يُؤْتِي
الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ
وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
"Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar." (Bakara; 269)
HİKMET NEDİR
…En genel
anlamda hikmet, fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel
bilginin ve her faydalı işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik
ilimlerle ilişkisi, teorik ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya
amele tahsisi de ilimden daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme
yöneliktir. Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve
ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı
mânâsını teşkil eder. Bütün bunlardan dolayı hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü
çeşitli anlamlarla tefsir edilmiştir:"Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar." (Bakara; 269)
HİKMET NEDİR
2- Hikmet hem bilgi, hem de iştir:
Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu ikisini birlikte yürütemeyene hakîm
denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti böyle anlamışlardır.
Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi) demektir. Yani bir
şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık kazandırmak için genel olarak
"ilimde ve amelde ihkâm ve itkan" veya "tahkîk-i ilim ve ihkâm-ı
amel" tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği yakîniyet derecesiyle,
amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla ilgilidir. Bu önceki tarif
bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir
özellikler taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket de bilimsel temellere dayalı olan
ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir. Hasılı
hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği sonucu fiil sahasına çıkması ve
o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır. Bir başka deyişle hikmet,
ilim ile sanatın birleşmesidir.
3-
Hikmet; ilim ve fıkıh demektir (Mücahid). Bu tarif öncekilerden başka bir şeymiş gibi kabul
edilebilirse de öyle değildir. Fıkıh kelimesi esas itibariyle hikmet
kelimesinden çok farklı bir anlam taşımaz, aslında bu ikisi birbirinin benzeri
gibidir. Mesela: "şunun hikmeti veya sırrı veya ruhu veya hakikatı
şudur" demek yerine, "fıkhı şudur" denilir. Hikmet gibi
fıkıh da birçok yönden ve ayrıntılı sebepler bakımından derin bilgi ve
faydalı iş anlamına gelir. Lügat anlamıyla fıkıh, amaç ve maksadı kavramak demektir.
O halde ilim katıksız bilgiyi, fıkıh o bilginin amacını anlamaktır ki, bu
anlam, işi de içine alır. "Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih
kılar." hadisi şerifi dahi, bu âyetteki hikmetten maksadın fıkıh olduğunu
ortaya koyacak bir delil olarak gösterilebilir. Dinde fıkıh ise, dinin
amaçlarını kavramak demek olur ki, bunun hakikatı da insanoğlunun kendi
yararına veya zararına olan hükümleri, haklarını ve görevlerini bilme
melekesidir. Bu da kendi kendini ve Allah katında kendisiyle ilgili olan hüküm
ve kuralları tanıması ve ona göre görev bilerek yapması ve bu gücü kendinde
bulmasıdır. Şu halde fıkhı olmayan ne kadar bilgili olursa olsun hakîm olamaz.
Bu tarife göre, şu da muhakkaktır ki, fıkıhtan başka ilmi olmayanlara da hakîm
denilemiyecektir. Gerçekten de fakih olabilmek için fıkhın dayandığı temellerin
neler olduğunu da bilmek şarttır. Bu da bütün ilim dallarıyla ilişkilidir.
Fıkıh hem nazarî (teorik), hem amelî (pratik) yanları olan bir ilim olduğu
gibi, bir bakıma bildiğini yaşama işiyle de yakından ilgili bir ilimdir. Yani
ilmi ile amel etmeyene gerçek anlamda fakih adı verilemez. Bundan dolayı ilim,
tevhid ilmi ve akaid gibi usûle ait, fıkıh da fürû' ve amele ait kabul edilince
bu tarif, hikmet-i nazariye (nazarî hikmet) ve hikmet-i ameliyenin (amelî
hikmet) tamamına uygun düşmüş olur ki; hasılı hikmet usûl ve fürû'u, ilkeleri
ve amaçları, özündeki bütün incelikleriyle bilip ne yapacağını tayin etmek ve
bu bilgilerin gereğiyle amel etmek anlamına gelir. Ancak fıkıhta, yalnızca
bilgi söz konusu edilirse o zaman bu tarif, hemen aşağıda gelecek olan dördüncü
tarif gibi olur.
