışlığından olsa gerek) bir gün beni sınıftan idareye çağırdılar. Gittiğimde  yaklaşık otuz öğrencinin daha olduğunu gördüm.
Bir öğretmen eşliğinde bizi terzi dükkanına götürdüler. Ölçülerimiz alındı ve gönderildik.
Bir müddet sonra yine çağıp, pantolon ve ceketten oluşan  elbiselerimizi bizlere teslim ettiler. (Ceket farklı, pantolon farklı Sümerbank kumaşındandı)Tabi ki çok sevindim.
Ertesi gün, yeni elbisemi giyerek okuluma gittim. Okula gittiğimde yaklaşık otuz kişinin aynı renk elbiseyi giydiğini fark ettim
O zamanlar okul kıyafeti olarak, ceket, pantolon, gömlek ve kravat zorunlu idi fakat renkleri, desenleri serbest idi. Dolayısıyle herkesin farklı, farklı elbisesi varken otuz kişinin aynıydı ve bu çok dikkat çekiyordu.(Veya bana öyle gelmişti.)

Daha açık bir deyişle elbiselerimiz adeta "Biz fakiriz! Bize bundan dolayı yardım yapıldı" diye bağırıyordu. İşte o gün çok mahcup olmuştum.
Eve vardığımda  tekrar önceki giysilerimi giydim. O yıl bir daha verilen elbiseyi  okulda hiç giyemedim.
Ta ki, liseyi Kütahya'da okuduğum için ertesi yıl giyebildim.(O zaman da ceketin kolları biraz kısa gelmişti)
 Bu olayın bendeki etkisi ne kadar büyük olmuş ki, daha sonraki elbiselerimin pek azının rengini/desenini hatırlarken  o utandığım elbisenin her şeyini hala hatırlarım.
Yine bu olayın etkisiyle olsa gerek, ne zaman yoksullara açıktan yardım yapıldığını görsem içim acır, kendimi kötü hissederim.

Bu olayı hatırlayıp yazmama şu durum sebep oldu.
İki hafta kadar önce bir vesile ile Ressam Abdullah Taktak orta okuluna gitmiştim.
Okul Müdürü Sayın Abdullah Öztürk Beyin odasında sohbet ederken, konu öğrencilere yapılan yardımlara geldi.
Geçen Ramazan ayında, bazı hayırseverlerin, fakir öğrencilere verilmek üzere para ve erzak yardımında bulunduklarını, bu yardımları, bazı gönüllü idareci ve öğretmenlerle akşamdan sonra öğrencilerin evlerine arabalarıyla bıraktıklarını anlattı.
Çok duygulandım ve bu duyarlı davranıştan dolayı kendilerini tebrik ettim.

Rabbimiz yoksullara yardım etmeyi emir ve tavsiye eder fakat, bunu onların onurlarını kırmadan yapılmasını da belirtir.
"Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü incitmeyen kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir." (Bakara : 262)
Ayrıca Peygamber Efendimiz, yardım yaparken  adeta sağ elin verdiğini sol eli görmeyecek biçimde davrananları müjdelemiştir.
Yardım yaparken veya yapılan yardımlara aracılık yaparken onların incinmesine sebep olacak tutum davranışlardan kaçınalım.
   Ali USLU- 4 ARALIK / 2019

SİZ ALİ USLU'SUNUZ DEĞİL Mİ?



2002 yılı Ramazan ayında okuluma; o zamanki ismiyle Belediye İlköğretim Okulu'na gidiyorum. Yolumu kısaltmak için otogardan karşıya geçeceğim.

Kıyafeti biraz yıpranmış tanımadığım orta yaşın biraz üzerinde gösteren bir bayan beni görünce beklememi isteyen bir işaret yaptı. Gelirken hafif aksak yürüyordu.

Malum Ramazan aylarında otogarlarda yardım isteyen dilenciler çoğalır. Ben de bunlardan olduğunu düşünerek, derse yetişmem gerektiğinden beklememek için elimi cebime attım ve bozuk para aldım, hemen verip gitmek istiyordum. Belki ihtiyaç sahibidir diye düşünüyorum.

Allah’tan kadın yanıma gelmeden “Siz, Ali Uslu’sunuz değil mi?” dedi. “Evet” deyince, oğlunun selamı olduğunu, oğlunun üniversitede okuduğunu, orta okulda çocuğunun dersine girdiğimi, çocuğunun beni çok sevdiğini vs. söyledi. Çocuğunun yetişmesindeki katkımdan dolayı teşekkür etti.

Çocuğun bana özel selamı var mıydı bilmiyorum. Belki de bu mazlum Anadolu kadını çocuğunun iyi bir fakültede okuma sevincini, öğrencim olduğu için benimle paylaşmak istemişti.
Beni asıl ilgilendiren şey ise önyargılarımızın bizi ne hale getirdiği oldu.


İyiki kadın konuşmadan para vermeye kalkmadım.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net
 


Yoksa hatamı nasıl telafi edebilirdim ki?

PEJMÜRDE ELBİSELİ ADAM

PEJMÜRDE ELBİSELİ ADAM

Ankara'da öğrenciyken kış aylarında tren yolculuğunu tercih ederdim. Ankara'dan Tavşanlı’ya trenle geldiğim yolculuğun birinde numaralı yerlerde bilet kalmadığından numarasız bilet almıştım. Numarasızların oturduğu kompartımanların birisine oturdum. Burası karşılıklı oturulan dörderden sekiz kişilikti bir odacıktı. Dört kişi oturulduğunda biraz sıkışık oturulduğundan yolcular genelde üç kişi oturmayı tercih ediyorlardı.

Önceki yolculuklardan tecrübem vardı. Dışarıdan biri gelince insanlar genelde üç kişi de olsalar oturuşunu değiştirmiyorlardı. Tabi numarasız yolcular oturacak yer bulamazsa koridorda ayakta gitmek durumunda kalıyorlardı. Yer arayanların bazıları, “Bak kardeşim boş yer var” dese bile, utanmadan” lavaboya gitti, gelecek” gibi sözler söyleniyor, perdeler çekiliyor ve rahatsız edilmemek için kapıya arkadan zincir takılıyordu. Kapıyı vuran olursa “dolu..” diyerek kapı açılmıyordu. Böyle durumlarda empati yapar ve rahatsız olurdum çünkü sevgili Peygamberimiz:

"Sizden biriniz kendisi için sevdiği istediği şeyleri din kardeşi için de istemedikçe (olgun) mü'min olamaz". Buyurmuştu

Ayrıca, yalan söylemeyi dinimiz kesinlikle yasaklamıştı. Oysa bu insanlar kendileri biraz rahat oturabilmek için yalan söylüyorlar ve başka yolcuların soğuk koridorda ayakta yolculuk yapmalarına razı olabiliyorlardı.

Tiren Eskişehir'de durduğunda inenler binenler oldu. Ayaktaki yolcular kompartımanlara bakıyor ve yer arıyorlardı. Bulunduğum kompartımanda üçerden altı kişi bulunuyorduk. İçeri biraz pejmürde giysileri bulunan, 65 yaşlarında gözüken bir bey girdi. Yer olup olmadığını sordu. İçeridekiler “dolu” falan derlerken ben hemen sıkışarak “buyurun” dedim, diğerleri itiraz edemediler.

Yolda giderken biraz hal hatır sordum. Yer gösterdiğim için o bey memnun olmuştu. Hayatını kısaca anlattı. Dinlediğimde şaşkınlık yaşadım.

Gençliğinde subaymış. Komutanı bunu çok sevdiği için kızıyla evlendirmiş. Dört tane çocukları varmış. Eşini ve çocuklarını çok seviyormuş ve birlikte çok mutluymuşlar. Van’da görev yaparken ailesiyle birlikte Van’da (veya ilçelerinde) yaşıyormuş. Görev için başka bir ildeyken orada deprem olmuş. Döndüğünde eşinin ve çocuklarının hayatını kaybettiğini görmüş.

“İşte o gündür bu gündür böyleyim” dedi.

"Başınız sağ olsun" dedim. "Sizler sağ olun" dedi.

Lokman suresinin son ayetindeki bilgileri düşündüm.

“…Hiç kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini)bilemez.

….Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.


MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...