MEDİNE-İ MÜNEVVERE/ UMRE NOTLARI-9
MESCİD-İ HARAM VE ÇEVRESİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER. / UMRE NOTLARI - 8
SALİH AMEL
-Hocam Allah Teala'nın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her davranış salih amel sayılır mı?
UMRE HATIRALARI-7 (MEKKE'DE YEDİ GÜN)
... Mescid-i Haram'a giderken heyecanlıydık. İçeri girip ışıkların altında parlayan Kabe'yi gördüğümüzde heyecanımız doruğa çıktı. Kimisi sevinçten veya manevi etkiden göz yaşı dökerken, kimisi hayranlıkla Kabe'yi seyrediyordu. Kabeyi ilk görenlerin duasının kabul olacağı rivayeti sebebiyle herkesin dudakları kıpır kıpırdı.
Akşam namazlarımızı kılıp Tavafa geçtik. O dönemler umre yapan kişilerin sayısı fazla olmadığından Kabe'ye oldukça yakın mesafeden tavafımızı yaptık. Tavaf namazımızı kılıp Safa ve Merve tepeleri arasında sa'yimizi yaptık Yatsı vakti geldiği için namazımızı da kılıp otelimize döndük. Otelde traş olup ihramdan çıktık.
Otele dönüp ihramdan çıktıktan sonra çocukların yerlerini gösterdim, eşyalarını yerleştirdiler. Valizler açılınca getirdikleri yiyeceklerin bazıları sıcaktan bozulduğunu bildirdiler. Mesela kimisinin getirdiği yaş sucuklar, kimisinin getirdiği pişmiş tavuklar, kimisinin de getirdiği başka yaş yiyecekler bozulmuştu. Onları çöpe attılar. Kuru veya kurutulmuş gıdalar bir de konserve türü şeyler bozulmamıştı. Otelimiz Mesfele denilen yerde, asansörsüz, üç katlı eski bir bina idi. Fakat Kabe'ye yürüyüş mesafesi olarak yakındı.
Uzun zamandan beri (Urfa'dan beri) uzanarak yatamadığımızdan yatakları özleyen bedenlerimizi yataklara bıraktık. Derin bir uykudan sonra sabah namazı için Harem-i şerif'e gitmek üzere öğrencileri kaldırdık. Toplu olarak gidiyorduk. O zamanki yollar oldukça dar idi ve oranın gençleri hatta yeni yetmeleri oldukça hızlı araba kullanıyorlardı.Yolda giderken küçüklerden birisi zannedersem uykusu tam açılmadığından hızla gelen arabanın önüne doğru yürüyüverince ani bir refleksle tutup kenara çektim ve o anda endişelerim artmaya başladı.
Harem-i Şerif çok büyük olduğundan orada birbirimizi kaybetme ihtimali oldukça yüksekti. "Namazdan sonra Hacer'ül esved'in olduğu yöndeki kapının önünde buluşalım "diye karar aldık. Bu karar çok iyi oldu çünkü çok kapı vardı ve birbirimizi bulmak biraz zor olurdu. Herkes yolları iyice öğrendikten sonra buna pek gerek kalmadı.
Otelde çocukları gruplara ayırdım ve bir yere giderken mutlaka kendi gruplarıyla gitmelerini söyledim. Her grubun başına da biraz daha büyük öğrencilerden görevlendirdim. Çocuklar hemen otelin yakınlarını keşfe çıktılar. (Sonra yolları öğrenince Kabe'nin yakınındaki çarşıları da keşfettiler.) Biraz dinlendikten sonra biz de bir kaç kişi çevreyi dolaşmaya çıktık. Döndüğümüzde otelin içerisinde polis arabalarının siren seslerine benzer sesler geliyordu.
Merakla İçeri girdiğimizde ne görelim... çocuklar Türkiye'de pahalı olan oyuncakları orada ucuz görünce hemen uzaktan kumandalı arabalar almışlar onları oynuyorlarmış. Ses onlardan geliyormuş.
Namaz vakitlerinde Haram-i şerife öğrencilerle beraber gidiyorduk. Diğer zamanlarda isteyen tavaf ediyor veya oralarda ibadet ediyor isteyen dışarıda genelde alışveriş merkezlerini çarşıları geziyor veya otelde kalıyordu.
O dönemler tavaf alanı şimdikinden çok daha tenha idi. Bazı zamanlarda (namazlardan hemen önce ve hemen sonra hariç) daha da tenha oluyor, Kabe'ye dokunarak tavaf edilebiliyordu. Sadece Hacer'ül esvedin olduğu yerde biraz izdiham oluyordu. Buna rağmen Hacer'ül esvede dokunmak hatta öpmek çok zor değildi.
Bu tür yerlerde söylentiler çok olur. Türkiye'den gelen çocuklardan birisinin kaçırıldığı haberi kulaktan kulağa yayılıyordu. Muhtemelen bu haber doğru değildi ama ben iyice endişelenmiştim. Çocuklara gruplardan ayrılmama konusunu tekrar tekrar tembihledim. Endişem o kadar arttı ki Kabe'yi tavaf ederken, ve diğer ibadetlerimde bile zihnim çocuklarla meşgul oluyor kendimi ibadete tam veremiyordum. O psikoloji ile Kabe'nin karşısında (yıllar sonra çok yanlış olduğunu anladığım ve tevbe ettiğim) bir dua ettim. Dedim ki:
"Allah'ım ben bir daha buraya gelmek istersem beni görevli olarak gönderme. Kendi paramla gelmeyi nasip eyle." Bu duanın çok hatalı bir dua olduğunu sonra anladım ve çok pişman oldum. Daha sonra oraları çok özledim. Değişik vesilelerle beni görevli olarak götürmek isteyenler oldu. Teklifi kabul ettiğim halde nasip olmadı. Hep engellerle karşılaştım. Bunların yaptığım duanın sonucu olduğunu tahmin ediyordum. Sonra büyük pişmanlıkla tövbeler ettim bu sözümden dolayı Rabbimden af diledim. Nihayetinde (kendi paramızla) 2009 yılında hacc, 2012 yılında umre nasip oldu.
Bir keresinde Kabe'nin yanında öğrencileri toplayıp özellikle sigara içenlerden sigara içmeyeceklerine dair söz almıştım. Bazı öğrenciler aradan yıllar geçmesine rağmen bu söz sebebiyle bir daha sigara içmediklerini hala söyleyip teşekkür ederler. Bazıları ise kendi istekleriyle söz vermedikleri gerekçesiyle daha sözlerinden dönmüşler.
Mescid-i Haramın yanındaki meydanlarda jetonla çalışan telefon kulübeleri vardı. Oralardan Ülkemizle haberleşebiliyorduk.
Bir de oralarda yiyecek içecek satan büfe ve dükkan tarzı şeyler vardı. Çocuklar en çok mırında denilen teneke kutuda bulunan gazlı içecek ve külaha otomatik doldurulan biraz yumuşak dondurma alıyorlardı ikisi de birer riyal idi.
Mekke'de kalış süremiz 7 gün idi. Bu kısa süreyi iyi değerlendirmemiz gerekiyordu. Bu işin biraz bilincinde olanlar vakitlerini daha çok Mescid-i Haramda geçirmeye gayret ettiler. Ayrıca ziyaret yerlerini de görmemiz gerekiyordu.
Bir gün sabahleyin kahvaltıdan sonra otobüslerle Nur Dağına en yakın yere kadar gidip oradan öğrencilerle (Nur dağındaki) Hira mağarasına çıktık. O zaman yol /merdiven falan yoktu. Birçok yeri tırmanarak çıktık. Gidiş ve dönüş epey zahmetliydi ve hayli zamanımızı almıştı ama çektiğimiz zahmete değdi. Hem Peygamberimize ilk vahyin geldiği yeri görmüş olduk, hem de siyer kitaplarında okuduğumuz bu konudaki bilgileri daha iyi kavramış olduk. Mağara Dağın Mekke'ye bakan tarafındaki dik uçurum yerine sıfır noktasına çok yakın bir yerde iki -üç metrekarelik bir yerdi ve iyi rüzgar alıyor sıcaktan bunalanlar için ferahlık veriyordu.
O zamanlar Kabe'nin etrafında büyük binalar olmadığından Hira'dan bakınca Kabe görünüyordu. Peygamber Efendimiz de oradan Kabe'yi seyredermiş. Şimdi binaların yüksekliğinden dolayı görünmüyormuş. İyi ki o dönemden Hira'ya çıkmışız. Daha sonraki gidişlerimde oralara çıkmayı göze alamadım. Hira'dan sonra otobüslerimizle Cemerat denilen şeytan taşlama yerlerinin yakınına gidip cemeratı gezdik. Arafat'a gidip oraları gördük, dualar ettik. Hz. Adem'in (A.S.) Cennetten Dünyaya indirildikten sonra duasının kabul edildiği yer olarak kabul edilen Cebel-i rahme'yi gördük oralara çıktık. Oralarda şipşak fatoğraf çekenler vardı. Bazıları hatıra fotoğrafları çekildiler.
Başka bir zaman Cin mescidi ve Cenetül Mualla'yı ziyaret ettik .Hz Hatice annemizin kabri oradaydı Onun için ve diğer müslümanlar için dualar ettik.
Ortak paramızla Türkiye'den aldığım kahvaltılık ve diğer yiyecekleri buz dolabına koymuştum. (Tenekedeki peynirden de gerektiği kadar koyuyordum. Herkes grubuyla kahvaltısını ve diğer öğünlerini oradan ve kendi getirdiklerinden yiyorlardı. İsteyenler oradaki satıcılardan da birşeyler alıp yiyorlardı. Zaten Harem-i şerifin etrafında sebil olarak sık sık tost ekmeğine benzer ekmek dağıtılıyordu.
Beni gülümseten bir şey oldu. Bir kaç öğrenci hem kendileri hem de aile fertleri için tavaf etmişler. Bir tanesi bana demişti ki: "Hocam bu gün Kabe'yi elli küsür defa turladım."
Mekke ile ilgili hatırladığım şeylerden birisi de oranın şubat ayı Tavşanlı'nın haziran-temmuz ayları gibiydi. Orada hep kısa kollu gömlekle dolaşmıştım. Hatta ince bir hırka ile Kabe'nin yanında gecelemiştim.
Unutamadığım şeylerden birisi de bir arkadaş oğluna bisiklet almam için para vermişti. Türkiye'ye göre fiyatı oldukça ucuz sayılırdı. Mağazalardan birisinde istediği markayı görünce alıverdim. Fakat ambalajında olduğu için otele getirmek ve merdivenlerden çıkarmak sıcakta bayağı meşakkatli oldu. Daha sonra Medine'ye giderken tekrar aşağı indirip otobüse yükledik. Medine'ye varınca şoförümüz "otobüsü koyduğumuz yer güvenli değil eşyalarınızı otele koyun" deyince bisikleti tekrar otele çıkardım. Ülkemize dönüşte tekrar indirip dolu olan bağaja yerleştirmek beni o telaşın arasında epeyce uğraştırmıştı. Bu kadar meşakketli olacağını bilseydi muhtemelen o arkadaş da sipariş vermezdi.
Mekke'deki zamanımız dolmuştu. Medine-i Münevvere'ye dönecektik. Satılan bidonlardan alıp getireceğimiz zemzemlerimizi doldurduk. Kabe'ye veda edip eşyalarımızı otobüslere yerleştirdik. Mekke'den ayrılmanın burukluğu Medine'ye gitmenin sevinci içerisinde Medine'ye doğru yola çıktık.
UMRE YOLCULUĞU-6 (MEKE'YE VARIŞ)
Arar'dan hareket ettiğimizde vakit olarak yatsı civarıydı. Şoförlerimiz ve biz dinlenmiş vaziyette Medine istikametine yola çıktık. Arabanın farlarından görebidiğimiz kadarıyla uçsuz bucaksız çöllerdeydik. Biraz vakit geçince yolcular uyudular. Şoför Ali abinin uyumaması için yanına oturup sohbet ediyor ona çay demliyorduk.
Gece yolculuğunda en çok endişe ettiğim şey şoförün lastikle bakmak veya başka bir sebeple kısa süreliğine durmasıydı. Bu durmadan istifade tuvalet için aşağıya inen çocuklar için endişe ediyordum. Şoför bu kişiyi görmez diğer arkadaşları da uyuduğu için ondan haberi olmaz ve çocuk çöllerde kalabilir fikri beni teyekkuzda tutuyordu. Araba ne zaman dursa uyanıp öğrencileri kontrol ediyordum. Gerçi çocukları bu konuda uyarmıştık. Fakat uyarıyı küçükler ne kadar dikkate alırlardı ayrı mesele. Gece yolculuğunda kısa kısa ihtiyaç molası haricinde mola vermeden devam ettik. Şoförümüz Ali abi yorulunca kısa süreliğine ayağı alçıda olan diğer şoförümüz direksiyona geçiyor çok geçmeden tekrar Ali abiye devrediyordu. Medine'ye vardığımızda tahminim saat 9 civarıydı. Medine'de eğlenmedik. Medine'ye yol güzergahımızda olduğu için mecburen uğramıştık. Medine'den yaklaşık 10 km sonra Zülhuleyfe denilen mikat mahallinde mola verdik. Orada hem dinlenmek hem de ihrama girmek için gerekli tesisler yapılmıştı.
Öğrencilere orada yapılması gerekenleri anlattım. İhramın yürürken düşmeyecek biçimde nasıl bağlanması gerektiğini gösterdim. İhramlıyken yasak olan şeyleri anlattım. Banyo yaparak ihramlarımızı giydik. oradaki mescitte ikişer rekat namaz kıldık.
Arabaya bindiğimizde cümle cümle telbiye (lebbeyk) duasını okuyordum öğrenciler tekrar ediyordu. Çocuklar epeyce heyecanlıydı.
yeryüzünün merkezi Mekke'ye doğru yola çıktık. Yolda zaman zaman sesli telbiye getiriyorduk. İhramlıyken dua ve ibadet etmeyi, lüzumsuz konuşmalardan uzak durmalarını anlattık. Bazıları bu uyarımıza kısa süreli bazıları daha uzun süreli uydular.
Şoförümüz Ali abinin yorgunluğu git gide artıyordu. Medine-Mekke arasında bir dinlenme tesisinde biraz uzunca mola verdik.Şoförümüz bu şekilde dinlenip uyuyordu. Hem öğle namazını kıldık. Hem de biraz bekleyip ikindi namazını kıldık.
Sonra yola devam... Yola ikinci şoförümüzün direksiyona geçmesiyle Ali abi de biraz daha uyumuş oldu. Kısa süre sonra Tekrar Ali abinin kaptanlığında devam ettik. Zaten Mekkeye az kalmıştı. Akşamleyin Mekke'ye vardık. Hepimiz heyecanlıydık, ilgiyle çevreyi gözlemliyorduk. Diyanet görevlisi arkadaş bizi durdurup gideceğimiz adresi tarif etti. Mesfele denilen yerdeki üç katlı otelimize vardık. Eşyalarımızı koyup hiç beklemeden akşamla yatsı arası Mescid-i Haram'a (Kabe'nin içinde bulunduğu üstü açık mescid) gittik. Otel ile Kabe arası yürüme mesafesi idi ve yakın sayılırdı. Tavaf ve say edip ihramlarımızı çıkarmamız gerekiyordu.
UMRE HATIRALARI -5 ARABİSTAN SINIRINDA
... Kerbela'dan sonra daha çok çöl gördüğümüzü hatırlıyorum.
Çölde giderken (Kerbeladan önce ve sonra) pekçok seraplar gördük.
Sıcağın etkisinden olduğunu zannediyorum ileride büyük bir su birikintisi veya küçük bir gölet gibi su görünüyor. Otobüs gidiyor gidiyor, yanına yaklaştığımızda oranın su olmadığını çöl olduğunu görüyoruz sonra suyu biraz daha ileride görüyorduk. Bu böyle böyle devam ediyordu.
Çölde dikkatimi çeken diğer şeyler ise yol boyunca fazla dinlenme istasyonu ve akaryakıt istasyonunda yoktu. Kilometrelerce gittikten sonra ancak bir dinlenme yeri veya bir akaryakıt istasyonu görebiliyordunuz.
Kerbela'dan çıktıktan yaklaşık iki saat sonra bir dinlenme yerinde mola verdik.
Kerpiçten yapılmış binanın önündeki gölgeye çay içmek için geçtik. Oturduğumuz masanın ayakları oldukça yüksekti. Sandalyeler de masalara göre dizayn edilmiş uzun bacaklı sandalyelerdi. Sebebini sorduğumuzda, rüzgarda hareket eden kumların yemeğe gitmemesi için bu şekilde yüksek yapıldığını açıkladılar.
Çölde çeşitli sebeplerle mola verdiğimizde en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi de, oralarda gördüğüm çeşitli böceklerdi. Kilometrelerce gittiğimiz halde hiç su emaresi göremiyorduk. Acaba bu böcekler susuz nasıl yaşıyorlardı? veya suyu nereden bulabiliyorlardı.
Aradan yıllar geçtikten sonra bir belgeselde bunun cevabını buldum. Çölde geceleri havanın soğumasıyla havadaki nem yoğunlaşıyor "çiğ" denilen küçük su zerreleri yere iniyordu. Yere inen çiğ taneleri bazı küçük çöl bitkilerinin üzerinde birleşerek küçük damlalar oluşturuyor bazı böcekler bunları içiyorlardı. Bazı böcekler ise geceleyin arka tarafını yukarı kaldırıp ağız aşağıda beklyorlar. Böceğin üzerine yağan çiğ taneleri onun üzerinde önce küçük zerreler halinde oluşturuyor, sonra bu su zerreleri birleşerek aşağı doğru akıyorlar ağız tarafına geldiğinde bir damla su oluşuyor böcek te bunu içerek o günkü su ihtiyacını karşılıyordu. Belgeseli izlediğimde ve çok hayret etmiştim.
Rabbül alemin her şeyi ayarlamış, susuz çöllerde böceklerin su ihtiyacını bu şekilde temin etmişti.
Arabayı genelde şoförümüz Ali abi kullanıyordu ama çok yorulduğunda ayağı çatlak olan ve alçıda olan Turgut abi kısa süreliğine şoförlüğe geçiyor biraz arabayı kullandığında (ayak aşağıda olduğu için) ayağı sancımaya başlıyor ve tekrar Ali abiye direksiyonu bırakıyordu.
Yolculuk boyunca Ali ağabeyinin uyumaması için bazen ben bazen de öğrencilerden aynı zamanda esnaf olan Abdullah kardeşimiz onunla sohbet ediyor ona çay yapıyor ve ikram ediyorduk.
Irak'a girişten çıkışa kadar dikkatimizi çeken şeylerden birisi de o zamanki devlet başkanı Saddam Hüseyin'in çok büyük ebatlardaki resimleri oldu.. Bir yerde Asker Saddam, başka bir yerde yerel kıyafetiyle Saddam, başka bir yerde ve takım elbiseli Saddam.
Kerbela Arar arası yaklaşık 5 saatti fakat biz arada mola verdiğimiz için bir de ırak gümrüğünden çıkış işlemlerini yaptırdığımız için epeyce geç saatte Arar'a vardık.
Arar (Arabistan giriş kapısı) oldukça kalabalıktı. Bizden önce gelmiş kafileler bekliyorlardı ve çıkışta sıkı bir arama vardı. Arar'a vardığımızda birkaç kafileye ne kadar zamandan beri beklediklerini sordum. Bazılarının 24 saatten beri orada beklediklerini öğrenince bize sıranın sabaha kadar gelmeyeceği belliydi. Dolayısiyle oralarda beklemeye gerek yok diye düşündüm. Pasaportların tümü yolculuk boyunca benim emanetimdeydi. Onları ilgili yere teslim ederek sıraya geçmiş olduk. Yatsı namazlarımızı kılıp otobüsün içinde istirahate çekildik.
Sabah namazı için kalktığımızda çöl oldukça serindi.
Hava ısınıncaya kadar otobüsümüzde kaldık hava ısınınca inip kahvaltılarımızı yaptık. Hiç acelemiz yoktu. Çünkü sıra çok yavaş işliyordu ne kadar sonra sıramızın geleceği de meçhuldü. Kahvaltıdan sonra hem dinlenmiş hem de yapacak başka etkinliği olmayan öğrencilerimizi toplayıp güzel bir sohbet yaptık ilgiyle dinlediler.
Daha sonra öğrenciler kendilerince eğlenceler buldular diğer takımlarla maç yaptılar demek ki top getiren olmuş içlerinde.
Pasaportların işlendiği yere gidip dışarıdan biraz gözlem yaptım. İçeride üç tane asker vardı ve pasaporttaki bütün bilgileri bilgisayara geçiyorlardı.
Hiç acele etmiyorlar, yavaş yavaş yazıyorlar, adeta vakit dolduruyorlardı. Zaten tüm pasaport bilgilerini tek tek bilgisayara geçmek oldukça uzun zaman alıyordu. Üç askerin ikisi yazıyor biri dışarılarda veya oralarda dolaşıyor biraz dinlendikten sonra öbürü dinlenmeye geçiyordu. Bir pasaportun bilgilerini girmek yaklaşık üç dakika olsa 40 kişilik bir grubun yazımı en az iki saat alırdı. İki asker yazdığına göre, demek ki bir saatte ancak bir kafilenin işlemleri yapılabilirdi.
Bizden önce gelen onlarca otobüs var idi. "Eyvah dedim birkaç gün burada kalacağız."
İkindi geçmiş idi bizim öğrencilerden lise 2. sınıfa giden Mehmet Ali Özçelik isimli bir öğrencimizin bilgisayarı olduğunu ve klavyesinin iyi olduğunu öğrenmiştim O dönemlerde bilgisayarı olan kişi sayısı çok azdı.
Arapça konuşmam fena değildi. Askerlerin yanına girip "öğrencilerimizden birisinin bilgisayar bildiğini, isterlerse boş bilgisayarda onlara yardım edebileceğini "söyledim. Kabul ettiler.
Fakat pasaportlarda vize işleminde Arabistan konsolosluğu tarafından Arapça yazılan bilgiler de vardı. Onları öğrencimizin okuyamayacağını benim ona yardım etmem gerektiğini de söyledim. Onu da kabul ettiler. İkimiz girdik pasaport işlemlerin yapıldığı büroya girdik. Pasaportlar teslim edilişe göre gruplar halinde sıraya konulmuştu.
İlk sıradaki pasaportları alıp M. Ali'nin yanına koydum. Mehmet Ali bilgisayarla uğraşırken ben de kendi pasaportlarımızın hangi sırada olduğunu kontrol ettim. yaklaşık 30 -35 grubun arkasındaydı.
Askerlerin meşgul olduğu bir zamanda gidip, kendi kafilemize ait pasaportları getirip Mehmet Ali'nin yanına koydum.
Önce getirdiğim pasaportlarını ben okudum Mehmet Ali yazdı. Tabii birimizin okuyup birimizin yazması, işi biraz daha çabuklaştırıyordu. O grubun işlemi tamamlanınca işlemi bitmiş pasaportların yanına koydum. Sonra kendi pasaportlarımızı yazdık ve onları da işlenmiş pasaportlar bölümüne koyduk. Sıradan bir grup daha aldık onu yazmaya başladık.O grup bitmek üzereyken bizim kafile anons edildi. Arama yapılmak üzere otobüsümüzün yanına gidip eşyalarımızın başında olmamız istendi..
Askerlere bizim anons edildiğimizi ve gitmemiz gerektiğini söyleyerek müsaade istedik.
Böylece kimseye haksızlık yapmadan (yaklaşık otuz saat) işimizi çabuklaştırmış olduk. Kimseye haksızlık yapmadık, çünkü boş bilgisayarda kendi grubumuzun bilgilerini kendimiz yazdık hatta iki grup da ilave etmiş olduk.
Otobüsümüzün yanına vardık. Zaman olarak akşamla yatsı arasıydı. Bütün valizleri indirmemizi gösterilen yerde sıraya girmemizi ve herkesin herkes eşyasının kendi önünde bulunmasını istediler. Denileni yaptık. Onlar uyuşturucu arıyorlardı. Görevliler bu konuda eğitilmiş köpeklerle geldiler. Köpekler valizleri tek tek kokladılar. Sonra köpeklerle birlikte görevliler otobüse bindiler. Biraz fazla eğlendiler. Şoförümüzün tembihlemesine rağmen bazı öğrenciler yakın zamanda kolonya kullanmışlar. Köpekler kolonya kokan koltukların yanlarında biraz fazla eğlenmişler. Bildiğim kadarıyla dört tane koltuğun kılıflarını kesip içine bakmışlar. Birkaç tane de koltukların üzerine bakan lambanın dış muhafazasını çıkarıp bırakmışlardı. Böylece aramamız bitti. Eşyalarımızı tekrar yerleştirdik. Bazı otobüsleri çok daha ciddi arıyorlardı. Özellikle Urfa'dan gelen otobüsleri ve kamyonları didik didik arıyorlardı. Hatta bir otobüsün sol arka lastiğinin üstündeki saç bölümü kesiyorlardı. Onların zararlarını kim tazmin ediyordu bilmiyorum.
Orada anladım ki "oraya otobüs veya kamyonla gitmek çok ciddi bir risk. Sana düşman olan birisi sen farkına varmadan otobüsün veya kamyonun bir yerlerine uyuşturucu gizleyiverse derdini anlatana kadar aylar geçer" diye düşündüm. Allah Teala muhafaza eylesin.
Arar'dan çıkıp Medineye doğru yola çıktık. Yoldaki levhada Medine 1000 km yazıyordu.
Devam edecek inşaallah.
KERBELA /UMRE HATIRALARI-(4)
Öğleden önce bağdat'tan hareket etmiştik.
Bağdat Kerbela arası 110 kilometre. Yaklaşık iki saatte Kerbela'ya girdik.
Orada öğlen namazlarımızı kıldık.
Dikkatimi ilk çeken şey suyun az oluşu oldu.
Tuvaletlerde sular akmıyordu. (Belki de kafilenin geldiğini görünce para almak için suları kesmiş olabilirler) Kapının yanında içi su doldurulmuş plastik ibrikler vardı. Para verip onlardan aldık.
Tuvaletler çok eski stilde yapılmış idi ve (sular akmadığı için) gerçekten çok berbat bir görüntüsü vardı.
Abdest aldığımız yerde az da olsa su akıyordu.
Şiirlerde ayak yıkamak farz olmadığından (onlar ayaklarını mesh ederler) lavaboları göğüs hizasındaydı. Muhtemelen su sıçramasın diye sıçramaması için. Orada ayaklarımızı yıkarken zorlananlar oldu. Özellikle küçük çocuklar çak zorlandılar.
Cami girişinde Kerbela toprağından yapılıp kurutulmuş şiilerin üzerine secde ettikleri yuvarlak avuç içi büyüklüğünde bir taş vardı şiirler onları alıp namazdan sonra yerine bırakıyorlardı.
Bir de bazıları bu taşları yukarıdan yere bıraktıkları için güneşte kurumuş olan kerpiç gibi bu cisimlerin bazı bölümleri koptuğundan camide kurumuş taprak kırıntıları oldukça fazlaydı.
Namazdan sonra Hz. Hüseyin efendimizin türbesine gittik.
Türbe çok ihtişamlı idi kubbesi altın kaplama dediler.
Türbenin içerisinde kabrin bulunduğu yer parmaklıklarla çevrilmişti (üzeri parlak altın veya altın kaplama imiş.) Bazılarının o parmaklıkları öptüğünü, bazılarının da muhtemelen dilek için kurdele bağladığını gördük. Kapıda özel giyimli şahıslar bu kurdelaları satıyorlardı. Bunlar oranın görevlileri miydi bilmiyorum. Bir de türbenin ziyaretçileri oldukça fazlaydı.
Bizler kendi usulümüze göre büyük bir saygı ve adabı içerisinde ziyaretimizi yaptık ve oradan ayrıldık.
Gezenler kerbela'yı gezdiler gezmeyenler arabada istirahat ettiler.
Oradan Arabistan sınırına Arar'a gitmek üzere yola çıktık.
Devam edecek inşaallah.
MANŞET!
İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN İKİ CÜMLE.
Allahu Ekber" - Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür" Sözüne iman etmiş kimseler için artık diğer tüm büyükler(!) (büyüklük tas...