4- Hikmet
varlıkların özündeki mânâları anlamaktır (İbrahim Neha'î). Mânâlar, âyân
(cevher) karşılığı olduktan başka, erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin dilinde
"sebep ve illet" kelimesi yerine kullanılmakla etkili özellikler,
sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve amaçlar demek olacağından bunun
özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o gerçeğin gerektirdiği özellikleri
tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o özelliğin değişik amaçlara nasıl
yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini
ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demek
olur. Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve hikmeti yalnızca bilgi
yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü iş ve
hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya çıkar. Fakat bilmeyi
ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp kavram ve kapsamını
genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek ve anlamak demek,
mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup tümevarım metodunu da dile getirmiş
olur. Bununla beraber "vav" tertip anlamını gerektirmeyeceğinden,
aksine bir anlama da ihtimali vardır. Buraya kadar verdiğimiz bilgilerin
hiçbiri Allah'ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili değildir. Zira
Allah'ın ilmine ve hikmetine "fıkıh" denilemiyeceği gibi,
"ma'rifet ve anlamak" da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki
bir bilgisizliği de îma ederler. Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz,
işin özünü kavramak da şarttır. Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını
kavramaktır. Eğer bu tarife amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir
hikmetin sahibinin, her şeyi yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen
hikmet sözüne uygun düşmezdi. Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet,
Allah'ın sıfatının tarifinde sakınca doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve
fenlerin bir temele irca edilmesiyle hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî
hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye uygun düşer. Meşhur olduğu üzere,
hikmet bilgisinin "Varlıkların hakikatını tanımak" diye tarif
edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha dar anlamlıdır.
Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına almaz. Lâkin
insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? Her şeyden önce marifet ve
anlamak bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa belki bu tarif
gerçeği ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu anlamda bir hikmet
bilgisi peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir. Gerçekten de Kur'ân'ın
birçok yerinde "hikmet" peygamberlik kavramıyla birlikte
bulunmaktadır ve çoğu zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim tefsir
âlimlerinden Süddî bu âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira
peygamberlik hem ilmî, hem amelî yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en
yüksek mertebesini ifade eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, "Tehâfüt"
adlı eserinde, "Her peygamber hakîmdir, fakat her hakîm peygamber
değildir." diyerek bu hikmeti tarif etmiştir.
5-
Hikmet, Allah'ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de anlamak için
kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da daha geniş bir
anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı bırakmaktadır.
6-
Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber diğer tariflerin ortak
yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı anlamaktır. Mutezile bunu
anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de doğrusu anlama yeteneği
değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de Allah'ın ihsanıdır. Anlaması
olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti yalnızca bilgi
özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca amelî değeri ile
ele alanlar da vardır. Şöyle ki:
7-
Hikmet, icad demektir (Ta'rifat-ı Seyyid'den). Hikmet sebep ve illetlere irca
edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve icad
etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden önce
Allah'ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak yalnızca
Allah'ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak
değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve
maslahatları da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece
birinci eser, ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin
etkisine doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş
bir halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna "sünnetullah"
(Allah'ın sünneti) adı verilir. İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin
içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de "Sünnet-i
muhkeme"dir. Hakk'ın nizamı, Hakk'ın şeriati, Hakk'ın dini ve bunlara
uymak, uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet
hep hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte bu
yüzdendir ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler
bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan
bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış
görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan
eylemiştir. Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse
de ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda O'nun
bir vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.
Özetleyecek
olursak, Fahruddin Razî'nin beyanına göre, bu mânâca Allah'ın hikmeti, her
zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek olduğu gibi,
kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti de başka
kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah denilen
kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir. Yani
sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler
ortaya koymasıdır.
Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım sebeplere bağlı olarak
ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif ve icadlar ortaya
koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup öyle sanırlarsa, ilim
açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde takılıp kalmış
olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve hikmet ehlinden
olamazlar.
8-
Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı
açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî hikmeti, ilâhî sıfatları
topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi yerine koymak denildiği
zaman, cüz'î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların hikmet özelliği için de
geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı, yaratılış anındaki ilk
yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki yerinin ne olduğunu keşfedip
kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür. Bununla beraber bu tarif,
hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli varlıkların yerini ve değerini anlamanın
gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı, hiçbir sıra ve düzen
gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına çıkmak olur. Bununla
beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların ne gibi düzenlemeler
yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak üzere meşhur olmuştur.
Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî hikmet denilen ahlâk ilmi,
ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline dayandıran bu mânâyı
almışdır.
9- Hikmet
güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği ve iyiliği hedef tuttuğu ve
bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan ilerlemeyi gerektirdiği ifade
ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke ve bir huy olduğu kesin demektir. "Sonucu
iyilik olan işi yapmaktır." şeklindeki tarifi de buna çok yakın bir
tariftir.10- Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye çalışmasıdır ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan, ikram ve ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün olur. Fahruddin Razî'nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu tarife bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, "Hepiniz çobansınız ve her çoban sürüsünden sorumludur." hadîsi şerifinin anlamı derinden derine düşünülürse, kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif, daha ziyade hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.
11-
Hikmet, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî'ye
aittir. Nitekim bir
hadîsi şerifte, "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın." buyurulmuştur.
Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn Sûresinde
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz hakkında, "Doğrusu sen
büyük bir ahlâk üzere yaratıldın." (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de
bunun canlı bir örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı
verilen şeyin Kur'ân ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. "Ben
ahlâk yüceliklerini kemale erdirmek için gönderildim." hadîsi şerifi
gereğince Hazret-i Peygamber'in peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu
noktada toplanmıştır. Şüphe yok ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim böyle
bir ahlâklanmanın öğelerinden değilse bile şartlarındandır. "Bunu ancak
üstün akıllılar anlayabilir." meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama
getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere
ele alınmış olması da bundan ileri gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile
sonuçlar, ilkeler ile amaçlar arasındaki inceliklere ve ilişkilere dönük olan
gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki sebep sonuç düzeni içinde görmek ve
göstermek bakımından, ilk tariflerde dile getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve
amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet diye tarif olunduğu zaman, hemen hemen
bütün tarifler gözetilmiş olur. Bunun gibi sebep durumunda olan birinci şıkkın
varlıkta da önceliği olduğuna göre ilim ile; sonra bu ilişkiden maksadın sonuç
ve amaç olması, varlıkta sonra gelen amacın bilgide önceliği bulunması
bakımından "amel" ile tarif edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak
tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini ve bu ilişkide kötülükleri önlemek
ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek durumunda olan hikmet, sonuçta
amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme, aynı şekilde ilimden etkilenmeyen
amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde etmek değil de kötülüğü hedef tutan
kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz.
Bir bilgiye hikmet denebilmesi için üzerinde faydalı bir işin eserinin
görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete hikmet adı verilmesi de hem ilmî
temellere dayanması ve ilmin gereklerine uygun olarak ortaya konması, hem de
kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması gerekir. Bundan dolayı, uygulama alanı
olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere
bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî
hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi vardır, ne de tesadüfe dayanan bir
hareket, bir oluş. Bundan dolayıdır ki, sebepler düzenine dayalı olarak
kurulmuş olan bilginin hakikatı, tesadüf eder. Çünkü tesadüf, gerçeğe ve
bilinene göre değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe göre tesadüftür. Tesadüf
nazariyesi daima bilgisizlik nazariyesidir. Böyle olduğu içindir ki, varlığın
başlangıcı konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan tabiat nazariyesi,
tabiatın ilk başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş, her yönüyle ilim
dışıdır. Ve bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen bir cehalet
nazariyesidir. Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün yücelikleri bir
bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde hikmet nasıl
olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık kesinlikle
ilme, ilim de "âlim-i kül" (herşeyi bilen) ve "hakîm-i
mutlak" (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen
hikmet, mutlak hakîm olan Allah'ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve insandaki
hikmetin temeli de işte O'na iman etmek, O'nu tanımaktır. İnsan hikmetinin
amacı da O'nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve kurallarını ve
sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona uygun davranmak,
onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı yapmaktır.
Demek ki ilk sebep olan Allahü teâlâ ile yaratılmışlardan her birinin iki türlü
ilişkisi vardır. Birisi O'na, doğrudan doğruya O'na bağlanan sebep ilişkisidir
ki, her şeyin kendine mahsus olan özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep
ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz,
ferdî özelliği ve ferdî kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta,
müminin Allah'a tevekkülünün, yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir.
Burada akıl değil, yalnızca iman hakimdir.
Diğeri ise
şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp giden bir
sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar birbirlerine
tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu itibariyle Allah'a
dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır.
İnsanoğlunun hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve
bağlantının gözetilmesine uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği
takdirde akıl ile kalb birleşecek ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve
insan-ı kâmil olanlar ebediyete kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına nail
olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden bilmezler ve kendilerine mal
etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli, ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak
tanırlar. Nitekim Hazret-i İbrahim ölüyü diriltme sırrına erdiği halde,
"Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum." demedi de "Rabbim
diriltiyor, Rabbim öldürüyor." (Bakara, 2/258) dedi. Halbuki Nemrud, bir
mülke nail olmakla, "Ben diriltirim, ben öldürürüm." şeklinde iddiaya
kalkıştı. "Üstün akıllılardan başkası düşünüp anlayamaz."
İnsanlarda
hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi, şeref ve güç
kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan doğruya Allah'a
dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb (kazanma,
çalışma) sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı olarak yine
ilâhî ihsan eseridir. "O dilediğine hikmeti verir." ifadesi, kayıtsız
şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ itibariyle
vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte
bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine
hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona
göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip iyiliği elde edecek bir hikmet ve
hakimiyet bahşeder. Hikmet ise bir sonuca birçok sebebin etkili olabileceğini
gerektirdiğinden "çok hayır" demek olur. Fakat bilgi ve anlayış, sağlam
iş için bir sebep ve şart olmakla beraber, yine tam ve yeterli bir sebep
değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi kesb ve
gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları
da hikmet açısından, bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu
şekilde her akıl sahibinin kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi
vardır. Her zaman insanoğlu, şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd
edebilmek için, işin başlangıcında aklını ve düşüncesini uyanık tutmak
zorundadır. Daha sonra bu düşünce ve o hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile
insanda bir meleke oluşturur ve nihayet insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile
ahlâklanır. Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir; dolayısıyla bildiği ve yaptığı
şeyler gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur. Şu halde düşünceyle pratik bilgiye
sebep olması bakımından, hikmetin ön şartı sayılabilir. Bunun için nazarî ilim,
hikmetin başlangıcı sayılarak "nazarî hikmet" adını almıştır. Lâkin
yalnızca nazarî bilgiye saplanıp kalmak, yolunu şeytana kestirmek demektir; bu
olsa olsa filozofluktur. Yani hikmetin kendisini değil, hikmetin lafını
etmektir. Sırf felsefe ile uğraşmanın ayıp sayılması da bundandır. Bunların pek
çoğunun sözü işine uymaz. O zaman sözü doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru
ise söylediği yanlış olacağından, bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar.
Bu tutumları yalnızca kendilerini perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan
çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık kavramının kapsamı içine girerler. Bundan
sakındırmak için, "Siz faydalı bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden
Allah'a sığınınız!" buyurulmuştur. İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif
ederken amelde ısrar etmeleri, bilgiyi abesle iştiğalden ayırt etmek ve faydalı
olanı elde etmek amacını gerçekleştirmek içindir. Zira ilim ve marifet pek
yüksek bir şey olmakla beraber, lafta ve uygulama dışı kaldıkça ya da
uygulamada onun tam zıddı ortaya kondukça, boşuna bir uğraştan başka bir şey
olmaz. Amel denilen şey olmasaydı, bilginin bilgi olduğu gerçekleşemezdi. Allah
ü Teâlâ bile kâinatı bilip de yaratmasaydı hikmeti mevcut olmazdı. Allah'ın
ahlâkı ile ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir. Buna karşılık diğer
bir kısım âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da ilimsiz amelin hikmet
olamayacağını bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi bir işi ve faaliyeti
hedef tutmayan, varlıkta gerçekleşmesi hayır hedefine yönelik olmayan ilme de
hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat ikisinin birleşmesindedir. O
halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri de onların birer yönden
açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim ile ameli, hikmetin birer
çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek gerekir. Yani hikmet
denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil; doğru bilgi ile doğru
hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına hikmet denilmesi mecaz, ya
da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı halde,
dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. Böylece akıldan sonra, anlamak ve
düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden önce nazarî bilginin dahi
insan hikmetinin bir cüz'ü değilse bile bir başlangıcı olacağı ve bunun mutlaka
pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli hedef tutması ve
"Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım."
(Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi, bilgiden kulluğa
geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin önemi anlaşılır
ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. Herhangi bir konuda nazarî bakımdan
derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına geçememek hüsran
demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif yönleriyle
varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve onlardan
düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır.
Kur'ân ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır. Kâinat bir
hâl, Kur'ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli görüp,
öncesini ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete ermelidir.
Şimdiki hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan öncesine ve
sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp kalmak,
baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun icabına
uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi hikmete
aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara
dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek ve
bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası
din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki hikmet çok
hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:
12-
Hikmet, Allah'ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım'dan Kuşeyrî).
13- Hikmet
Allah'a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî). Buraya kadar verdiğimiz bu onüç
tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami', ağyarını mânî bir şekilde anlamaya
yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek için şunları da göz önünde
bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda bulunmaktadır:
14- Hikmet
bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla kestirilir.
(Ebû Osman).
15- Doğru ve
hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni'l-Hüseyn).
16- Doğruya
iletmektir. (Fadıl).
17- Ruhların
sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).
18- Sebepsiz
işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı olmadan, Hak
teâlâ'dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve fesat
ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan işarettir.
19- Bütün
hallere hakkı tanık tutmaktır.
20- Din ve
dünya düzenidir.
21- Ledünnî
ilimdir.
22- İlham
vârid olması için sırrı saklamaktır.
23- Bunların
hepsidir.
Görülüyor ki
bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi kalbe
ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz konusu
edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları hesaba
katmamak doğru olmaz. Çünkü, "Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı)
olanlardan başkası anlayamaz." âyetindeki "lüb" kavramıyla aklın
bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin
kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın
akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına bir
göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri bulan
nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? Burada hayret verici
bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şey de işte nefsin bu
birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım sisteminin,
sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi; ruhanî kalb de
böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî kalb nasıl
periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini tekrarlıyor
ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu
bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın sürüp gitmesi
içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların merkezi olan
vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür. Her iki mânâsıyla hayatın kökü,
kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp
büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç
alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde "ruh-ı
emrî" ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî
nefeslerin çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade
eder. Buna ruh ilminde "kabz ve bast hali" adı verilir: "Allah
kabzeder, bast eder." (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın
inbisata (büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve
ferahlık, inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve
sıkıntı doğurur. İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş
içinde yok oluştan azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere
kavuşması, aldığı haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî
kabz, insan ruhuna bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu
tattırmak üzere, kalbi kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast
ise, bunun aksine kalbi kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun
içindir ki, insan kendi kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline
dönüşür ve acı duyar da kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak'dan
azıcık bir imdat almak için kıvrandıkça kıvranır. Hasılı hayat gerek dışta,
gerek içte Hak ile böyle sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin
sürüp gitmesi bir hastalık (melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de
sürüp gitmesi yine bir hastalıktır. İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm
demektir. Biri boğar, biri çatlatır. Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve
inbisatın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde
durmadan değişmesindedir. Geleceğe göre hikmet, ümitsizlik ile ümidin dengede
durmasında, ümitle korku arasında (beyne'l-havfi ve'r-reca) kurulan uyumdadır
ve bu uyumun sağlamlığındadır.
Hikmetin
mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada dolayısıyla
anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da genel
olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı
sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve sebebiyet, bir kötülüğü önlemek
veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders almayı
gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya
yönelik çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah'ın değişmez kanunları,
Peygamber'in sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur'ân, İncil. İşte bunların her
biri hikmetin çeşitli mânâlarından birer tanesidir.
Mukatil'den
rivayet olunuyor ki, "hikmet" Kur'ân'da dört türlü tefsir edilir:
1-
Kur'ân'ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi'nde, "Ve Allah'ın size indirdiği kitap
ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet..." (Bakara, 2/231) bu
mânâyadır.
2-
Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, "Yemin olsun ki, Biz Lokman'a hikmet verdik."
(Lokman, 31/12) âyetinde olduğu gibi.3- Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, "Gerçek şu ki, Biz İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik." (Nisa, 4/54) ve "Ve Allah Davud'a hükümdarlık ve hikmet verdi." (Bakara, 2/251) âyetlerinde bu anlamadır.
4- İnce
sırları ile Kur'ân demektir ki, "Rabbinin yoluna hikmetle davet et." (Nahl,
16/125) ve yine bu âyetteki "Her kime hikmet verilmişse ona çok hayır
verilmiş demektir." bu anlamdadır.
Fahruddin
Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca "ilim" mânâsına
geldiğinin anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes'ûd, Dahhâk ve daha
başkalarından bu âyette hikmetten muradın Kur'ân olduğu rivayet edilmiştir.
Ayrıca Abdullah İbnü Abbas'dan gelen bir rivayette, "Kur'ân'ın nâsih ve
mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, mukaddem ve muahharını bilmektir."
diye; İbrahim, Ebû'l-Âliye ve Katade'den, "Kur'ân anlayışı"
diye; Hasen'den "Dinde takva = " diye; Rebî' b. Enes'den
"haşyet" diye tefsir edildiği de nakledilmektedir. Bunlar da
daha yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz çeşit
tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar, bir kısmı
da isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir
kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan açıklamalar da
kısmen tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından üç
farklı tefsir şekli çıkar:
1-
Faydalı amele götüren bilgi,
2-
Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,
3- İlimde
ve amelde ihkâm (sağlamlık).
Bir başka
deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu mânâlar
birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan birine
mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. "Lâm"ın ahde hamledilmesi ile
hikmetin, nübüvvet ve Kur'ân mânâları ihtimal dahilinde, ve, yani
"dilediğine..." ve "çok hayır" gibi ifadeler buna bir ipucu
gibi ise de âyetin gerek yukarısı ile bağlantısı, gerekse "bunu üstün
akıllılardan başkası anlamaz" şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî
ilimlere de işarette bulunması, genel anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi
kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde yer kalmaz. Tefsir ilminde otorite
sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan mastar veya hasılı mastar olarak
hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir. "Çok hayır" diye övgüye
layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda açıkladığımız şekilde çok hayır,
ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar. Kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmek
şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Her çeşit
hikmet Allah'ın ihsanıdır, fakat "çok hayır" kâmil hikmettedir. Ekmel
hikmet de "hayr-ı kül"dür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder