İLGİNÇ BİR HATIRA

Liseye gittiğim yıllardı. Uzun zamandır çocukları olmayan komşumuz Tavşanlı'nın uzak köylerinin birinden evlatlık olarak 5-6 yaşlarında bir erkek çocuk getirmişlerdi. Anlatıldığına göre henüz küçük olan beş kardeş, anneleri vefat edince bakacak kimseleri de olmadığından babaları tarafından hepsi evlatlık olarak verilmişti.
Komşumuz olan aile çocuğa iyi bakıyor ve üzerinde titriyorlardı. Çocuk ta mutlu görünüyordu. Kim bilir annelerinin vefatından sonraki günlerde ne gibi sıkıntılar çekmişti.
Çocuk ilkokul 1. sınıfa başladığında ben lise son sınıfa gidiyordum. Öğretmeni verdiği fişleri çalışması için ödev vermiş. Anne-babanın ikisi de okuma yazma bilmediğinden, annesi yardımcı olmam için çocukla bizim eve gelmişlerdi. Fişin birisi "ALİ ELİNİ YIKADI" biçimindeydi. Fakat çocuk bunu "ALİ ELİNİ YAYKADI." şeklinde okuyordu.
Aramızda şöyle bir diyolog geçti:
-Önce ben okuyayım sonra sen tekrar et tamam mı?
-Tamam.
*-Ali elini yıkadı.
-Ali elini yaykadı.
*-Yaykadı değil kardeşim yıkadı... Haydi tekrar söyle bakalım; Yıkadı.
-Yaykadı.
*-O zaman kelime kelime okuyalım. Haydi başlıyoruz.
*-Ali
-Ali
*-Elini
-Elini
*-Yıkadı
-Yaykadı.
*-Yine olmadı. Bir de hece hece okuyalım bakalım.
*-Ali
-Ali
*-Elini
-Elini
*-yı
-yı
*-ka
-ka
*-dı
-dı
*-yıkadı
-yaykadı.
*-Yine olmadı bir de şöyle deneyelim.
*-yı
-yı
*-kadı
-kadı
*-yıkadı
-yaykadı.
Belki bir saat "yıkadı" kelimesini değişik hecelerde okuttum. Hece hece doğru okuyordu. Fakat ne zaman yıkadı diye heceleri birleştirsem "yaykadı" diyordu. Baktım olmuyor, vazgeçtim. "Bu çocuk geri zekalı mı? acaba" diye düşündüm. Fakat çocuk tabiri caizse cin gibiydi.
Aradan yıllar geçti. Biraz psikoloji ilmine merak sardım, bilinçaltını anlamaya çalıştım. Sonraki zamanlardan birinde bu çocuğa fiş öğretirken yaşadıklarım aklıma geldi. Bu olayı tekrar değerlendirdim. Zihnimde oluşan şey gözlerimi yaşarattı.
Çocuğun bizim köyde kullandığı kelimeler ile kendi köyünde kullandığı kelimeler aynı şekilde söyleniyordu onlarda bir sorun yoktu. Fakat yıkadı kelimesini annesi YAYKADI şeklinde öğretmişti. Mesela annesi ona "elini yüzünü yıka" demeyip "elini yüzünü YAYKA" demişti. Belli ki çocuğun bilinçaltı annesinden kalan bu özel hatırayı değiştirmek istemiyordu. Belki de çocuk bunu bilinçli olarak yapıyor annesinin öğretisine ihanet etmek istemiyordu.
Anne özleminin ne olduğunu o gün (bunu farkettiğim gün) farklı biçimde öğrenmiş oldum.
Yaş ilerleyince insanın gözleri de
pek sulu mu oluyor ne... bak yine gözlerimi siliyorum.
Rabbim hiç bir çocuğu annesiz babasız bırakmasın

UMREDEN DÖNÜŞ/ UMRE NOTLARI-11

Dönüş günümüz yaklaştığında herkes eşyalarını valizlerine yerleştirdi. Fakat küçük öğrenciler eşyalarını valizlerine zor zahmet yerleştirebildiler. Gümrüklerde valizleri açtırıp eşyalar dağıtılırsa kolay kolay bu eşyalar toplanamaz diye düşündüm.  Öğrencilerin aldıkları hediyelikler o kadar çoktu ki otobüse nasıl sığdıracağız diye de endişe ettim. Zaten herkesin Mekke'de doldurduğu epey yekün tutan zemzemleri vardı. Alınan hurmalar, normal giyecek valizlerimiz, hediyelik eşyaların yerleştiği valiz ve koliler hakikaten çok fazla olmuştu.

Otobüslerimiz otelin önüne geldiklerinde lastiklerinin tümünün yenilendiğini gördük. Lastikler orada Türkiye ye göre oldukça ucuz olduğundan, giderken normal lastikle gidip orada değiştirmiş ve çıkanları orada bırakmışlar.

Eşyalarımızı otelden indirip büyük olanları otobüsün bagajlarına düzenli bir biçimde yerleştirdik. Otobüsün koridorlarını çocukların zor geçeceği bir biçimde doldurduk küçük eşyaları yukarılara koyduk. Çocukların aldığı kumaş türü şeyleri oturacakları koltuklara koydurduk. Bazıları ayaklarını koyacakları yerlere de eşyalarını koyarak bağdaş kurarak oturdular.

Aksaray'dan öğrenci getirmiş bir otobüse baktım eşyalarını bagaja koymuşlar artan bazı malzemeler de arka camın oralardaydı. Koridorlar  bom boştu. O zaman bizim Tavşanlının eşya konusundaki hırsını daha iyi anladım. Çünkü öğrencilerin aldığı şeylerin pek çoğu ailesi veya akrabaları tarafından sipariş verilen şeylerdi.

Medine'ye veda edip yola çıktığımızda gözümüzü Ülkemize diktik. Yollarda kısa ihtiyaç ve namaz molaları haricinde pek durmadık. İkinci şöförümüz Turgut abinin ayağı da nisbeten iyileştiği için uzun süreli yolculuk problem oluşturmuyordu.

Irak gümrüğüne girdiğimizde oradaki görevli evraklarımızı imzalamıyor resmen rüşvet istiyordu. Rüşvet olarak "müseccel" yani teyp istiyordu. Epey dil dökmemize rağmen adam imzalamıyor. Valizleri tek tek açtırıp kontrol etmeye kalksa zaman ve emek bir tarafa, çocukların o valizleri tekrar toplama ihtimali oldukça zordu. Bir de Irakta savaş devam ettiği için teyp, dürbün gibi bazı eşyaların Irak'a girişi zaten yasaktı. Kendi ülkemize girişi yasak olmadığından öğrencilerin çoğu teyp (kasetçalar) almışlardı. 

Aklıma bir fikir geldi.İsmail İsimli bir öğrenci seyyar satıcılardan çin malı bir teyp almış otele geldiğinde teybin çalışmadığını söylemişti. Değiştirmek için gittiğinde aldığı yeri bulamamış (veya adam yokmuş)ve bayağı üzülmüştü. İsmail'e arızalı teybin yakınlarda olup olmadığını sordum. Otobüsün üst rafında olduğunu söyledi. Onu alıp görevliye verdim. İmzayı atıp yola devam ettik. Durumu müsait olanlardan zaten ucuz olan teybin parasını toplayıp İsmail'e verdim. Allah Teala bizleri affetsin. Rüşvet vermek zorunda olduğum bu olay benim bu konudaki ilk ve son vukuatımdır. 

Daha sonraki yıllarda bir arkadaş Suriye üzerinden arabasıyla bir kaç arkadaşıyla birlikte hacca gitmişti. O arkadaş da geldikten sonra "bir daha arabamla gitmem arkadaş. Hacca sevap kazanmaya gittik ama kaç yerde rüşvet vermeden geçemedik. Eksik bir belge yok ama işini yapmayıp bekletiyorlar en sonunda lanet olsun deyip ufak tefek hediye mahiyetinde rüşvet verip işimizi yaptırabildik." demişti.

Irak'ta sık sık yol kontrolleri oluyordu.  Genelde otobüsteki sayı ile resmi listedeki sayıyı karşılaştırıyorlardı. Bir keresinde yine bir kontrolde görevli asker (kırk yaşlarında bıyıklı bir asker) listeyi istedi. Kontrol etti.İmza atacakmış gibi kalem istedi. Ben de oradan (burada bayağı pahalı, orada normal fiyata olan) sheaffer marka tükenmez ve dolma kalem seti almıştım. Tükenmez kalemi yanımdaydı. O kalemi verdim. Adam imza atacakmış gibi yaptı fakat atmadı. Niyeti başkaymış. Kalemi cebine koydu. Ne kadar istesem de vermedi. "El kalemu ındek" diyor. Kalemi verdim, kalem sende diyordu. Bu da bana ayrı bir ders oldu. 

Irak çöllerinden gece geçtik. Şoförlerimiz çölde durmanın çok tehlikeli olduğunu, duran arabalara pusuya yatmış bazı çetelerin hırsızlık amaçlı saldırılar düzenlediklerini bildirdiler. (Şoförlerin kendi aralarındaki yol muhabbetinden öğrenmişler) Bu sebeple bazı çocuklar ihtiyaç için ısrar etmelerine rağmen durmayıp akaryakıt istasyonuna kadar devam ettiler. 

Ülkemizin gümrüğüne girdiğimizde çok sevindik. Orada bandrol alınması gereken cihazlar için bandrol alındı. Valizleri açtırmadılar yoksa işimiz zordu.

Mola verilen yerlerde öğrenciler telefon kulübelerine koşuyor ailelerine nerede olduklarını haber veriyorlardı. Üç günlük yorucu bir yolculuktan sonra  çok şükür büyük bir problemle karşılaşmadan sağ salim Tavşanlı'ya geldik. Çoğu ilk defa ailesinden ayrılan öğrencilerle aileleri doğal olarak birbirlerini özlemişler. Sarılma faslından sonra eşyaları indirdik. Herkes eşyasını ayırarak ailesine veriyor onlar da arabalarına koyuyorlardı. Eşyalarını yükleyen aileler çocuğunu da alarak gittiler.

Sadece iki öğrencinin babası bize hoş geldin deyip öğrencileriyle ilgilendiğimiz için teşekkür ettiler. Diğerlerinin aklına gelmedi zannedersem. Bu da benim için unutamadığım bir hatıra oldu.

Rabbim oralara gitmek isteyen kardeşlerimize en hayırlı şekilde gidip gelmeyi nasip eylesin.

MEDİNE-2/ UMRE NOTLARI-10

...
Küçük öğrencilerin bir kısmı Mekke'de paralarını bitirmişlerdi. Bir kısmı da Medine'deki ilk günler bitirmişler. Memleketten de (o dönemde) para isteme durumları olmadığı için moralleri bozulmuş benden ödünç para istiyorlardı. Haydi harçlık üç beş kuruş verelim de eşya almak için onlara verecek param zaten yoktu ki. Parası bitenlerin canları sıkılmaya başladı. Bana ne zaman gideceğiz diye soruyorlardı. Halbuki dönüş tarihimizi biliyorlardı.
Medine, Mekke'ye göre her yönden sakin bir şehirdi. Otelimiz ile Mescid-i Nebi arasında araç trafiğine açık yol yoktu. Bizler de zaten mescide bir alandan gidip geliyorduk. Öğrencilerin arabalar tarafından çarpılma ihtimali azaldığından bu konudaki endişelerim de azaldı.
Gerek Mekke'de gerek Medine'de Mescidin yakınlarında jetonla çalışan telefon kulübeleri vardı. Uluslararası olduğu için ülkemizle konuşurken çok kısa zamanda epeyce jeton çekiyordu. İsteyen aileleleriyle oradan haberleşebiliyordu.
Bir günümüzü Kuba ve Uhut ziyareti için ayırdık.
Önce Kuba'ya gidip Kuba Mescisini (Kur'anda "Takva üzere bina edilmiş mescid" olarak bahsedilen mescidin Kuba Mescidi olduğu konusunda rivayetler var) ziyaret ettik, namaz kıldık. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Hz. Ebu Bekir efendimizle birlikte Medine'ye hicretinde önce Kuba'ya gelmişler, orada dört gün kalmışlarlar ve orada mescid inşa etmişler (veya daha önce bir sahabinin mescid olarak çevirdiği yeri biraz daha büyütmüşlerdi) ve namaz kıldırmışlardı.
Rivayet edildiğine göre Efendimiz Kuba mescidini genelde cumartesi günleri olmak üzere sık sık ziyaret edip orada namaz kılarmış.
Sonra Uhud'a vardık. Uhut şehitliğini ziyaret ettik yakınıdaki Okçular Tepesine vardık. Fakat Okçular Tepesi'nin yüksekliğine baktığımda "okçular bu küçük tepenin neresine yerleşmiş acaba" diye hayret etmiştim. Aradan yıllar geçtikten sonra oralara her yıl bir kaç kez gidip gelen Mehmet Talu hoca ile sohbet ederken Okçular Tepesinin 20 metre civarında indirildiğini söyleyince okçuların tepeye yerleşme sahnesi o zaman zihnimde tamamlandı. Oranın malzemelerinin başka yere taşınarak 20 metre indirilmesi yanında her yıl milyonlarca kişinin oraya çıkması neticesinde gevşek zemini bulunan tepenin üst kısmı muhtemelen biraz daha aşınmıştır.
Not: Bu suud yönetiminin her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen tarihi yerleri tahrip etmesini bir türlü anlayamıyorum. Cehalet midir? İhanet midir? Yoksa başka bir şey midir?
Son gidişimde Uhut savaşının yapıldığı yerlerin iskana açıldığını, oralara bir çok gece kondu mahallesi yapıldığını gördüğümde çok üzülmüştüm
Medine'de namaz vakitleri dışında vakitlerimizi çevredeki dükkanları gezerek alış veriş yaparak veya otelde geçiriyorduk.
Komik bir olay: Bir akşam otelde şoförlerimizle yemeğimizi yedikten sonra çay içip sohbet ediyorduk. Orta okul birinci sınıf öğrencilerinden birisi geldi. "Hocam babama hediyelik çakmak aldım" deyip bana gösterdi. Kaça aldığını sordum. "45 riyala aldım" deyince, şoför Ali abi Tavşanlı şivesiyle "Ötümyo len buu" Yani "bu ötüyor mu niçin bu kadar pahalı" demek istedi. Tavşanlıda bir şey emsallerinden pahalı olunca böyle bir tabir kullanılır. Çocuk bu sözün mecazi anlamını bilmediğinden gayet saf bir şekilde "ötüyor abi" dedi. Çakmağı yakınca gerçekten cık cık cık diye ses çıkararak ötüyordu. Bu olaya epey gülmüştük.
Medine'de son günümüz müydü? yoksa son günden bir gün önce miydi? tam hatırlayamadım, hediyelik hurma almak için yatsı namazından sonra öğrencilerle hurma pazarına gidiyorduk.Önceki yazımda da belirttiğim gibi, o zamanlar Mescid-i Nebi şimdiki gibi büyük değildi Mescidin kenarlarında küçük hediyelik eşya satan dükkanlar vardı. Sonra boş araziden geçip hurma pazarına gidiliyordu.
Bizler tarif üzere ay ışığında, boş araziden, toprak yolda hurma pazarına doğru giderken arkadan bir kişi Türkçe gurbet türküsü çekmiş geliyordu. İster istemez dönüp baktık. Şahsın üzerinde arapların giydiği cellabiye (uzun entari) vardı. Bizim baktığımızı görünce selam verdi. "Aleykümselam" dedik. "Nerelisiniz?" diye sordu. "Kütahyalıyız." Dedik. "Siz nerelisiniz?" Diye sorudum."Tarsusluyum" deyince ismini sordum. " Mustafa” dedi.
"Tarsus'tan Selehaddin hocayı ve şunları tanıyor musun” diye sordum. “Evet tanıyorum, arkadaşlarımdır” dedi.
“Onların sana selamı var” dedim ve Tarsusta olanları anlattım. (İkinci bölümdeki yazımda oradaki arkadaşların "Medine'de Mustafa'ya selam söyle" sözleri üzerine yaptığımız konuşmayı anlatmıştım.) Mustafa bu olaydan çok memnun oldu.
Bizi hurma pazarına götürdü. Kaliteli hurmaları bize gösterdi. Almaya karar verdiğimiz hurmalar için satıcıyla pazarlık yaparak (toptan olduğu için) epeyce fiyatından ikram ettirdi. İşimiz bitince teşekkür ederek vedalaştık.
Devam edecek inşaallah...




MEDİNE-İ MÜNEVVERE/ UMRE NOTLARI-9


Medine'ye vardığımızda görevliler bize otelimizi gösterdiler. Eşyalarımızı otelle yerleştirdik. Yürüme mesafesiyle çok uzak olmayan Mescid-i Nebiye gidip Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret ettik. Mescid içerisinde bulunan Efendimizin kabri demir parmaklıllarla muhafaza altına alınmıştı.
Peygamber Efendimiz mescide bitişik sayılacak kadar yakın olan Hz. Ayşe annemizin hücresinde vefat etmişti. "Peygamberler vefat ettikleri yere defnedilirler "hadisi gereği Efendimizi oraya Hz. Ayşe annemizin hücresine (duvarları kerpiçten üzeri hurma dallarıyla örtülmüş tek oda) defnettiler. Daha sonra Hz. Ayşe annemizin babası olan 1. Halife Hz. Ebubekir efendimiz vefat ettiğinde Onu da oraya defnettiler.
2. Halife Hz. Ömer Efendimiz halifeliği sırasında namaz kıldırırken bir kölenin suikastıyla ölümcül yara almıştı. Yaralıyken Hz. Ayşe annemize haber göndererek vefat ettiğinde Efendimizin yanına defnedilmek için izin istedi. Hz. Ayşe annemiz kalan bir kişilik yeri eşi ve babasının yanına defnedilmek için kendisine ayırmış olduğunu söyleyip bu hakkından feragat ederek Hz. Ömer'e izin verdi. Kısa süre sonra Hz. Ömer o yaranın etkisiyle şehit oldu. Onu da oraya defnettiler. Yani Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu mekanda Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer efendilerimizin de kabirleri bulunmaktadır.
Peygamber efendimizin kabrini ziyaret ederken 1. ve 2. İslam halifelerinin kabirlerini de ziyaret etmiş olduk.
Peygamberimizin "Evimle minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir" hadisinden dolayı o bölüme Ravza-i mutahhara yani temiz bahçe denilmiştir.
Kabrin yanında bulunan Efendimiz zamanındaki mescidin yeri yuvarlak sütunları yeşile boyanarak belli edilmişti. Hemen sonraki bölümdeki yuvarlak mermer sütunların olduğu mekan bir kısmı önceden yapılmışsa da son şeklini atalarımız Osmanlılar tarafından verilmiştir. Hatta sütunun birisinde Osmanlı tuğrası bulunuyordu.
. Ondan sonraki mimari yapısı farklı bölüm suudlular tarafından yapılmış. Bizim 88 de gittiğimizde suudluların yaptığı bölüm çok büyük değildi. Sonraki gidişimizde bu bölümler sağ, sol, ve arka tarafa doğru devasa boyutlarda büyütülmüştü. Fakat 88 deki kapıların üst kısımlarına dokunulmadığı için önceki mescidin sınırları oralardan anlaşılabiliyor.
Medine'nin hoş bir havası vardı. geceleri Mekke'ye göre biraz daha serindi.
Beş vakit namazımızı Mescid-i Nebide kılmak için gayret gösterdik. İlk zamanlar öğrenciler yolu öğrenene kadar mescide beraber gelip gittik. Yolları öğrendikten sonra beraber geldik fakat giderken çocuklar kendi gruplarıyla serbest takıldılar.
Yukarıda bahsettiğim şimdikine oranla oldukça küçük sayılan mescidin hemen etrafında hediyelik eşyalar satan küçük dükkanlar, dükkanlardan sonra dar sokaklar ve sokaklarda bir veya iki katlı küçük veya orta seviyede dükkanlar vardı.
Sonraki gittiklerimizde mescid o kadar büyütülmüştü ki dükkanların olduğu yerler mescide dahil edildiği gibi ayrıca mescidin etrafındaki çok büyük alan da mescidin avlusu olarak mescide dahil edilmiş dolayısiyle mescidin alanı çok büyütülmüştü. İnternetten öğrendiğim bilgiye göre 670 000 kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş.
O zamanki mescidden çıkıp dükkanları geçtikten sonra hurma pazarıyla arasında tarlalar vardı. Şimdi aralar tamamen iş yerleri, ev ve otellerle dolmuş vaziyette.
Önceden mescidin kenarlarında sadece küçük işyerleri var iken. Şimdi mescidin sınırları dışında her taraf yüksek oteller ve işhanlarıyla doldurulmuş.
Devam edecek inşaallah...

MESCİD-İ HARAM VE ÇEVRESİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER. / UMRE NOTLARI - 8


1988 yılında gördüğüm Mescid- Haram ve çevresi 2009 yılında hacca ve 2012 yılında umreye gittiğimde çok değişmişti.
Mesela, 88 yılında Tavaf alanındaki Makam-ı İbrahimin arka taraflarında zemzem kuyusuna inilen giriş vardı, oradan merdivenle zemzem kuyusunun olduğu yere iner zemzem suyuyla abdest alırdık. Kuyu abdest aldığımız zeminden biraz yüksekçe ve üstü kapalı idi. Kuyudan kalın borular çıkıyor, elektrikli pompalarla su yandaki musluklara veriliyordu. Genişçe bir alanın etrafındaki duvarlara çok sayıda musluk konulmuştu ve isteyenler oradan su içer ve abdest alırdı. Sonraki gidişlerimde oranın girişinin kapatıldığını ve üzerinde tavaf edildiğini gördüm. Zamanla tavaf edenler çoğalınca zemzem kuyusunun üstü de tavaf için ayrılmış. Hacc zamanında tavaf edenler revaklara kadar doldurmuştu.
İkinci olarak 88 de, Tavaf alanının kenarında ilk sırada atalarımızın (Osmanlıların) yaptığı tek katlı revaklar, onun arkasında da Suudluların yaptığı iki katlı revaklar vardı. Hacerül esved ve rüknü yemani köşelerinin birleştiği duvarın hizasından dışarı çıktığımızda büyük bir meydan vardı ve oradan trafik akardı. Sonraki gittiklerimizde o meydan ve yol Mescide dahil edilmiş ve oralar üç katlı revaklar (kenarları açık üstü örtülü) haline getirilmişti.
1988 de Hacerül esved doğal haliyle duruyordu. Sonraki gidişlerimizde Hacerü'l esvede dokunma ve görme imkanı bulduğumda taşın üstünün vernik gibi şeffaf bir cisimle kaplandığını gördüm. Belliki milyonlarca kişinin elini sürmesiyle zamanla taşın iyice aşınma ihtimaline karşı böyle bir önlem alınmıştı.
Ayrıca son gidişimde Merve Tepesinin de vernik veya benzeri bir şeffaf madde ile kaplanmış olduğunu gördüm. Demek ki orası da milyonlarca kişinin ayaklarından aşınır olmuştu.
Yine 88 de Altınoluk'un karşısına gelen yerde iki katlı revaklardan biraz gidince fetih kapısına varılır kapıdan sonra küçüklü büyüklü bir çok dükkan ve meydanda seyyar satıcılar bulunurdu. Sonraki gidişlerimizde dükkanların bulunduğu yerlerin de üç kat halinde mescide dahil edildiğini hatta her kata köprü gibi sistemlerle girişlerin yapıldığını gördük. Fetih kapısı epeyce ileriye alınmıştı. Mescide girişlerden sonra o taraflardaki dükkanlar da tamamen kaldırılmış ve büyük meydan oluşturulmuştu.
Cemerat dediğimiz şeytan taşlama yerleri 88 de iki katlıydı. Sonraki gidişimizde üç kat halinde yapılmış ve çok genişletilmişti. Ayrıca taşlama yerleri küçük bir direk ve etrafında taşların aşağıya gitmesi için daire şeklinde havuzlar var iken sonra bu küçük direkler yerine gemi biçiminde duvarlar ve etrafına büyük havuzlar yapılarak taş atarken izdihamın önlenmesi hedeflenmişti.
1988 de Mescid-i Haram'ın etrafında büyük binalar yoktu. Sonraki gidişlerimizde her taraf yüksek binalarla kaplanmıştı hatta zemzem tower denilen ucube bina oraların görüntüsünü iyice değiştirmişti.
1988 de Mescidin etrafında sert kayalardan dağlar vardı. Son gidişimde iş makinalarıyla o dağlar kaldırılıyordu.

SALİH AMEL

 -Hocam Allah Teala'nın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her davranış salih amel sayılır mı?

- Hayır kardeşim,sayılmaz.
Mesela bazı kandırılmış, beyinleri yıkanmış müslümanlar cihat yaptığını sanıp Allah rızası için diğer müslümanları öldürebiliyorlar bu durum salih amel olmadığı gibi aksine çok kötü ameldir.
Yani bir davranışın salih amel sayılması için Allah Tealanın rızası için olmasıyla birlikte, aynı zamanda Allah Tealanın rızasına uygun bir davranış olması da gerekir.

UMRE HATIRALARI-7 (MEKKE'DE YEDİ GÜN)


   ... Mescid-i Haram'a giderken heyecanlıydık. İçeri girip ışıkların altında parlayan Kabe'yi gördüğümüzde heyecanımız doruğa çıktı. Kimisi sevinçten veya manevi etkiden göz yaşı dökerken, kimisi hayranlıkla Kabe'yi seyrediyordu. Kabeyi ilk görenlerin duasının kabul olacağı rivayeti sebebiyle herkesin dudakları kıpır kıpırdı.

 Akşam namazlarımızı kılıp Tavafa geçtik. O dönemler umre yapan kişilerin sayısı fazla olmadığından Kabe'ye oldukça yakın mesafeden tavafımızı yaptık. Tavaf namazımızı kılıp Safa ve Merve tepeleri arasında sa'yimizi yaptık Yatsı vakti geldiği için namazımızı da kılıp otelimize döndük. Otelde traş olup ihramdan çıktık.

Otele dönüp ihramdan çıktıktan sonra çocukların yerlerini gösterdim, eşyalarını yerleştirdiler. Valizler açılınca getirdikleri yiyeceklerin bazıları sıcaktan bozulduğunu bildirdiler. Mesela kimisinin getirdiği yaş sucuklar, kimisinin getirdiği pişmiş tavuklar, kimisinin de getirdiği başka yaş yiyecekler bozulmuştu. Onları çöpe attılar. Kuru veya kurutulmuş gıdalar bir de konserve türü şeyler bozulmamıştı. Otelimiz Mesfele denilen yerde, asansörsüz, üç katlı eski bir bina idi. Fakat Kabe'ye yürüyüş mesafesi olarak yakındı.

 Uzun zamandan beri (Urfa'dan beri) uzanarak yatamadığımızdan yatakları özleyen bedenlerimizi yataklara bıraktık. Derin bir uykudan sonra sabah namazı için Harem-i şerif'e gitmek üzere öğrencileri kaldırdık. Toplu olarak gidiyorduk. O zamanki yollar oldukça dar idi ve oranın gençleri hatta yeni yetmeleri oldukça hızlı araba kullanıyorlardı.Yolda giderken küçüklerden birisi zannedersem uykusu tam açılmadığından hızla gelen arabanın önüne doğru yürüyüverince ani bir refleksle tutup kenara çektim ve o anda endişelerim artmaya başladı.

Harem-i Şerif çok büyük olduğundan orada birbirimizi kaybetme ihtimali oldukça yüksekti. "Namazdan sonra Hacer'ül esved'in olduğu yöndeki kapının önünde buluşalım "diye karar aldık. Bu karar çok iyi oldu çünkü çok kapı vardı ve birbirimizi  bulmak biraz zor olurdu. Herkes yolları iyice öğrendikten sonra buna pek gerek kalmadı.

Otelde çocukları gruplara ayırdım ve bir yere giderken mutlaka kendi gruplarıyla gitmelerini söyledim. Her grubun başına da biraz daha büyük öğrencilerden görevlendirdim. Çocuklar hemen otelin yakınlarını keşfe çıktılar. (Sonra yolları öğrenince Kabe'nin yakınındaki çarşıları da keşfettiler.) Biraz dinlendikten sonra biz de bir kaç kişi çevreyi dolaşmaya çıktık. Döndüğümüzde otelin içerisinde  polis arabalarının siren seslerine benzer sesler geliyordu.

Merakla İçeri girdiğimizde ne görelim... çocuklar Türkiye'de pahalı olan oyuncakları orada ucuz görünce hemen uzaktan kumandalı arabalar almışlar onları oynuyorlarmış. Ses onlardan geliyormuş.

Namaz vakitlerinde Haram-i şerife öğrencilerle beraber gidiyorduk. Diğer zamanlarda isteyen tavaf ediyor veya oralarda ibadet ediyor isteyen dışarıda genelde alışveriş merkezlerini çarşıları geziyor veya otelde kalıyordu. 

O dönemler tavaf alanı şimdikinden çok daha tenha idi. Bazı zamanlarda (namazlardan hemen önce ve hemen sonra hariç) daha da tenha oluyor, Kabe'ye dokunarak tavaf edilebiliyordu. Sadece Hacer'ül esvedin olduğu yerde biraz izdiham oluyordu. Buna rağmen Hacer'ül esvede dokunmak hatta öpmek çok zor değildi.

Bu tür yerlerde söylentiler çok olur. Türkiye'den gelen çocuklardan birisinin kaçırıldığı haberi kulaktan kulağa yayılıyordu. Muhtemelen bu haber doğru değildi ama ben iyice endişelenmiştim. Çocuklara gruplardan ayrılmama konusunu tekrar tekrar tembihledim. Endişem o kadar arttı ki Kabe'yi tavaf ederken, ve diğer ibadetlerimde bile zihnim çocuklarla meşgul oluyor kendimi ibadete tam veremiyordum. O psikoloji ile Kabe'nin karşısında (yıllar sonra çok yanlış olduğunu anladığım ve tevbe ettiğim) bir dua ettim. Dedim ki:

"Allah'ım ben bir daha buraya gelmek istersem beni görevli olarak gönderme. Kendi paramla gelmeyi nasip eyle." Bu duanın çok hatalı bir dua olduğunu sonra anladım ve çok pişman oldum. Daha sonra oraları çok özledim. Değişik vesilelerle beni görevli olarak götürmek isteyenler oldu. Teklifi kabul ettiğim halde nasip olmadı. Hep engellerle karşılaştım. Bunların yaptığım duanın sonucu olduğunu tahmin ediyordum. Sonra büyük  pişmanlıkla tövbeler ettim bu sözümden dolayı Rabbimden af diledim. Nihayetinde (kendi paramızla)  2009 yılında hacc,  2012 yılında umre nasip oldu. 

Bir keresinde Kabe'nin yanında öğrencileri toplayıp özellikle sigara içenlerden sigara içmeyeceklerine dair söz almıştım. Bazı öğrenciler aradan yıllar geçmesine rağmen bu söz sebebiyle bir daha sigara içmediklerini hala söyleyip teşekkür ederler. Bazıları ise kendi istekleriyle söz vermedikleri gerekçesiyle daha sözlerinden dönmüşler.

Mescid-i Haramın yanındaki meydanlarda jetonla çalışan telefon kulübeleri vardı. Oralardan Ülkemizle haberleşebiliyorduk.

Bir de oralarda yiyecek içecek satan büfe ve dükkan tarzı şeyler vardı. Çocuklar en çok mırında denilen teneke kutuda bulunan gazlı içecek ve külaha otomatik doldurulan biraz yumuşak dondurma alıyorlardı ikisi de birer riyal idi.

Mekke'de kalış süremiz 7 gün idi. Bu kısa süreyi iyi değerlendirmemiz gerekiyordu. Bu işin biraz bilincinde olanlar vakitlerini daha çok Mescid-i Haramda geçirmeye gayret ettiler. Ayrıca ziyaret yerlerini de görmemiz gerekiyordu.

 Bir gün sabahleyin kahvaltıdan sonra otobüslerle Nur Dağına en yakın yere kadar gidip oradan öğrencilerle (Nur dağındaki) Hira mağarasına çıktık. O zaman yol /merdiven falan yoktu. Birçok yeri tırmanarak  çıktık. Gidiş ve dönüş epey zahmetliydi ve hayli zamanımızı almıştı ama çektiğimiz zahmete değdi.  Hem Peygamberimize ilk vahyin geldiği yeri görmüş olduk, hem de siyer kitaplarında okuduğumuz bu konudaki bilgileri daha iyi kavramış olduk. Mağara Dağın Mekke'ye bakan tarafındaki dik uçurum yerine sıfır noktasına çok yakın bir yerde iki -üç metrekarelik bir yerdi ve iyi rüzgar alıyor sıcaktan bunalanlar için ferahlık veriyordu.

 O zamanlar Kabe'nin etrafında büyük binalar olmadığından Hira'dan bakınca Kabe görünüyordu. Peygamber Efendimiz de oradan Kabe'yi seyredermiş. Şimdi binaların yüksekliğinden dolayı görünmüyormuş. İyi ki o dönemden Hira'ya çıkmışız. Daha sonraki gidişlerimde oralara çıkmayı göze alamadım.  Hira'dan sonra otobüslerimizle  Cemerat denilen şeytan taşlama yerlerinin yakınına gidip cemeratı gezdik. Arafat'a gidip oraları gördük, dualar ettik. Hz. Adem'in (A.S.) Cennetten Dünyaya indirildikten sonra duasının kabul edildiği yer olarak kabul edilen Cebel-i rahme'yi gördük oralara çıktık. Oralarda şipşak fatoğraf  çekenler vardı. Bazıları hatıra fotoğrafları çekildiler.

Başka bir zaman Cin mescidi ve Cenetül Mualla'yı ziyaret ettik .Hz Hatice annemizin kabri oradaydı Onun için ve diğer müslümanlar için dualar ettik.

Ortak paramızla Türkiye'den aldığım kahvaltılık ve diğer yiyecekleri buz dolabına koymuştum. (Tenekedeki peynirden de gerektiği kadar koyuyordum. Herkes grubuyla kahvaltısını ve diğer öğünlerini oradan ve kendi getirdiklerinden yiyorlardı. İsteyenler oradaki satıcılardan da birşeyler alıp yiyorlardı. Zaten Harem-i şerifin etrafında sebil olarak sık sık  tost ekmeğine benzer ekmek dağıtılıyordu.

Beni gülümseten bir şey oldu. Bir kaç öğrenci hem kendileri hem de aile fertleri için tavaf etmişler. Bir tanesi bana demişti ki: "Hocam bu gün Kabe'yi elli küsür defa turladım." 

Mekke ile ilgili hatırladığım şeylerden birisi de oranın şubat ayı Tavşanlı'nın haziran-temmuz ayları gibiydi. Orada hep kısa kollu gömlekle dolaşmıştım. Hatta ince bir hırka ile Kabe'nin yanında gecelemiştim.

Unutamadığım şeylerden birisi de  bir arkadaş oğluna bisiklet almam için para vermişti. Türkiye'ye göre fiyatı oldukça ucuz sayılırdı. Mağazalardan birisinde istediği markayı görünce alıverdim. Fakat ambalajında olduğu için otele getirmek ve merdivenlerden çıkarmak sıcakta bayağı meşakkatli oldu. Daha sonra Medine'ye giderken tekrar aşağı indirip otobüse yükledik. Medine'ye varınca şoförümüz "otobüsü koyduğumuz yer güvenli değil eşyalarınızı otele koyun" deyince bisikleti tekrar otele çıkardım. Ülkemize dönüşte tekrar indirip dolu olan bağaja yerleştirmek beni o telaşın arasında epeyce uğraştırmıştı. Bu kadar meşakketli olacağını bilseydi muhtemelen o arkadaş da sipariş vermezdi. 

Mekke'deki zamanımız dolmuştu.  Medine-i Münevvere'ye dönecektik. Satılan bidonlardan alıp getireceğimiz zemzemlerimizi doldurduk. Kabe'ye veda edip eşyalarımızı otobüslere yerleştirdik. Mekke'den ayrılmanın burukluğu Medine'ye gitmenin sevinci içerisinde Medine'ye doğru yola çıktık.

MANŞET!

İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.

  Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...