PEYGAMBERLER VE GAYBDEN HABER VERİRLER Mİ?


Toplumumuzda en çok tartışılan konulardan birisi de Peygamber efendimizin gelecekle ilgili verdiği bilgilerle ilgilidir.
Mesele gaybı bilme meselesi ise konu Kur’an’da gayet açık şekilde açıklanmıştır.
“…Ben gaybı da bilmem”(En’am/ 50)
“Deki, göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.”( Neml/65)
“De ki ben de sizin gibi bir beşerim….”(Kehf/ 110)
Bu ayetlere göre peygamberlerin gaybı bildiğini söylemek kişiyi imandan eder.
Bu ayetlerden yola çıkarak şöyle bir soru soralım:
Peygamberler gaybdan haber verebilirler mi?
Gaybı bildiğini iddia etmekle, gayb ile ilgili bilgi vermek aynı şey değildir.
Peygamberler gaybı elbette bilmezler. Lakin Allah Teala'nın gayb ile ilgili kendilerine bildirdiklerini ise tabiiki bilirler. Bu durumda gaybı bilmiş değil, gayb hakkında bilgilendirilmiş olurlar.
Yukarıdaki ayetlerden yola çıkarak peygamberlerin gayba dair hiç bir bilgi vermediklerini iddia etmek, ilim insafına sığmaz. 
Cin suresindeki şu ayetler de meseleyi izah eder: "O gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybı bildirmez. Ancak seçtiği rasuller başka.(Onlara bildirir.) Cin:26-27
Bir çok ayette peygamberimizin “beşir ve nezir, yani müjdeleyici ve uyarıcı” olarak gönderildiği zikredilir. Hepimiz biliriz ki müjde ve uyarmanın bir kısmı yaşanan zamanla alakalı olsa bile bir kısmı da gelecekle ilgilidir.
Peygamber efendimize görevi gereği ümmetin geleceği ile ilgili bazı müjde ve uyarılar bildirilmiş o da bizlere bildirmiştir.
Bilmemiz gereken şeylerden birisi de, Peygamberimiz kendisine gelen bilgilerin ayet olanlarını ( Kuran) vahiy katiplerine yazdırıp ezberletmiş iken, Kurana yazılmaması gereken özel bilgileri yazdırmamıştır. Bunlar ayet olmamakla beraber yine vahiy bilgileridir. Nitekim “O kendi hevasından konuşmaz, ancak kendisine vahyolunanı konuşur.”(NECM/53) ayeti buna işaret etmektedir.
Peki bu konudaki problemler nelerdir?
Bu konu istismara açık bir konudur. Bazı istismarcılar çeşitli sebeplerle bu kapıdan girerek kendi olmasını arzuladıkları şeyleri Peygamber efendimizin dilinden haber vermişlerdir.
Bazı kimseler de kendi kabilesini veya ırkını veya mezhebini üstün göstermek veya diğerini yermek için hadis uydurarak gelecekten haber vermişlerdir.
Bunların en meşhurlarından birisi şudur:
“Ümmetimden bir adam çıkacak onun ismi Numan bin Sabittir (Ebu Hanife). O ümmetimin kandilidir. O ümmetimin kandilidir. O ümmetimin kandilidir.
Ümmetimden başka bir adam daha çıkacak. Onun ismi Muhammed bin İdris'tir (İmam şafii). O şeytandan daha zararlıdır. O şeytandan daha zararlıdır. O şeytandan daha zararlıdır.” Buradaki sözün kendi mezhebini üstün göstermek diğeri yermek isteyen bir cahil veya ortalığı karıştırmak isteyen bir provakatör tarafından söylenildiği açıktır.
Özetlersek:
1-Peygamberler gaybı bilmezler.
2-Allah Teala’nın bildirmesiyle gayb ve gelecekle ilgili bilgiler verebilirler.
3-Bu konudaki bilgiler istismara açık olduğundan dikkatle incelenmesi gerekir. Yani bu sözlerin gerçekten peygamberimiz tarafından söylenip söylenmediğinin iyi tesbit edilmesi gerekir.
En doğrusunu Allah Teala bilir. Bizlere düşen en doğrusunu bulmaya çalışmaktır.

