BİLDİĞİM HALDE ÖĞRETMENİME CEVAP VEREMEDİM.

 

 
Toplum içerisinde bir davranışınızdan veya hatanızdan dolayı sizinle hiç alay edildiği oldu mu?
O zaman neler hissettiniz?
Ben ortaokula yeni başladığımız dönemlerde bu durumu yaşadım. Beden dersinden önce sınıfta erkekler kalır, elbiselerimizi masaların üstüne çıkarır, eşofmanlarımızı giyerdik.
Ben o zamana kadar hayatımda hiç atlet giymemiştim. Annem bize kaput bezinden iç giysi diker, onu giyerdik; ona “göynek” derdik. Köyde herkes atlet yerine göynek giyerdi o zamanlar…
Bir göyneğim vardı
Okulun ilk günü, beden eğitimi öğretmenimiz bize, derste dersle ilgili bilgiler verdikten sonra bir dahaki derse eşofmanlarımızı getirmemizi, teneffüste erkeklerin sınıfta elbiselerini değiştirmelerini tembihlemişti.
Ertesi hafta beden dersi geldiğinde, öğretmenimizin dediğini yaptık. Sınıfta elbiselerimizi çıkarırken benim göynek giydiğimi gören bir arkadaş; “Aaa Ali göynek giyiyor…” diye benimle alay etti.
Baktım benden başka herkesin atleti vardı. Öyle utanmıştım ki sanki büyük bir suç işlemişim gibi yüzüm kıpkırmızı oldu.
Allah’tan bir arkadaş bana arka çıktı da;” Ne varmış göynek giymişse…” dedi de birazcık olsun rahatladım.
Belki birkaç kişi daha onunla birlikte alay etselerdi, bir daha okula gitmek istemeyecektim.
Konuşmamla alay ettiler
Bir defasında da yine, orta birinci sınıfta öğretmenin sorduğu bir soruya cevap verirken konuşmam köy şivesi olduğu için birkaç şımarık öğrenci şivemle alay etmişti.
Derste ben konuşmaya başlayınca o birkaç kişi pis pis gülmüşlerdi. Dersten sonra da yanıma gelip şivemi taklit ederek kendilerince dalga geçtiler.
O zaman da çok utandığımı ve içten içe kızdığımı hatırlıyorum.
Ve ben ortaokul hayatım boyunca, bu gibi olaylardan dolayı öğretmenin sorduğu sorulara bildiğim halde cevap vermedim…
Ancak parmak kaldırmadığım halde öğretmenim beni kaldırırsa cevap verebiliyordum.
Bu tür utangaç davranışlarım lise yıllarında da kısmen devam etti. Ayrıca uzun yıllar tanımadığım insanlarla iletişim kurmakta epeyce zorlandım.
Alay etmek yasaklanmıştır
İşte bu gibi olumsuz durumlara sebebiyet vermemek için yüce dinimiz alay etmeyi yasaklamıştır.
Hümeze suresi birinci ayet-i kerimesinde; “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı alay etmeyi adet edinen herkesin vay haline” buyrulmaktadır.
Yine Hucurat suresi 11. ayet–i kerimesinde şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Bir topluluk diğerini alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar.”
Ayetlerde de ifade edildiği gibi Allah Teala, kişileri alaya alanları, onları makaraya saranları uyarmış ve onlara; “Yazıklar olsun” demiştir.
Böyle ağır bir hitaba muhatap olan hiçbir aklı başında müslüman alay etme davranışını benimseyemez. Şayet bilinçsizce bu davranışı yapıyor ise o zaman da hemen pişman olup tevbe etmelidir.
Aşağılık kompleksi
Alay etme davranışının sebeplerine inecek olursak, bir çeşit aşağılık kompleksinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Bazı insanlar bu komplekslerini bastırmak maksadı ile başkaları ile alay ediyorlar. Başkalarının güya zayıf yönleriyle alay ederek kendilerini yüksekte göstermeye çalışıyorlar.
Oysa ki nasıl aşağılarda bir tavır sergilediklerinin farkında değiller.
Bu karaktere sahip olan kimseler mutlaka alay edecek bir şeyler bulurlar.
Bazen insanların kılık kıyafeti, kültürü ve bilgi düzeyi ile alay ederler. Bazen konuşması, şivesi, boyu -posu, şişmanlık zayıflık veya teninin rengi gibi durumlarla alay ederler.
Bazen de kişilerin istemeden yaptığı hataları dillerine dolarlar.
Engelleri ile alay ederler
Bir de saf veya aklı yeterli olgunluğa ulaşmamış kişilerle veya engellilerle alay edenler vardır. Zaten engelli kimsenin derdi çoktur. Üstüne üslük bu durumunun alay konusu olması, onu fazladan yıpratacaktır.
Alay edenler, keşke şöyle bir düşünseler! Saf diye tabir edilen kimseler veya engelliler acaba bu durumu kendileri mi istemişlerdir? O kişiyle alay edenler, aslında farkında olmadan Allah’ın yaratmasıyla mı alay ediyorlar? Bu ne büyük gaflettir!
Alay konusu yapılan durumlar (engellilik-saflık) Ahirette o kişi için çeşitli avantajlar şeklinde geri dönecektir fakat alay edenlerin halleri kim bilir ne kadar acı olacaktır.
Allah Teala bir kişiye başkalarından daha fazla nimet vermişse, bu şükür içindir. Başkalarını ezmek ve onlarla alay etmek için değildir. Aksi takdirde kıymeti bilinmeyen nimetlerin geri alınması söz konusu olabilir.
İnsaf ve vicdan sahiplerine düşen, insanlarla alay etmek değil, onlara mümkün mertebe yardım etmektir.
Sahip oldukları aklın ve sağlığın şükrü bu olsa gerektir.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net
 

BU GÜN BÖYLEYİZ AMA YARIN KİM BİLİR NE OLACAĞIZ?

 

   Yıllar önce hanım kardeşlerimizin çıkarttığı Mektup adında bir dergi vardı. Tabi hanımlara yönelik bir dergi olduğu için, zaman zaman gelin kaynana münasebetleri gibi konulara İslam’ın bakışını anlatan bazı kısa yazılara yer verilirdi.
Dergideki yazılardan birinde, bir hanım kardeşimiz başından geçen ibretlik bir olayı paylaşmış, benim de çok dikkatimi çekmişti. Yaşanmış bir olay olduğu için, insanlara faydalı olur düşüncesi ile zaman zaman sohbetlerimde anlatmışımdır. Olay özet olarak şöyledir:
   Babası vefat etmiş, annesiyle yaşayan, evin tek oğlu olan bir genç evlenme çağına gelince, bir vesile ile tanıştığı eş adayına der ki:
– Ben evin tek çocuğuyum. Annemi yalnız bırakamam. Evlendiğimde annemin de bizimle kalmasını istiyorum. Bu isteğimi kabul edersen evlenelim.
O zamanlar çekirdek aileler pek yaygın değil. Yeni evlilerin birçoğu anne babasıyla birlikte yaşıyorlar.
Eş adayının annesinin tek çocuğu olduğunu bilen kız, onun annesinden ayrılamayacağını düşünerek, isteksiz de olsa onun bu şartını kabul eder.

