
Derviş, arada bir arayıp hal hatır sorduğu bürokrat arkadaşını telefonla aradı. Telefon cevap vermedi. Her zamanki gibi müsait olduğunda döner diye beklerken sekreteri cevaben aradı. "... Beyin toplantıya gittiğini, önemli bir durum varsa kendisinin ilgileneceğini" belirtti. Derviş, artık hal-hatır sormak için arkadaşını aramaması gerektiğini anladı ve öyle yaptı.
Dervişin zihni gerilere çook gerilere gitti. ilkokul, ortaokul ve liseyi birlikte okumuşlardı. Aralarındaki samimiyet ancak dostluk ile ifade edilebilirdi. İlk okul üçüncü sınıftan itibaren lise sona kadar aynı sıra ve masayı paylaşmışlar, okul harici zamanlarının çoğunluğunu birlikte geçirmişlerdi. Öyle ki akşam yemeklerini bazen birinde bazen de öbürlerinde yerlerdi. Üniversite sınavına girmeden aynı tercihleri aynı sıraya göre yapmışlar (o zamanlar sınava girmeden tercihler yapılırdı) ve üniversiteyi de aynı fakültelerde okumayı hedeflemişlerdi. Sınav sonuçları geldiğinde ise farklı illerdeki fakülteleri kazandıklarını öğrenip ikisi de üzülmüşlerdi. Fakat üniversitede farklı illerde olmalarına rağmen irtibatları en sıkı şekilde devam etmişti.
Arkadaşı fakülteden sonra bürokratlığa atanmıştı. Alt seviyede bürokrat iken irtibatları ve samimiyetleri yine devam etmişti. Birbirlerini haftada en az bir kez telefonla arayıp hal hatır sorarlardı.
Bir gün dervişe bir tanıdığı gelip, derdini anlattı. Hakikaten mağdur durumdaydı. Derviş, bunu bürokrat arkadaşının halledebileceğini, O halledemese bile halledecek bir tanıdığı olacağını düşündü. Telefon açtı. Telefon çaldığı halde cevap vermedi. Mutlaka dönerler diye düşündü derviş. Akşama kadar umutla bekledi. Her telefon çalışında arkadaşından geliyordur diye düşündü fakat, dönen olmadı
Üç gün sonra tekrar aradı yine aynı durumla karşılaştı. Derviş artık arkadaş olduğu kişiyle arkadaş kalamadıklarını iyice hissetti.Dervişin zihni gerilere çook gerilere gitti. ilkokul, ortaokul ve liseyi birlikte okumuşlardı. Aralarındaki samimiyet ancak dostluk ile ifade edilebilirdi. İlk okul üçüncü sınıftan itibaren lise sona kadar aynı sıra ve masayı paylaşmışlar, okul harici zamanlarının çoğunluğunu birlikte geçirmişlerdi. Öyle ki akşam yemeklerini bazen birinde bazen de öbürlerinde yerlerdi. Üniversite sınavına girmeden aynı tercihleri aynı sıraya göre yapmışlar (o zamanlar sınava girmeden tercihler yapılırdı) ve üniversiteyi de aynı fakültelerde okumayı hedeflemişlerdi. Sınav sonuçları geldiğinde ise farklı illerdeki fakülteleri kazandıklarını öğrenip ikisi de üzülmüşlerdi. Fakat üniversitede farklı illerde olmalarına rağmen irtibatları en sıkı şekilde devam etmişti.
Arkadaşı fakülteden sonra bürokratlığa atanmıştı. Alt seviyede bürokrat iken irtibatları ve samimiyetleri yine devam etmişti. Birbirlerini haftada en az bir kez telefonla arayıp hal hatır sorarlardı.
Aradan zaman geçmiş, arkadaşı üst düzey
bürokratlığa getirmişti. İlk zamanlar birbirlerini arayıp sorarlarken zamanla aramaların tek
taraflı hale dönüştüğünü fark etmişti derviş. Her seferinde derviş arıyor arkadaşı
sadece cevap veriyordu.
"Demek ki işleri git gide yoğunlaşıyor "diye düşünmüştü. Eee kolay değildi. Sorumluluğu artmıştı.
"Demek ki işleri git gide yoğunlaşıyor "diye düşünmüştü. Eee kolay değildi. Sorumluluğu artmıştı.
Aradan üç ay
daha geçmişti ki derviş bir şey daha fark etti. Arkadaşıyla konuşma süreleri
git gide azalıyordu. Daha çok derviş soruyor arkadaşı cevaplıyor, arkadaşı
dervişe pek sormuyordu. Derviş acaba işlerine engel mi oluyorum diye düşünmüş ve
önceleri iki haftaya, sonra üç haftaya, sonra da bir aya çıkarmıştı aramalarını.Telefon konuşmaları da eski
samimiyetini kaybetmiş, baya bi resmiyet kazanmıştı.
Derviş, gerek gazetelerden gerekse sosyal
medyadan arkadaşının çevresinin ve ilgi alanlarının değiştiğini öğrendiğinde
meseleyi kavramaya başlamıştı. Herkes emsaliyle müşerref olmalıydı!. Arada mevki
olarak büyük uçurumlar oluşmuştu!
Oysa derviş de arkadaşı da makam ve mevkileri
insanlara hizmet aracı olarak görürler
bunların önemsiz olduğunu düşünürlerdi.
"Demek ki makamların değişmesiyle
insanın çevresi ve düşünceleri değişebiliyormuş." demişti kendi kendine.
Bayramlarda ve özel günlerde arkadaşından mesajlar geliyordu gelmesine de, mesajın toplu mesaj olduğu belliydi. Derviş de nezaketen cevap yazıyordu.
Bir gün caminin yanındaki çay ocağında çay içerken yan masadakilerin arkadaşı hakkında konuşmaları dikkatini çekti. Arkadaşı bir kaç gün önce il ve ilçeye gelmiş bir dizi toplantıya katılmış ve dönmüştü. O an içinin acıdığını hissetti derviş.
Bir gün caminin yanındaki çay ocağında çay içerken yan masadakilerin arkadaşı hakkında konuşmaları dikkatini çekti. Arkadaşı bir kaç gün önce il ve ilçeye gelmiş bir dizi toplantıya katılmış ve dönmüştü. O an içinin acıdığını hissetti derviş.
Nasıl
olurdu? Bir zamanlar bir birlerini her gün arayıp soran görmediklerinde özleyen,
buluştuklarında uzun süre sohbet eden arkadaşı ilçeye geliyor ve haber dahi
vermiyordu. Kalbindeki son şeylerin de koptuğunu hissetti derviş.
Bundan sonra hiç arayıp sormadı, fakat medyadan ve sosyal medyadan az da olsa takip ediyordu.
Bir gece dua ederken duasının bir bölümünde isim isim dua ettiği arkadaşlarının arasında bürokratın olmadığını fark etti. Bunu bilinçli mi yapmıştı? Ne kadar zamandan beri bu böyleydi hatırlayamadı. Halbuki ilk sıralarda onun ismini sayardı dualarında...
Aradan bir kaç yıl daha geçti. Arkadaşı bürokraside biraz daha yükselmiş ve toplumun çoğunluğu tarafından tanınır hale gelmişti. Medyada daha sık görünüyor, röportajları haber kanallarında yayınlanıyordu. İlçede ondan bahsedilirken geleceğin bakanları arasında olması gerektiği bile konuşuluyordu.
Bir gün bir gazetede arkadaşı aleyhine yazı gördü. Dikkatle inceledi. Arkadaşı, görevini kötüye kullanmakla itham ediliyordu. Birilerine haksız çıkar sağladığından bahsediliyor bunun için ne kadar menfaat temin ettiği vs. suçlamalar devam ediyordu. Ertesi gün daha fazla gazetede, TV kanallarında konuyla ilgili haberler geçmeye başladı. Sosyal medyada bazıları tarafından adeta linç edilmeye çalışıyordu. Derviş bu duruma çok üzüldü.
Arkadaşı gerçekten görevi kötüye mi kullanmıştı? Yoksa güvendiği elemanlar farkına varmadan ona imza mı attırmışlardı? Yani ihmal mi vardı? Veya birilerinin işine gelmediğinden iftira mı atılıyordu?
Bunların hepsi de ihtimal dahilindeydi ve dervişin bunu bilmesi mümkün değildi. Her kafadan bir ses çıkıyor hangi haberin doğru olduğu bilinmiyordu. Derviş arkadaşı hakkında yine de hüsn-i zanda bulundu.
Bir sabah, arkadaşının bürokratlıktan alındığını ve pasif bir göreve alındığını öğrendi gazetelerden.
İçini yokladı. Bu şekilde bitmesine üzüldüğünü hissetti. Fakat arayıp bir geçmiş olsun demek içinden gelmedi.
Arkadaşının bürokratlığının sona ermesiyle çevresi de birden değişmeye daha doğrusu boşalmaya başladı. Daha önce ona gözükmek ve onunla selamlaşmak için özel gayret gösteren kişiler ya zoraki selam veriyorlar ya da görmezden geliyorlardı. Gittiği yerlerde de artık özel muamele ve ilgi görmüyor sıradan vatandaş muamelesi yapılıyordu.
İlgiye ve saygıya alışmış bürokrata bu durum çok ağır geldi. Atandığı görev zaten kızak bir görevdi. Yaptığı bir iş yoktu. Bir hafta uğramasa kimse arayıp sormazdı.
Biraz kendine gelince memleketine gidip kafayı toplamayı düşündü. İlçesine geldiğinde de kendisine duyulan eski saygı ve hürmetin olmadığını fark etti.
Birden eski günler geldi aklına ,mutlu günler.... dervişle geçirdiği günler. Doğru dervişin evine gitti. Derviş onu güzel karşıladı. Fakat "hoş geldiniz ...bey" diye gayet resmi bir hitapla karşıladı. Tanıdı bir amirle konuşuyormuş gibi konuştu derviş. Daha doğrusu fazla konuşmadı. Nasılsınız, geçmiş olsun, üzüldüm gibi kısa cümlelerle birkaç cümle söyledi.
Arkadaşı dayanamadı. Yoksa sende mi inandın iftiralara? Niye soğuk davranıyorsun? Bizler dost değil miydik? diye sordu.
Derviş acı acı gülümsedi. Bakın ...bey! Sizinle kaç senedir irtibatımız yok biliyor musunuz? diye cevapladı.
Arkadaşı, işlerinin yoğunluğunu falan söyledi. Fakat kendisi de inanmıyordu söylediğine.
Derviş arkadaşının yüzüne biraz acıma hissiyle baktı, başını eğdi ve dedi ki.
"Biz dostlarımıza dost kalabildiklerimize elbette güveniriz.
Toprağı severim, zaten toprak olacağız. Lakin bize teyemmüm toprağı muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz". Sonra sustu bir daha konuşmadı. Arkadaşı toprak meselesini pek anlayamadı. Ne alakası vardı dostlukla toprağın. Zaten toprakla ilgili bir mesele de geçmemişti aralarında. "Acaba psikolojik problem mi yaşıyor derviş" diye düşündü. Aradığı samimiyeti ve ilgiyi göremeyip müsaade isteyip ayrıldı.
Yolda dervişin konuştuğu toprak mevzusunu düşündü hep. teyemmüm toprağını. Sonra birden kafasında bir şeyler ışıldadı.
Teyemmüm temiz topraktan alınırdı. Fakat ne zaman alınırdı? Su olmadığı durumlarda. Abdest almak için asıl olan suydu. Su olduğunda kimse teyemmüm için toprak aramazdı.
Arkadaşı bunu anladığında, bürokrat olduktan sonra çevresinin nasıl değiştiğini ve samimi arkadaşı dervişle irtibatın önce azalıp sonra koptuğunu bunu da kendisi tarafından yapıldığını hatırladı. Yaptıklarından utandı. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.
Evet dostum sen teyemmüm toprağı değilsin. Sen belki en kaliteli sular arasındasın. Fakat makam-mevki beni sarhoş etti. Öyle ki sahte dost ile gerçeğini ayıramaz olduk. Ta ki sarhoşluktan ayana kadar.
Bundan sonra hiç arayıp sormadı, fakat medyadan ve sosyal medyadan az da olsa takip ediyordu.
Bir gece dua ederken duasının bir bölümünde isim isim dua ettiği arkadaşlarının arasında bürokratın olmadığını fark etti. Bunu bilinçli mi yapmıştı? Ne kadar zamandan beri bu böyleydi hatırlayamadı. Halbuki ilk sıralarda onun ismini sayardı dualarında...
Aradan bir kaç yıl daha geçti. Arkadaşı bürokraside biraz daha yükselmiş ve toplumun çoğunluğu tarafından tanınır hale gelmişti. Medyada daha sık görünüyor, röportajları haber kanallarında yayınlanıyordu. İlçede ondan bahsedilirken geleceğin bakanları arasında olması gerektiği bile konuşuluyordu.
Bir gün bir gazetede arkadaşı aleyhine yazı gördü. Dikkatle inceledi. Arkadaşı, görevini kötüye kullanmakla itham ediliyordu. Birilerine haksız çıkar sağladığından bahsediliyor bunun için ne kadar menfaat temin ettiği vs. suçlamalar devam ediyordu. Ertesi gün daha fazla gazetede, TV kanallarında konuyla ilgili haberler geçmeye başladı. Sosyal medyada bazıları tarafından adeta linç edilmeye çalışıyordu. Derviş bu duruma çok üzüldü.
Arkadaşı gerçekten görevi kötüye mi kullanmıştı? Yoksa güvendiği elemanlar farkına varmadan ona imza mı attırmışlardı? Yani ihmal mi vardı? Veya birilerinin işine gelmediğinden iftira mı atılıyordu?
Bunların hepsi de ihtimal dahilindeydi ve dervişin bunu bilmesi mümkün değildi. Her kafadan bir ses çıkıyor hangi haberin doğru olduğu bilinmiyordu. Derviş arkadaşı hakkında yine de hüsn-i zanda bulundu.
Bir sabah, arkadaşının bürokratlıktan alındığını ve pasif bir göreve alındığını öğrendi gazetelerden.
İçini yokladı. Bu şekilde bitmesine üzüldüğünü hissetti. Fakat arayıp bir geçmiş olsun demek içinden gelmedi.
Arkadaşının bürokratlığının sona ermesiyle çevresi de birden değişmeye daha doğrusu boşalmaya başladı. Daha önce ona gözükmek ve onunla selamlaşmak için özel gayret gösteren kişiler ya zoraki selam veriyorlar ya da görmezden geliyorlardı. Gittiği yerlerde de artık özel muamele ve ilgi görmüyor sıradan vatandaş muamelesi yapılıyordu.
İlgiye ve saygıya alışmış bürokrata bu durum çok ağır geldi. Atandığı görev zaten kızak bir görevdi. Yaptığı bir iş yoktu. Bir hafta uğramasa kimse arayıp sormazdı.
Biraz kendine gelince memleketine gidip kafayı toplamayı düşündü. İlçesine geldiğinde de kendisine duyulan eski saygı ve hürmetin olmadığını fark etti.
Birden eski günler geldi aklına ,mutlu günler.... dervişle geçirdiği günler. Doğru dervişin evine gitti. Derviş onu güzel karşıladı. Fakat "hoş geldiniz ...bey" diye gayet resmi bir hitapla karşıladı. Tanıdı bir amirle konuşuyormuş gibi konuştu derviş. Daha doğrusu fazla konuşmadı. Nasılsınız, geçmiş olsun, üzüldüm gibi kısa cümlelerle birkaç cümle söyledi.
Arkadaşı dayanamadı. Yoksa sende mi inandın iftiralara? Niye soğuk davranıyorsun? Bizler dost değil miydik? diye sordu.
Derviş acı acı gülümsedi. Bakın ...bey! Sizinle kaç senedir irtibatımız yok biliyor musunuz? diye cevapladı.
Arkadaşı, işlerinin yoğunluğunu falan söyledi. Fakat kendisi de inanmıyordu söylediğine.
Derviş arkadaşının yüzüne biraz acıma hissiyle baktı, başını eğdi ve dedi ki.
"Biz dostlarımıza dost kalabildiklerimize elbette güveniriz.
Toprağı severim, zaten toprak olacağız. Lakin bize teyemmüm toprağı muamelesi yapılmasını kabul edemeyiz". Sonra sustu bir daha konuşmadı. Arkadaşı toprak meselesini pek anlayamadı. Ne alakası vardı dostlukla toprağın. Zaten toprakla ilgili bir mesele de geçmemişti aralarında. "Acaba psikolojik problem mi yaşıyor derviş" diye düşündü. Aradığı samimiyeti ve ilgiyi göremeyip müsaade isteyip ayrıldı.
Yolda dervişin konuştuğu toprak mevzusunu düşündü hep. teyemmüm toprağını. Sonra birden kafasında bir şeyler ışıldadı.
Teyemmüm temiz topraktan alınırdı. Fakat ne zaman alınırdı? Su olmadığı durumlarda. Abdest almak için asıl olan suydu. Su olduğunda kimse teyemmüm için toprak aramazdı.
Arkadaşı bunu anladığında, bürokrat olduktan sonra çevresinin nasıl değiştiğini ve samimi arkadaşı dervişle irtibatın önce azalıp sonra koptuğunu bunu da kendisi tarafından yapıldığını hatırladı. Yaptıklarından utandı. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.
Evet dostum sen teyemmüm toprağı değilsin. Sen belki en kaliteli sular arasındasın. Fakat makam-mevki beni sarhoş etti. Öyle ki sahte dost ile gerçeğini ayıramaz olduk. Ta ki sarhoşluktan ayana kadar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder