OĞLUNDAN DAYAK YİYEN ADAM- İBRETLİK OLAYLAR

 Yakın bir akrabamdan dinlediğim ibretlik bir olay. O da olayın şahidinin kendisine anlattığını söylemişti.

Tavşanlı küçük bir ilçe iken, Hacı Emin efendi olarak tanınan, hem imamlık yapan hem de caminin yakınlarında küçük bir bakkal dükkanı işleten bir muhterem zat var imiş. (O dönemlerde imamlar maaş almadığından muhtemelen geçimini bu yolla temin ediyordu) (Bazı büyüklere sorduğumda Hacı Emin Efendiyi tanıdıklarınıi fakat böyle bir olayı duymadıklarını söylediler. İhtimaldir ki, gıybet olur düşüncesiyle Emin efendi bu olayı anlatmamıştır. AU)

Bir gün Mehmet isimli bir şahıs.(Yenilerde vefat etmiş) bakkal dükkanına uğradığında hocayı göz yaşları içerisinde  ağlarken bulmuş.” Hayırdır hocam! niçin ağlıyorsun? Bir problem mi var?” gibi sorular yöneltmiş hoca efendiye.

Hacı  Emin efendi, birkaç metre ileride, yolun karşısındaki kahvehanenin önündeki peykeyi göstermiş ve demiş ki:

“Şu  peyke var ya, orada falanca oturuyordu. Biraz önce onun oğlu geldi, babasına birkaç yumruk vurdu, tokat attı gitti. Ama ben ona ağlamıyorum. Bundan çok yıllar önce - ben o zaman biraz gençtim- tam burada şimdi dayak yiyen şahıs da babasını dövmüştü. Ben babasını döven  kişinin oğlu tarafından aynı yerde dayak yediğine şahit oldum. Rabbul Aleminin bu tecellisine ağlıyorum.”

 


BİR ANNENİN KARNINDAKİ BEBEĞİYLE SOHBETİ.

 Anne karnındaki çocukla annesinin (hayali) konuşması:

*-Bak çocuğum yakında benim bedenimdeki hayatın sona erecek. Doğacaksın ve artık dünya denilen bir yerde yaşayacaksın.

-Anneciğim orası nasıl bir yer. Büyüklüğü nasıl?

*Çook büyük.

-Şu anda bulunduğum yerden ne kadar büyük?

*-Bunu sana tam anlatamam ancak gördüğünde anlayabilirsin.

-Peki anneciğim. Ben burada göbeğimden besleniyorum. Her şeyim sana bağlı. Senden ayrıldığımda ben ne yaparım. Açlıktan, havasızlıktan ölürüm.

*-Aman evladım şu düşündüğün şeye bak. Orada çok farklı şeyler olacak. Ağzından, burnundan nefes alıp vereceksin. ağzından besleneceksin. Orada sana uygun çeşit çeşit rızıklar yaratılmış yaşına göre o rızıklardan alacaksın. Önce sıvı şeylerle besleneceksin. Sonra ağzında dişler çıkacak onlarla katı şeyleri çiğneyerek yiyeceksin. Orada süt ürünleri var, meyveler, sebzeler var değişik etler var. Etlerin pişmesi için ateş var ve hepsinin lezzetleri farklı farklı. Biraz büyüdüğünde yürümeye hatta koşmaya başlayacaksın. ellerini, parmaklarını kullanacaksın. Gözlerinle etrafı göreceksin. Kulaklarınla çevrendeki sesleri işiteceksin. Daha pek çok şeyler yapacaksın.

-Anneciğim anlattıklarından hiç bir şey anlamıyorum. değişik lezzetler, yürümek, koşmak, yemekleri çiğnemek, görmek, duymak bunların ne olduğunu pek anlayamıyorum.

*-Elbette tam anlayamazsın bu anlattıklarımı ancak orada yaşamaya başladıktan sonra tam anlayabileceksin.

*-Hem orada çeşit çeşit giysiler de var. İçinde kalacağımız evler var.

-Ay anne hiç bir şey anlayamıyorum ama merak ediyorum.

-Anneciğim dünyada başka neler var?

*-Evladım çok büyük ormanlar var. Nehirler, göller,denizler var. Denizlerde çeşitli türde ve büyüklükte balıklar var. Ekim yapılan tarlalar, bağlar bahçeler var. Çeşit çeşit hayvanlar var cıvıl cıvıl kuşlar var. Arabalar,trenler uçaklar var. Şehirler, köyler var. Daha pek çok şeyler var.

-Anlattıklarını hayal etmeye çalışıyorum ama pek beceremiyorum. Çok merak ettim doğrusu.

-....

Bu hayali konuşmayı devam ettirebiliriz. Fakat asıl maksadımız şudur:

Anne karnındaki çocuğa dünyayı ve dünyadakileri anlatmak ne kadar zorsa, Dünyadaki bir kişinin de Ahireti tam anlaması o kadar zordur.

Anne karnına göre dünya nasıl ise, Ahiret te dünyaya göre öyledir.

 

SAKAT MANTIK...

 SAKAT MANTIK:

Kendisinin veya sevdiklerinin başına olumsuz şeyler geldiğinde "Allah Teala imtihan ediyor" deyip, sevmediği kişilerin başlarına olumsuz şeyler geldiğinde ise "Allah belasını verdi ". "Allah çarptı " gibi şeyler söylemek islami açıdan sakattır.
Ne biliyorsun belki tam tersidir. Veya iki taraf da imtihan oluyordur. Veya iki taraf da ceza görüyordur.
Yani bu meselede çeşitli ihtimaller söz konusudur. Kesin konuştuğuna göre ona vahiy mi geliyor acaba? Yoksa nereden biliyor???

BAŞKENTTE GÖZ MUAYENESİ.

Yıl 1983, aylardan mayıs veya hazirandı. Ankara’da öğrenciyim. Gözlerimdeki problem sebebiyle göz bankası adı verilen göz hastanesinde muayene olmak istedim.

O zamanlar hastanelerde randevu almak diye bir uygulama yoktu. Sabahtan gidilip sıraya girilir, sıra gelince kayıt yaptırılır, muayene sırası gelince de ilgili birimde muayene olunur ve gerekirse diğer tedavi prosedürü uygulanırdı..

Bu göz bankasına sabahleyin gittiğimde ne sıra var ne kayıt. Daha doğrusu kayıtlar dolu diyorlar. Sonra öğrendim ki muayene olmak için ikindiden sonra geliniyormuş ve oradaki muayene için gelen( gayri resmi sıra yazan) bir kişiye adını yazdırıp sabaha kadar orada bekleniyor ve ertesi gün muayene olunuyormuş.

Kaldığım evden bir battaniye alarak saat 17.00 civarında hastanenin bahçesine vardığımda muayene için daha önce gelmiş başka kişiler de vardı.

Oradaki vatandaşa ismimi yazdırdım ve beklemeye başladım. Her iki saatte bir isimler okunuyor orada bulunmayanlar listeden çıkarılıyordu. Bu şekilde sabah olduğunda 15 kişi kadar kaldık. Sabah mesaisi başlayınca liste görevli memura veridi ve o listeye göre esas kayıtlarımız yapıldı.

Fakat bir çok kişi gelip muayene olup gittikleri halde bizim listedeki şahısları arada bir çağırıyorlardı.

Akşama kadar gözümüz kulağımız görevlide oralarda bekledik. saat 16-16.30 civarı benim ismimi de çağırdılar. Girip muayenemizi olup çıktık.

Peki akşama kadar 15 kişinin haricinde muayene olanlar kimlerdi acaba?

Gerçekten bilmiyorum ama bazı tahminlerim var.

Fakat tahminlerimi söylemeyeceğim. Sizler de tahmin edebilirsiniz.

 


KÖYÜMÜZDE ODA KÜLTÜRÜ.

ÇOCUKLUĞUMDAKİ ODA KÜLTÜRÜ

Çocukluğumda köyümüzde bulunan oda kültürünü aktarmaya çalışayım.

Köyümüzde caminin yanında oda bulunurdu. Bu odaya genellikle orta yaşın üstündekiler gelmekle beraber bir yaş sınırlaması yoktu. Cami için biraz erken gelenler veya soğuk günlerde ısınmak için gelenler de olurdu.

Ben de zaman zaman o odaya takılırdım. Odanın yazılı kuralları yoktu ama eskiden beri, belki nesilden nesile devretmiş yazısız kuralları vardı.

Mesela odaya birisi gelip selam verdiğinde sohbete ara verilir, selam alındıktan sonra gelen şahıs oturur, orada bulunanlar gelen şahsa tek tek "merhaba" derler, gelen şahıs da "merhaba" diyerek herkese cevap verir, sohbet kaldığı yerden devam ederdi.

Odada gürültü olmaz, her kafadan bir ses çıkmazdı. Ya susulur ortalığı tam bir sükunet kaplar, ya da konuşan olursa o dinlenirdi. Bazen de birileri soru sorar, muhatap cevap verir, ilave yapmak veya söze karışmak isteyenler de sırası gelince söze girerler ve bu konuşmaları herkes dinlerdi.

Odadaki kişiler, ya bağdaş kurarak otururlar ya da diz çökerlerdi. Oda dolu olduğunda yeni gelenler için toparlanılır ve ona yer açılırdı.

Odada konuşanlar genelde yaşlı ve tecrübeliler olurdu. Gençler ve çocuklar sadece dinlerlerdi. Konuşmalar, ya dini bir konuda, ya da geçmişte yaşadıkları önemli olayları anlatma şeklinde olurdu.

Soba yandığı günlerde odaya gelenler yanlarında bir-iki kesilmiş odun getirirlerdi. Böylece odanın yakacağı karşılanmış olurdu.

Köye gelen misafirler (dilenci, yolcu gibi kimseler) odaya gelirler. Onlara odaya yiyecek getirilir, yatacaklarsa yatak getirilirdi.

Kahvehanede durum biraz farklıydı. Kahvehaneye gelen şahıs selam verir, arkadaş grubuna uygun bir masaya veya masaya yakın bir yere otururdu.

Genelde her masa kendi aralarında muhabbet eder ve içeride bir uğultu olurdu. Bazen önemli mevzu olursa herkes konuşmayı keserek konuşana odaklanırdı.

Odada sigara içilir miydi hatırlamıyorum, ama kahvehanede her zaman yoğun bir sigara dumanı olurdu.

 

HAYATIMDAN KESİTLER- 4 (KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI)

KÖYÜMÜZDE KIŞ AYLARI

Köyümüz Tavşanlı ve Kütahya ya göre rakımı daha yüksek olduğundan, bir de esintinin bol olduğu bir mevkide bulunduğundan kış ayları çevreye göre biraz daha sert geçer. Tavşanlıda kar olmadığı çoğu zamanlar köyümüzde kar olur. Tavşanlı'ya kar yağdığında, yağan kar bir kaç gün sonra kalktığı halde, köyümüzdeki kar günlerce, hatta haftalarca kalkmazdı.

Kar çok yağdığında okula gitmemiz için büyükler küreklerle çiğir dedikleri patikaya benzer yollar açarlar oralardan gidip gelirdik. Sadece okul yolunda değil, köy içinde de buna benzer çiğir açılırdı.

Kar yağdıktan sora rüzgarın etkisiyle puşkun yapar, köyün kenarındaki Kıranbaşı mevkiindeki evlerin avlu duvarlarının üstüne  kadar puşkun sürerdi. (kar kaplardı)

Köylülerin büyük çoğunluğu çiftçilikle uğraştığından kış günlerinde onların yapacağı pek iş olmazdı. Sadece hayvanları olanlar, ahır işlerine bakarlar, bir de güzün getirdikleri odunlar sobaya sığacak hale getirirlerdi.

Keçileri olanlar bazen hayvanlarını dağa götürüp çam pürçüklerini yedirirler; bazen de getirdikleri çam dallarını avluya koyarak hayvanlarına yedirirlerdi. Kış günlerinde en çok uğraşanlar kamyonculukla uğraşanlar olurdu.

Kış günlerinde, çocuklar gündüz okula, orta yaşlılar kahveye veya odalarına, bizim yaşlı olarak gördüklerimiz odaya giderlerdi. Caminin yanındaki yazları mektep olarak kullanılan mekan, kışları oda kullanılır ve genelde yaşlılar burada toplanırlardı. Odaya gidenler giderken yanlarında bir-iki tane odun götürürlerdi.

Gündüzleri ev ve ahır işleriyle uğraşan kadınlar ise uzun kış gecelerinde eşi kahveye veya odaya gittiğinde çocuklarını alır “otmağa gitmek” denilen komşulara misafirliğe giderlerdi. Misafirliğe gitmek için gidilecek yere haber verilmez teklifsiz bir şekilde gidilirdi. Bu durumu kimse yadırgamaz, özel hazırlık falan yapılmaz, kimse kimseyi eksik gediğinden dolayı ayıplamazdı.

Bize misafirler geldiğinde, annem veya ablalarım kuzinede mısır patlatarak ikram ederler, bir de bahçemizden getirdiğimiz ve uygun yerlerde muhafaza ettiğimiz elmalardan ikram ederlerdi.

Küçüklüğümde köyümüzde, birisi "Baş gardiyanın veya gardiyanın gayvesi, diğeri Mollaların Abdullah'ın gayvesi" dedikleri iki kahvehane bulunurdu. Gardiyanın kahvesini Gayveci Ömer lakaplı Ömer Kocaağa çalıştırırdı.

Köyün yakınındaki yoldaki virajda (buzlanmanın etkisiyle) sık sık kamyonlar kayar kendi çabalarıyla çıkamadıkları zaman kahvehaneye gelip yardım isterler, traktörü olanlar ve bazı köylüler yardıma giderlerdi.

Kış günleri okuldan sonra ve tatil günleri biz çocukların en büyük eğlencesi "kayık kaymak" dediğimiz karda ve buzda kayma etkinliği idi.

Kaydığımız mekanların en önemlisi koca bayır dediğimiz Kıranbaşındaki mezarlığın yanından Fıncağa kadar kaydığımız yerdi.

Bazılarının kayık dediğimiz tahtadan yapılmış üzerine oturulan bir aygıtı olur, onun üzerine oturarak kayarlardı.

Bazıları altı yalabıklaşmış eski yemenilerle kayardı. Bazıları da zirai donatımdan alınmış boş naylon gübre çuvallarına oturarak kaymaya çalışırdı.

Tabi, kayarken düşenler, birbirine çarpanlar, gülmeler, ağlamalar, bağrış çığrış birbirine karışırdı.

Soğukların şiddetli olduğu zamanlar Çobanların çayırı dediğimiz mevkide sular donar ve pürüzsüz bir zemin oluşurdu. Bazen oraya gider önce biraz koşup hızımızı aldıktan hızımızın etkisiyle ayakta kayardık. Buzun ince yerlerinin kırıldığı ve ayaklarımızın ıslandığı da olurdu.

Bazen de köy içindeki yolların uygun olanlarında kayardık. Fakat oradan gelip geçenler düştükleri için kayganlaştırdığımız yerlere kül dökerler ertesi günü orada oynayamazdık.

Oyunun verdiği heyecandan olsa gerek bizler üşüdüğümüzü pek fark etmezdik. Oyun sırasında gerek düştüğümüz için, gerek dengeyi sağlamak için ellerimiz sık sık yere değer ve ıslanırdı. Ellik dediğimiz eldüveni olanların eldüvenleri de aynı sebeplerle ıslanır ve elleri de ıslatırdı. Çoğu zaman pantolonlarımızın diz ve arka kısmı ıslanırdı.

Eve gelip sobanın yanına vardığımızda üşüdüğümüzün farkına varırdık. Sobaya yaklaştırdığımız ellerimiz bir müddet sonra sızlamaya başlardı. Sonra ısınan vücudumuz gevşer uykumuz gelir sobanın yanında uyuya kalırdık.

Fakat soğuğa küçükten alışkın olduğumuz için olsa gerek pek hastalanmazdık.

Kış günleri kara lastiklerin içine annemizin ördüğü kalın yün çoraplarımızı giyerdik. Eğer çoraplar ıslanmazsa ayaklarımızı sıcacık tutardı. O dönemler mont, parka gibi şeyler bilmezdik. Annemizin ördüğü yün kazakları giyerdik. Bir çoğumuzun ceketi de olmazdı.

Kışlarımızın havası soğuktu fakat işlerin azlığı sebebiyle kış aylarında komşuluk ve akrabalık ilişkileri daha güçlendiği için içimiz daha fazla ısıtırdı.

19/12/2021 ALİ USLU- TAVŞANLI

 


YAŞLI MÜMİN VE YAŞLI ATEİST

 Biri ateist biri mümin iki yaşlı kimsenin psikolojisini düşünüyorum.

yaşlı mümin okulunu bitirmeye az zaman kalmış bir öğrenci gibi hayal ediyorum. Okulunun bitmesi onu yeni bir hayata geçişi olacaktır.

Yaşlı ateisti ise uzun yıllar emek verdiği iş yerinin elinden alınıp bunca çalışmalarının boşa gittiğini düşünen kişinin içine düştüğü durum gibi düşünüyorum.

MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...