DERVİŞ VE ATEİST







   Bir gün işyerinde dervişin yanına, ateist olduğu çevresi tarafından bilinen aynı kurumda beraber çalıştıkları bir kişi geldi. Derviş "Hoş geldin buyrun." deyip hal hatır sordu.
Hoşbeşten sonra ateist, dervişe: "Yeniden dirilmeye inanır mısın?" diye sordu.
Bu soruyu dervişe öğrenmek için mi, denemek için mi, başka bir sebeple mi sordu derviş bilmiyordu.
 "Tabi ki inanırım." dedi derviş.
Ateist:
-Peki nereden bu kadar emin olabiliyorsun?
Derviş:
-Ben Kur’ana inandığım için, orada belirtilen her şey benim için şüphe götürmeyen gerçeklerdir. Fakat sana senin anlayacağın tarzda izaha çalışayım. İstersen bugünden itibaren 15 gün boyunca tüm yediklerini iyice pişmiş olanlardan ye. Yediklerinde hiçbir canlılık belirtisi kalmasın. Bu cansız yiyecekleri yediğin halde vücudunda her gün yeni hücreler oluşur mu? Kan hücreleri, deri hücreleri vs.
-Evet oluşur.
- Bunlar canlı mıdır?
-Evet canlıdır.
-Tırnaklarımızın kökleri canlıdır ve devamlı büyürler değil mi? Yediğimiz besinlerin bir kısmı da canlı tırnak hücresine dönüşür değil mi?
-Evet.
-Biraz daha anlayasın diye sorayım yeni boşaltılmış sperm havuzu 4-5 gün içerisinde 300 milyon civarında hücreyle dolar mı?
-Kaç milyon olduğunu bilmem ama dolar.
-Peki bunlar yediğimiz cansız varlıkların canlı hücrelere dönüşmesi midir?
-Evet
-Peki bu cansız şeyleri bizim vücudumuzda kim canlı hücrelere  dönüştürüyor yani onlara kim hayat veriyor?
-???
-İnsan yapıyor diyemezsin herhalde. Çünkü bilinçsizce vücudumuzda oluşan şeyleri bilinçli, halimizde daha iyisini yapmamız gerekir değil mi?
-????
-Bunları, biz yapamayacağımıza göre bizim dışımızda birisinin bunu yapması gerekir mantıken. İşte bizi programlayıp yediğimiz cansız besinleri vücudumuzda milyonlarca canlı hücrelere dönüştüren, yani ölüleri dirilten her şeyi yoktan var eden Allah Teala'dır. Böylece bize ölüleri nasıl dirilteceğini de göstermiş oluyor.

Ateist derin derin düşündü. Söyleyecek bir söz bulamadı. Sonra şöyle dedi:
 -Peki bu dediklerini yapanın Allah olduğunu nereden biliyorsun.
-Bize, ilk insandan itibaren Peygamberler bazen kitaplar göndermiş ve bize kendisini tanıtmış da ondan biliyorum. Sizi ben yarattım diyor. Başka birisi varsa o da haber verirdi herhalde.
-Benim acilen bir yere yetişmem gerek, kusura bakma ben gidiyorum.
-Güle güle iyi işler arkadaşım.
Diğer derviş yazıları için: http://www.aliuslu.net/2017/11/tefekkur-hikayeleri.html



BİR MERHAMETSİZLİK OLAYI VE İBRETLİK SONUCU

    Tavşanlımızın yakınından Kocasu ismi verilen bir çay geçer. 
Bundan 50 yıl evvel Tavşanlı'nın nüfusu az olduğundan, çay daha temiz akarmış.

Çayda çeşitli tatlı su  balıkları, hatta yayın balıkları bile bulunur, balık meraklıları, olta veya germe ile balık avlarlarmış.
1970 li yıllarda balık avı meraklılarından (A) isimli şahıs farklı bir metot kullanarak şu şekilde balık avlarmış.
Akşama yakın Kocasu'ya gidip bir kaç büyük balık tutar, tuttuğu balıkların sırtlarına olta iğnelerine takarmış. Oltayı da gerdiği urgana bağlar ve geri dönermiş.
Gece, avlanmak için gelen yayın balıkları oltadaki balıkları yer,  doğal olarak misinadaki diğer iğneleri de yuttuğundan yayın  balığı yakalanırmış. O şahıs da sabahleyin bisikletiyle gidip yayın yakalandıysa, yayını çıkarıp bisikletinin sepetine koyar, kuyruğu yerde sürüyerek evine getirirmiş.
Yayın yakalanmadıysa sırtına olta iğnesi takılı balıklar, yayın yakalanıncaya veya ölünceye kadar öyle kalırlarmış.
   Bu durumu bilen - duyan bazı büyükler ikaz etmişler (A)yı. Canlı bir hayvanın sırtından iğne takılarak günlerce bekletilmesinin insani ve İslami yönden yanlış olduğunu anlatmışlar. Fakat nasihatin pek faydası olmamış.  O şahıs aynı metotla yayın avlamaya devam etmiş.
Bir gün bisikletiyle Tavşanlı-Tunçbilek yolunda giderken yanından geçen bir kamyonun  kasasındaki zincirin ucundaki kanca nasıl olduysa bu şahsın sırtına takılmış. Şoför fark etmemiş. Kamyonun arka tarafında kanca sırtında kancaya asılı vaziyette Tavşanlı'ya kadar gelmiş. Tabii altındaki bisiklet düşmüş.

Görenler şoförü durdurmuşlar. Acilen hastaneye kaldırmışlar fakat kurtarılamamış. Bu şahsın balık avlama şeklini ve ölüm şeklini duyan Tavşanlılılar, ölüm şeklini balık avlama metoduna bağlamışlar ve uzun süre normal olta  balıkçılığı yapmaktan bile imtina etmişler.
Bu olayı (A) isimli şahsı tanıyan bir kaç kişiden bizzat dinledim.
İlk duyduğumda Peygamber Efendimizin şu mealdeki Hadis-i Şerifi aklıma geldi:
“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhari/edep. Müslim/Fedail)

Ayrıca Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) başka bir Hadisinde de şöyle buyurmuşlar:
"Allah, merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder. Öyleyse sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler…” (Tirmizi /Birr 16. Ebu Davut /edep 66)




   

ALIŞKANLIKLARIMIZIN DEĞİŞMESİ

İyi veya kötü alışkanlıklarımız-davranışlarımız, uzun sürede oluşan şeylerdir. Bu sebeple bırakmak istediğimiz olumsuz davranıştan kurtulmak veya kazanmak istediğimiz güzel davranışı elde etmek kısa zamanda pek mümkün değildir.
Davranış değişikliği için plan yapmamız gerekir.
 Hangi davranışımızı değiştireceksek altı haftalık bir plan gerekir. İlk üç hafta, adeta ameliyatlı bir hastanın ameliyat yerinin aklından çıkmaması ve oraya her hareketinde dikkat etmesi gibi,davranışımıza dikkat edeceğiz. Aklımızda kalmıyorsa hatırlatıcı şeyler yapacağız. (Ele işaret koymak gibi.)
 İkinci üç hafta süresinde normal bir şekilde davranışımıza dikkat ettiğimizde inşallah davranışımız değişmiş olacaktır.
   Bu konudaki başka bir husus da, birçok davranışı bir defada değiştirmeye kalkmak bizi başarısız yapabilir.
 Altı haftalık bir zaman dilimi için ya bir, ya da iki davranış uygun olur. İki olursa bir olumlu bir olumsuz olması daha uygun olur. Ayrıca kalplerin sahibinin Allah Teala olduğunu bilip O'ndan bu konuda yardım dilemeliyiz.

Şayet değiştirmek istediğimiz davranış, bizde değil de çevremizde ise (çocuğumuz, öğrencimiz, arkadaşımız gibi) istenilmeyen davranışları bir kaç ikazla düzelteceğimizi zannetmek bizi yanıltabilir, dahası ümitsizliğe sevkedebilir.
Birçoklarımız kendimizdeki bazı alışkanlıklarımızın zararını bile bile yapmaya devam ederiz. (Sigara, hareketsizlik, çok yemek vb.)
O halde çevremizdeki olumsuz şeylerin azalması için de en az altı haftalık bir plan yapmalıyız ve şunlara dikkat etmeliyiz:
1-Uygun biçimde (uygun zaman, uygun ortam, muhatabımızın psikolojik bizim psikolojik durumumuzun uygun olması gibi...) uyarılara ve nasihatlere devam etmeliyiz.
2-Nasihat ederken veya uyarırken muhatabımızı bıktırmamaya, incitmemeye dikkat etmeliyiz.
3-(Olumsuzlukları konuşurken-yazarken)Kişiler üzerinden ziyade olaylar üzerinden konuşmalı-yazmalıyız.
 4-Muhatabımızın gönlüne ve aklına hitap etmeliyiz.