   Sözdü, nişandı, nikahtı derken evlenirler. Üçü bir, aynı evde yaşamaya başlarlar. Gelin ev hanımıdır. Kaynana problem birisi değildir ama gelin yine de kaynanadan rahatsız olur ve küçük şeyleri kasıtlı olarak büyüterek problemler çıkarmaya başlar.
Gelinin yaşının genç olması bir takım cahillikleri de beraberinde getirir. Netice de kayınvalidesine yeteri kadar hürmet göstermediği için bir takım sorunlar yaşarlar.
Bir zaman sonra gelin eşine, evi ayırmayı teklif eder. Kocası önceleri kabul etmez. Fakat bir zaman sonra iş o noktaya varır ki, gelin; ”Ya o, ya ben tercihini yap” der.
Aslında annesinden ayrılmak istemiyordur, ancak yuvayı yıkmayı da göze alamayan genç adam daha fazla direnemez ve annesine durumu açar.  
   Annesi zaten olan biteni sezmektedir ve kocasından kalan maaşı olduğundan ekonomik olarak da oğluna muhtaç değildir. Neticede evleri ayırırlar
Bir yaz akşamı gelin ve kocası birlikte bir yere gezmeye gitmektedir. Yolda giderlerken, yol kenarındaki apartmanın üst katlarından birisinde karı-koca kavgası vardır. Birisi öbürüne ütü fırlatır, ütü camı kırarak aşağı düşer ve gelinin sırtına isabet eder. Gelin oraya yığılıp kalır ve felç olur. Tedaviler tam olarak iyileşmesine imkan vermez.
Bir müddet sonra hastaneden taburcu olurlar. Fakat gelinin eve bakacak durumu olmadığı gibi kendisi de bakıma muhtaçtır. Annesi oğluna, isterlerse evlerine gelip ev işlerini görebileceğini teklif eder. Tabii memnuniyetle kabul ederler. Kayınvalide hem ev işlerini görür hem de gelinin her türlü bakımını yapar.

   Gelin, bir kendi yaptıklarını düşünür bir de kayınvalidesinin yaptıklarını. Çok mahcup olur. Gelini mahcup eden başka bir şey de kayınvalidesinin gelinine eskiye dair en küçük bir şey dahi ima etmemesidir.
Çok mahcup olan gelin, zaman zaman kayınvalidesine konuyu açar. Der ki:
– Anne! biz iyi durumdayken ben sana neler yaptım, durumumuz kötüleşince senin bize yaptığına bak!
Kayınvalide hemen sözü değiştirip:
– Aman evladım cahillikte olur böyle şeyler sen kafana takma, diyerek bu konuda konuşmazmış bile.
İşte bu durum gelini daha da mahcup edermiş.
Kayınvalidenin bu olumlu tavrı, yani kötülüğü iyilikle def etmesi esasında Kur’an’ın bize öğütlediği ahlaki bir davranıştır. Yüce Rabbimiz Fussilet Suresi 34. ayet-i kerimesinde şöyle buyurur:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse candan bir dost gibi oluverir.” 
   Şu kısacık ömrümüzü düşmanlıkla değil, dostlukla geçirebilirsek, kötülükleri değil iyilikleri çoğaltabilirsek ne mutlu bize. İşte o zaman biz de Kur’an ahlakını yaşamış oluruz.
Şu fani hayatta insanoğlunun nelerle karşılaşacağı bilinmez. Yarın bize ne getirir, bizden ne götürür bunu tahmin bile edemeyiz. Nitekim Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
“…Hiç kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez…” (Lokman Suresi, 34)
Beden sağlığımızın, akıl sağlığımızın malımızın mülkümüzün her zaman yerinde olacağının bir garantisi yoktur. Evlatlarımızın veya akrabalarımızın da başlarına ne türlü olaylar gelecek bunu da bilemeyiz.
O halde hiçbir şeyin garantisi yoksa, elimizdeki imkanlardan dolayı kibirlenmek, mal, mülk ve mevkiye tamah etmek bize yakışmaz.

Elimizdeki imkanları kulluk ölçülerinde değerlendirmek ve samimi bir şekilde Allah’a sığınmaktan başka bir çıkış yolumuz yoktur.

     Diğer yazılarımız için:www.aliuslu.net



DEDİKODUNUN TELAFİSİ OLUR MU?

   Sosyal medyada her duyduğunu paylaşan, her gördüğünü kesip kopyalayıp yapıştıran, “bunu herkese yayın” gibi mesajlara aldanan birçok insan görüyoruz.

Gerek sosyal hayatta gerekse sosyal medyada olsun malesef biz bu hatayı hep yapıyoruz. Doğruluğundan emin olmadan, birilerinin ortaya attığı saçma sapan, yalan yanlış sözleri paylaşıp duruyoruz.
Bilmiyorum farkında mısınız ama böyle yaparak bir nevi gereksiz laf taşıyıcılığı yapmış oluyoruz. Bazen küçük bir laf kar topu gibi büyüyerek, büyük bir dedikoduya dönüşüyor.
Sizlere bununla ilgili küçük bir hikaye anlatmak istiyorum:

Falan şöyle demiş!
Küçük bir ilçede yaşayan, doğru söz söyleme konusunda hassas olan fakat duyduklarını paylaşma konusunda dikkatsiz davranan bir adam varmış. Bu adam dürüst birisiymiş ama bazen duyduğu sözleri ölçüp tartmadan, doğruluğunu yanlışlığını araştırmadan başkalarıyla paylaşırmış.
“Falan şöyle demiş, filan şöyle yapmış " diyerek, sağdan soldan topladığı sözleri, başkalarına aktarırmış.
Yani anlayacağınız dürüst bir adammış ama dedikodu ve laf taşıma konusunda doğruluk kadar hassas değilmiş.

Pişman olmuş
Bir gün kulağına hiç sevmediği bir kişi hakkında olumsuz bir takım sözler gelmiş. Kendisini ilgilendiren bir konu olmadığı halde, duyduklarını ilçede bir çok kişiye anlatmış.

İki hafta kadar sonra bir sohbet esnasında, önceden kendisine anlatılan şeylerin önceki duyduğu gibi olmadığını öğrenmiş. 
Mayasında biraz da iyilik olduğu için hatasını anlamış ve bundan dolayı pek pişman olmuş. Vicdan azabını gidermenin çeşitli yollarını aramış. Ama ne yaparsa yapsın bir türlü vicdanını rahatlatamıyormuş. 
Bu konuyu bir alime danışmaya karar vermiş. Tam da yakınlardaki bir kasabada, tanıyıp güvendiği alim bir zât varmış. Doğru onun yanına gidip durumu anlatmış ve ona yaptığı hatanın telafisinin nasıl olacağını sormuş.

Alim zât biraz düşündükten sonra ona; kasabanın pazarına gitmesini, oradan bir tavuk satın almasını ve orada kesip kanı iyice aktıktan sonra tavuğu getirmesini söylemiş. Bir de gelirken tavuğun tüylerini yolup, sağa sola savura savura gelmesini tembihlemiş.
Adamın mevzu ile tavuk arasındaki alaka, pek aklına yatmasa da denileni yapmaya karar vermiş. Aynen alimin dediği gibi, pazardan tavuğu alıp kestikten sonra tüylerini sağa sola savurarak alimin huzuruna getirmiş. Huzura geldiğinde elinde tüylerinin yarısı yolunmuş bir tavuk varmış.

Şimdi geri dön!
Alim zat; ”Dediğimi yaptın demek, aferin” dedikten sonra ona hemen dönmesini ve yolup attığı tüyleri toplayıp geri getirmesini söylemiş.
Adam çaresiz bir teslimiyetle itiraz etmeden, tüyleri toplamak için geri dönmüş. İki saat boyunca yol kenarlarından bulabildiği kadarıyla tüyleri toplamış.
Alimin yanına döndüğünde adamın elinde sadece bir avuç tüy varmış.  Alim zat sormuş:
– Yolduğun tüylerin hepsi bu kadar mıydı? Adam:
– Hayır daha fazlaydı. Alim:
– Peki ne olmuş onlara? Niçin bulamadın?
– Bıraktığım yerde durmamışlar. Tüy bu uçup gitmiştir herhalde…
Alimin de beklediği cevap buymuş. Demiş ki:
– Evladım dedikodunun tam olarak telafisi mümkün değildir. Sen o konuşmayı iki hafta önce bir kaç yerde yaptın. O dinleyenlerden bazıları gitti yakın aradaşlarına ya da hanımına anlattı. Onlar da kendi arkadaşlarına anlattı.
Bu sözleri duyanlar da aynı şekilde yine arkadaşlarına anlattılar. Yani senin sözlerin o tüyler gibi uçuşarak etrafa yayıldı. Artık onları geri toplama imkanın yok. Şimdi bu kişilerin hangisine ulaşıp da doğrusunu anlatacaksın? Ancak senden duyanlara belki doğrusunu anlatabilirsin fakat onların lafı ulaştırdığı kimseleri nereden bulacaksın?

Adam büyük bir mahcubiyet ile boynunu iyice bükmüş. Alim ise sözlerini şöyle tamamlamış:
– Sen kendinin doğru sözlü olduğunu söylüyorsun ama Fahr-i Cihan Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Kişiye, her duyduğunu anlatmak, yalan olarak yeter” (Müslim, Mukaddime, 5) buyurmuştur. Sen böyle yapmakla hem yalan söylemiş hem de gıybet etmiş oluyorsun. Yine de Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Önce, bu yaptığından dolayı güzelce bir tövbe et. Sonra o dedikodusunu yaparak hakkında olumsuz düşünülmesine sebep olduğun kişiden, yaptığın hatayı da anlatarak helallik iste. Eğer affederse iyi ama affetmezse yapacak başka bir şey yok!”

Söz taşımanın sonuçları bu hikayede ne kadar güzel ortaya konulmuş… Büyükler ne güzel söylemişler değil mi efendim: “Söz ağzından çıkmadan senin esirindir. Ağzından çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.”
Önceki yazımız: (HORTUM) http://www.aliuslu.net/2018/03/hortum.html

 



 

 

İYİLİĞE ARACI OLMAK

İyiliğe, hayra, güzelliğe vesile olalım!


Bundan yıllar önce haber bülteninde Gaziantep’teki bir şahsın hayranlık uyandıran haberini izlemiştim de çok duygulanmıştım. Daha sonra bu olayı hem öğrencilerime hem de dostlarıma anlattım. Sizlere de anlatayım.

Mehmet Tekerlek isminde hayırsever bir amcamız emekli olduktan sonra, kendi çapında yoksullara nasıl yardım edebileceğini düşünüyor ve aklına gelen güzel fikirleri uygulamaya başlıyor.
Lokantalarla görüşüyor ve artan yemekleri çöpe dökmemelerini rica ediyor. Lokantaların kapanma saatlerinde bu yemekleri alıp yoksullara ulaştırabileceğini söylüyor.

Yağmur kar dinlemiyor
Dört tekerlekli bir el arabası, üzerinde birkaç tencere ile geç vakitlerde lokantaları dolaşıyor. Yemekleri çeşitlerine göre tencerelere koyuyor. Sonra itekleyerek tesbit ettiği çok muhtaç durumdaki yoksulların evlerine götürüyor.

Bir kaç ay hiç ara vermeden bu işi yaptığını gören lokantacı esnafının bazıları, yemeklerin ziyan olma endişesi olmadığından daha çok yemek pişiriyor, satılmayanları dağıtması için Mehmet amcaya veriyor.
İşin zor tarafı, lokantaların genelde şehrin merkezinde, yoksulların evlerinin ise genelde şehrin kenar mahallelerinde olması. Ayrıca bazen bu işi yağmurda ve soğukta yapmak zorunda kalıyor. Bu güzel insan, asla yılmıyor, pes etmiyor. Çünkü yoksullar onun gelmesini dört gözle bekliyor. Aç çocuklar onun gördüğünde adeta sevinçten bayram ediyor.  
Bu tür işler başlangıçta heyecan verir, çevreden takdir görürsünüz. Aradan zaman geçtikçe heyecan azalır. İnsanlar da bunu olağan karşılamaya başlar. Hatta sanki görevliymiş gibi görülmeye başlar. Her gün aynı şeylerin tekrar edildiği bu tür faaliyetler zamanla bıkkınlık verir. Fakat bu sefer öyle olmuyor. Mehmet amcamız bıkmıyor ve görevini de hiç aksatmıyor.

Hayra vesile olmak
İşte ben Mehmet amcanın bu örnek ve samimi davranışını izlemiştim haberlerde. Ona imrendim. Geleceğe dair ümitlerim arttı.
İnşallah o vesile olduğu bütün bu güzelliklerin mükafatını alacaktır. Kur’an-ı Kerim’in Nisa suresi 85. ayetinde hayra vesile olanları şöyle müjdeliyor Rabbimiz: “Kim iyi bir işe aracılık ederse onun onda nasibi (payı) vardır. Kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da onda payı vardır.”
Peygamber Efendimizin şu mübarek sözleri de yine aynı bağlamda: “İyiliğe aracı olan onu işleyen gibidir. Kötülüğe aracı olan da onu işleyen gibidir”
Tahmin ediyorum ki Mehmet amca da bu naklettiğim ayet ve hadisi duymuştur. Ama duymamışsa bile hayırlı işlere yapmış olduğu aracılığın sevabını inşallah yine de alacaktır.

Hayırlar katlanarak çoğalır
Bu güzel haber bize bir şey daha öğretiyor. Niyet hayır olunca, iyilikler de zamanla katlanarak çoğalıyor.
Nitekim aradan birkaç yıl geçtikten sonra haber bültenlerinin birinde yine aynı zatı gördüm. Gaziantep esnafı bu şahsın gayretinden etkilenmişler ve hayır işlerini daha rahat yapabilmesi için ona bir münibis alıvermişler. Yakıtını da yine Gaziantep esnafı karşılıyormuş. Mehmet amca bu sayede hem daha çok lokantayı daha az zamanda dolaşabiliyor, hem de daha çok yoksula ulaşabiliyormuş.

Ne diyelim? “O’na ulaşmaya vesile arayın” (Maide/ 35) ayeti gereğince, Cenab-ı Hakk’a yaklaşmanın bir çok yolu olduğunu bizlere hatırlatan Mehmet amcadan ve ona destek olanlardan Allah Teala razı olsun.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net
 

SİZ ALİ USLU'SUNUZ DEĞİL Mİ?



2002 yılı Ramazan ayında okuluma; o zamanki ismiyle Belediye İlköğretim Okulu'na gidiyorum. Yolumu kısaltmak için otogardan karşıya geçeceğim.

Kıyafeti biraz yıpranmış tanımadığım orta yaşın biraz üzerinde gösteren bir bayan beni görünce beklememi isteyen bir işaret yaptı. Gelirken hafif aksak yürüyordu.

Malum Ramazan aylarında otogarlarda yardım isteyen dilenciler çoğalır. Ben de bunlardan olduğunu düşünerek, derse yetişmem gerektiğinden beklememek için elimi cebime attım ve bozuk para aldım, hemen verip gitmek istiyordum. Belki ihtiyaç sahibidir diye düşünüyorum.

Allah’tan kadın yanıma gelmeden “Siz, Ali Uslu’sunuz değil mi?” dedi. “Evet” deyince, oğlunun selamı olduğunu, oğlunun üniversitede okuduğunu, orta okulda çocuğunun dersine girdiğimi, çocuğunun beni çok sevdiğini vs. söyledi. Çocuğunun yetişmesindeki katkımdan dolayı teşekkür etti.

Çocuğun bana özel selamı var mıydı bilmiyorum. Belki de bu mazlum Anadolu kadını çocuğunun iyi bir fakültede okuma sevincini, öğrencim olduğu için benimle paylaşmak istemişti.
Beni asıl ilgilendiren şey ise önyargılarımızın bizi ne hale getirdiği oldu.


İyiki kadın konuşmadan para vermeye kalkmadım.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net
 


Yoksa hatamı nasıl telafi edebilirdim ki?

KOLAY DİN (İSLAM) KAFA KARIŞIKLIĞINA GEREK YOK


Bak kardeşim!
Bizim dinimiz çok zor ve karmaşık değildir.
 Bu dinin herkesi ilgilendiren ve herkesin rahatlıkla anlayıp uygulayabileceği genel kuralları vardır. Bunları dinimizin ana caddelerine de benzetebiliriz. Ana caddelerden sapmadan gidersen, şehrin tamamını tanımasan bile yolunu şaşırmaz ve kaybolmazsın.
 Ara sokaklarını da bilirsen elbette daha güzel olur.
Şimdi ana caddeleri sıralayayım.
 1-İmanın sağlam olsun.
 2-İbadetlerini yerine getirmeye çalış.
3-Güzel ahlaklı olmaya ol. Yani:
 a-Dürüst ol. Kimseyi aldatma, kimsenin hakkını yeme, alışverişini ve işini düzgün yap.
 b-Kimsenin namusuna göz dikme, kendi namusuna da sahip ol.
 c-Dedikodu yapma, bilmediğin konularda konuşma.
 d-Çevrene saygılı ol.
 4-Allah Teala’nın yasakladığı davranışlardan (ki bunlar çok azdır) kaçın.
 5-TEK MADDEDE ÖZETLERSEK: HEM ALLAH TEALA’YA KARŞI, HEM DE İNSANLARA KARŞI HADDİNİ BİL. HADDİ AŞMA.

ALLAH TEALA ÇARPMIŞ MI?

Bulunduğunuz yerleşim yerinde oldukça zengin, bir çok çocuğa sahip, sağlığı sıhhati     yerinde ve itibarlı bir kişi düşünün...                                                                                             
Bu kişinin, zaman içerisinde malı-mülkü kalmıyor, iflas ediyor, çevresi ve itibarı azalıyor, hanımından başka tüm yakınları vefat ediyor, derken ağır bir hastalığa yakalanıyor. Uzun süre evinden çıkamıyor.
Şimdi size soru.
Bu kişiyle ilgili neler düşünürdünüz?
Çevrenizdeki insanlar bu kişiyle ilgili neler söylerler?
Benim yaşadığım yerdeki insanların bir çoğunun muhtemelen görüşleri  şöyle olur:
1-    Eğer sevdiği kişilerden birisiyse: “Allah bu kişiyi imtihan ediyor galiba” derler.
2-     Çok fazla tanımadığı kimseyse:  “Allah bu adamı çarptı galiba. Her şeyini elinden aldı.” derler.
3-    Sevmediği bir kimse ise:  “Allah belasını verdi” gibi cümleler kurarlar.
 Yukarıda bahsettiğim kimsenin hayatı Kur'an-ı Kerim’de bize örnek olarak anlatılan Hz. Eyyüb (AS)ın hayatına benzer bir hayattır.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Eyyüp (AS) ile ilgili ayetlerin bazıları şöyledir:
"Eyyüb'ü de (an). Hani Rabbine: «Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin» diye niyaz etmişti.” (Enbiyâ/ 83)
"Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik." (Enbiyâ/ 84)
“Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik)”( Sâd / 42)
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.”( Sâd /43)
“… Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.”( Sâd /44)
“Kavmine peygamber olarak görevlendirilen Hz. Eyyûb (a.s.), tefsirlerde ve diğer kaynaklarda anlatıldığına göre büyük bir zengindi. Geniş topraklar, bağlar, bahçeler ve kalabalık sürüler sahibiydi. Son derece sağlıklı bir bünyeye sahip olup çok sayıda çocuğu vardı. Ömrünün bolluk ve sağlık içinde geçirdiği yıllarında, varlıklı ve sağlıklı bir kulun yapabileceği en güzel kulluk şeklini göstermişti. Son derece muttaki, Allah'ın verdiği nimetlere şükreden ve muhtaçlara yardımcı olan bir kul olmuştu. Dünya malı hiçbir şekilde onu tuzağına düşürememişti. Bunlarla alâkalı olmalı ki, Yüce Allah, onu kendisine bol bol verdiği bu nimetlerle, çocuklarının çokluğu ve bedeninin sıhhatiyle imtihan etmek istedi. Onu malını mülkünü ve ardından yakınlarını elinden almakla imtihan etti. Bütün mal varlığını ve çocuklarını kaybeden Hz. Eyyûb (a.s.), aynı zamanda ağır bir hastalığa yakalandı. Bu durumda ise o, hasta ve muhtaç sâlih kullar için örnek bir hayat yaşadı. Başına gelen bu sıkıntılara karşı sabır zırhına bürünerek Allah'a hamdine ve yoğun ibâdetine devam etti. Asla kırgınlık göstermedi, büyük bir tevekkülle Allah'tan gelen her şeye razı olduğunu gösterebilmek için elinden geleni yaptı. Bolluk zamanında olduğu gibi, darlık hallerinde nasıl olunması gerektiği hususunda sâlih kullar için güzel bir örnek oldu. Hatta neticede, Allah Teâlâ tarafından "sabırlı, güzel bir kul olarak tanıtılma" yanında, sabırlı kişiler hakkında en önemli örnek hâline geldi. Rivayete göre sâliha bir hatun olan hanımı da, bollukta ve darlıkta ondan farksızdı. Nimetlere şükretmesini bilen bu bahtiyar kadın, sıkıntı ve ağır hastalık günlerinde, kocasını terk etmedi, onu yalnız bırakmamak için elinden geleni yaptı ve her türlü hizmetini yürütmeye çalıştı” ( Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları)
BAŞIMIZA GELEN OLUMSUZLUKLARIN SEBEPLERİ:
Başımıza gelen olumsuzlukların çeşitli sebepleri olabilir.
1-Yaptıklarımız yüzünden olabilir. Bu gerekli tedbirleri almadığımız için olabileceği gibi, günahlarımız yüzünden de olabilir.
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”(Şûrâ : 30)
2-İmtihanımız olabilir.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!”( Bakara : 155)
 “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ : 35)
3-Günahlarımızın affı ve sevaplarımızın artması için olabilir.
Peygamber  Efendimizin şu iki Hadis-i Şerifi bize bu konuda ışık tutar:
“Bir Müslüman’a herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Marda,1; Müslim, Bir, 52)
“Mü’minin hayranlık verici bir hali vardır ki, başka hiç kimsede bulunmaz. O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)
“ Hadis-i şerifimizde görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz’i hayrete düşüren şey, kulun nâil olduğu nimetleri verene şükredince de, şer gibi görünen dertlere, sıkıntılara ve hastalıklara sabredince de sevap kazanmasıdır.”(Prof Yaşar KANDEMİR/Son Peygamber/ info)
TAVSİYE:
Kendimizin ve yakınlarımızın başına olumsuzluklar geldiğinde 1. Maddeyi düşünüp
 “Acaba bir yanlışımın veya bir günahımın neticesi olarak bu iş başıma gelmiş olabilir mi? Bu bana bir ceza olabilir mi?” diye düşünürsek; Varsa hatalarımızın farkına varıp, hatalarımızı düzeltebiliriz ve Rabbimizden af dileriz.
   Başkalarının başına olumsuz şeyler geldiğinde ise 2. Ve 3. Maddeleri  hatırlayıp “Belki Rabbimiz Onu imtihan ediyordur.” Veya “Rabbimiz bu sebeple günahlarını  affetmek  ya da  derecesini yükseltmek istiyordur” diye düşünürsek  su-i zandan  ve gıybetten korunmuş oluruz.


MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...