 5-Muhatabımızın seviyesini dikkate almalıyız.
 6-Kalbe etki eden öğütlerin bir gün (belki ileride) neşvü nema bulacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

 7-Davranışları değiştirecek olanın Rabbü'l-Alemin olduğunu bilip, biz, bizlere düşeni en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etmeliyiz.
 8-Sinirliyken veya usulüne uygun olmayan uyarıların bazen faydadan çok zararı olabileceğini, ters etki yapabileceğini unutmamalıyız.
Diğer yazılarımız için: www.aliuslu.net

DENİZ VE DERVİŞ (Tefekkür yazıları)

 Derviş ve arkadaşı, ziyaretlerde bulunmak maksadıyla İstanbul'a doğru yola çıktılar. Arabayla gittikleri Yalova’dan İstanbul’a deniz yoluyla gitmeyi tercih ettiler. Otomobillerini araba vapuruna bindirip, kendileri üst kattaki yolcuların bulunduğu bölüme çıktılar.
Bir ara beraber feribotun dış bölümüne çıktılar.
 O muhteşem su kütlesi karşısında hayranlığını gizleyemedi derviş. Kıyıdan uzaklaştıkça, "dünya suyun üstünde yüzüyor gibi" görünüyordu dervişin zihninde.
Derviş arkadaşına sordu:
-Bu büyük feribotun tonlarca kendi ağırlığı var. Bunun yanında  bir çok araba, otobüs, yolcu ve yolcuların eşyaları var. Sence bu çok büyük ağırlığı nasıl kaldırıyor deniz?
Arkadaşı cevap verdi.
Suyun  kaldırma kuvveti sayesinde. Tabi bu kural, Rabbimizin koyduğu bir kural.
Derviş: "Biz ona” sünnetullah” deriz, Rabbimizin yeryüzündeki yasalarıdır." dedi.

 “... Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayıp da şükretmeniz için gemilerin, denizi yarıp gittiğini görürsün."
 Fâtır : 12” ayetini
okudu arkadaşına. Bu ayet üzerinde biraz tefekkür edip konuştular.
Elindeki şişeden denize bir  kaç damla döktü derviş. Damlaların denize karışmasını seyretti. Bu işi birkaç kez tekrar etti. Sonra:
 “Bu çok  muhteşem bir olay. Görüyor musun dostum!" diye haykırdı.
Dostu dervişin yüzüne baktı, "Muhteşem olan şey nedir?" diyerek.
"Damlaların denize dönüşmesi...” diye cevapladı.
  Sonra dostuna izah etti: Bu gördüğün uçsuz bucaksız su kütlesi ,aslında damlalardan oluşuyor.
Sonra şişeden bir kaç damla alıp, "Bak bunlar su damlası değil mi?" diye sordu ve ilave etti. "Bu damlalar denize düştüğü anda denizin içinde kayboluyor ve artık damladan değil denizden söz etmiş oluyoruz."
Arkadaşı hayretle kafasını salladı tasdik anlamında.

“ Acaba damlaların özgürlüğü de denize karışmak mı?” diye düşündü derviş. Sonra arkadaşına bu durumu sordu. Arkadaşı bu soruya da hayret etti. Konu üzerinde ve özgürlük üzerine sohbet ettiler.
Mevzu bittiğinde biraz sustuktan sonra derviş arkadaşına dönüp 
 “Denizi önemseyen damlayı da önemsemeli değil mi arkadaşım?” dedi. Hedefe ulaşmak için en küçük şeylerin bile ıskalanmaması gerektiğini, Cennet’e gitmek için en küçük iyiliklerin bile önemsenmesi gerektiğini anlattı.
Arkadaşı dervişin  sohbetini hayretle ve zevkle dinliyordu.
“Birlikten kuvvet doğar.” atasözü üzerinde konuştular.
"Acaba  bu denizlerde kaç çeşit deniz canlısı yaşıyor?" diye sordu arkadaşı dervişe.
Derviş, yakınlarda bu mevzuyu merak edip araştırmıştı.
"Aklımda kaldığına göre, en küçük bakterilerden 200 tonluk, otuz metre boyunda mavi balinalara kadar çeşitli büyüklüklerde 250 000 tür, milyarlarca canlı bu sularda yaşıyor araştırmalara göre" diye cevap verdi.
   Denizlerin insan ve diğer varlıklar için önemi üzerinde konuştular. Sonra derviş telefonuna yüklediği programdan Nahl suresi 14. ayeti buldu ve okudu:

"O (Allah) taze et (balık) yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) onun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir."

 Balıkçılıkla uğraşanların hiç emek harcamadan yetişen balıkları yakalamalarını ve rızıklarını bu yolla temin etmelerini, her gün insanların sofrasına gelen tonlarca balığın Rabbimizin insanlara büyük bir ikram ve ihsanı olduğu üzerinde konuştular.

Rabbimizin verdiği nimetleri hatırladılar. Derviş, Rahman suresindeki
"Öyle ise Rabbinizin hangi nimetini yalan sayabilirsiniz?" ayetini okudu ve arkadaşının duyacağı kadar hafif bir sesle Rabbimiz verdiğin hiç bir nimetini inkar etmeyiz onlara nankörlük etmeyiz. Bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm nimetlerin için sana hamdediyor sana şükrediyoruz dedi.
Sonra denizin en uzak yerlerine doğru bakarak hafif bir sesle:
" Rabbimiz! Denizlerdeki su damlaları sayısınca sana hamdolsun.
 Denizlerdeki tüm canlılar adedince sana hamdolsun.
Denizlerdeki canlı-cansız varlıkların yararları adedince sana hamdolsun." dedi.
Arkadaşı dervişe baktığında dervişin kaçırmaya çalıştığı gözlerinin nemli olduğunu farketti.



TÜM TEDBİRLERİ ALDIĞINIZ HALDE İŞLERİNİZ TERSİNE Mİ GİDİYOR?

Tüm tedbirleri aldığınız halde, işleriniz tersine mi gidiyor? Sebebini çözemediğiniz bir takım sıkıntılarınız mı var? Kendinizi huzursuz mu hissediyorsunuz?
“Acaba nerede yanlış yaptım” diye mi düşünüyorsunuz?
Mesela, vaktin birinde Rabbimizin hoşuna gitmeyecek büyük bir laf etmiş olabilir misiniz?
Bu sözünüz gayretullaha dokunmuş olabilir mi?
Bunu anlayabilmek için önce şöyle güzel bir abdest alıp iki rekat namaz kılın… Doğruyu görme hususunda Rabbimize iltica edin.
“Rabbim! Bilerek yaptığım veya bilmeden işlediğim kusurlarımdan dolayı bizi affet. Sıkıntıya düştüğümüz hususlarda bize yardım et. Hatalarımızı bize göster” diyerek ihlas ve samimiyetle dua edin.
Bu şekilde Rabbimizin inayetini diledikten sonra şimdi de kendinizi şu hususlarda sorgulayın.
Geçmişte Rabbimizin hoşuna gitmeyecek bir şeyler söylediniz mi veya yaptınız mı?
Veya birilerini bir şeyden dolayı ayıpladınız mı? 
Kendinize, malınıza veya mevkinize güvenerek büyük konuştuğunuz oldu mu?
Kendinizi büyük görme gibi bir duyguya kapıldınız mı? Mesela;
“Benim sırtım asla yere gelmez” dediniz mi?
“O kaç paralık adam ki?” veya “Açlığından nefesi kokuyor.” gibi şeyler söyleyerek birilerini küçümsediniz mi?
“Onlar benim muhatabım bile olamaz” ,
“Bana falan şeyi yapacak adam daha anasından doğmamıştır.”  gibi şeyler dediniz mi?
“Falan kişiyi anasından doğduğuna pişman edeceğim.” tarzı konuşmalar yaptınız mı?
“O kim ki bana şöyle desin.” falan gibi küçümser ifadeler kullandınız mı?
“Bu konuda beni kimse geçemez.” veya “Kimse benim elime su dökemez.” gibi iddialı laflar ettiniz mi?

Unutmayın Allah Teala bizi iddiamızdan yakalar ve iddiamızla imtihan oluruz.
Kendinize veya malınıza güvenerek söylediğiniz büyük küçük her sözünüz sizin için bir imtihan vesilesi olabilir.
İnsanın en çok aldanmasına ve hataya düşmesine sebep olan şey “kibir” ve “ucub”tur.
Kibir, kendini üstün görmek veya başkalarını küçümsemektir. Ucub ise kendini beğenmektir.
Bilmeliyiz ki bizde bulunan bütün güzellikler (zeka, yetenek, güç-kuvvet, çocuk, mal-mülk gibi) Rabbimizin bize olan birer lütf-u ihsanıdır.
Allah’ın bize lütfettiği her bir güzellik bizim için aynı zamanda bir imtihan vesilesidir.
Bunlar şükrü gerektiren şeyler olduğu halde, kişi şükür etmeyip bunları kendinden bilirse, Rabbinin ihsanını unutursa, Rabbimiz bazen ona, kendisini hatırlatmak için imtihan mahiyetinde bazı sıkıntılar verebilir. Bunlar da genelde o iddia ettiği şeylerle ilgilidir.
Hatta Rabbimize manen yakın olan kimselerin çok küçük hataları bile bir şeylerin önünü tıkar.
Mesela yapmış olduğu ibadetinden, namazından feyiz almamaya başlar. Allah yolunda hizmet etme konusunda bir şeyler yapmak içinden gelmez.
Böyle durumlarda Allah Teala’ya yakın insanlar kendi kalplerini yoklarlar.
Kalbinin kıvamını bozan durumları tespit edip, önlem almaya bakarlar.
“Aman canım küçük şeylerden de ne olurmuş” demez, manevi dünyalarını karartan pürüzlerden temizlenmeye çalışırlar.
Bunu sizlere ufak bir misalle izah edeyim:
Köyde yaşamış olup bahçe işleriyle uğraşanlar bilir. Sebzelerin ekildiği arklar vardır. Bunları sularken bazen birkaç yaprak veya bir-iki kıymık arkın bir yerine takılır. Sonra gelen çer çöp oraya yığılır ve su oradan öteye az gitmeye başlar. Şayet o engel kaldırılmazsa su yön değiştirir ve öbür arka akmaya başlar ve yol yapar. Suyun yön değiştirme sebebi işte o birkaç tane kuru yapraktır.
Bazı hatalarımız da bu kuru yapraklara benzer; işlerimizin önünde engel olurlar.
O halde sevgili kardeşlerim, gelin manevi yollarımızı tıkayan bu çerçöpü temizleyelim.
Gönül bahçemiz pırıl pırıl, tertemiz olsun.
Ne mi yapalım? Bunu nasıl yapalım?
Bu konuda acizane birkaç küçük önerim olacak…
Büyük lokma yiyelim ama asla büyük laf etmeyelim.
Ağzımızdan çıkan sözleri kontrol edelim.
Boğazımızdan geçen nimetlerin helalliğine dikkat edelim.
Kibir ve ucub gibi hastalıklara yakalanmamaya çalışalım.
Dilimizle insanları incitici laflar söylemeyelim.
İnsanlara karşı yumuşak huylu olup, onların gönlünü almayı bilelim.
Yaptığımız işlerde özellikle gariplerin, zayıfların duasını almaya gayret edelim.
Kimsenin bedduasını almamaya çalışalım. 
Bize göre önemsiz görünen fakat muhatabımızca çok önemli kabul edilen hususlarda hassasiyet gösterelim.
Kul hakkına girmemeye azami derecede özen gösterelim.
Özellikle vakıf malları veya kamu mallarını istismar veya israf etmeyelim.
Eğer birinin hakkına girmişsek mutlaka bu haksızlığı telafi edip, onunla helalleşelim.
Acizliğimizi itiraf edip, sürekli tövbe ve istiğfar halinde olalım.
Bilhassa farz ibadetlerimizi asla ihmal etmeyelim.
İnşallah bu konularda bir hassasiyet gösterirsek, Rabbimiz bize kurtuluş kapılarını gösterecektir. Allah’ın izni ile sıkıntılarımız hafifleyecek, işimiz rast gitmeye başlayacaktır. 
 Rabbimiz buyuruyor ki:

“.... Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu açar.” (Talak/2)

“ Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, O kendisine yeter…” (Talak/3)




 

 

YEVMU'L-FASL (FASL GÜNÜ) = AYIRMA GÜNÜ

YEVMÜ’L-FASL (FASL GÜNÜ): AYIRMA GÜNÜ

Kur’an-ı Kerim'de (Mürselat/ 13-14) "fasl günü"nden bahsedilir. Yani her şeyin en doğru biçimde ayırımının yapılacağı gün.

İyinin kötüden, doğrunun yanlıştan, ihlasla yapılanın ihlassız yapılandan, samimiyetle yapılanın, riya olandan ayrılacağı günden…

O halde yaptıklarımızı tekrar gözden geçirelim. Yaptığımız şeyler bize Ahirette de kazandıracak şeyler mi acaba?

Yoksa ayette belirtilen “Amiletün-nasıbeh” =Çalıştı fakat boşa yoruldu”(Ğaşiye/3) durumuna düşebiliriz.

MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...